19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman

19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ-yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbu’llâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
لما اسلم عمر اتانى جبريل فقال قد استبشر اهل السماء بالاسلام عمر.
Lemmâ esleme Umeru etânî Cibrîl fe-kâle kadi’stübşire ehlü’s-semâi bi’l-İslâmi Umer.
Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
İbni Abbas radıyallahu anh’ten nakledilmiş. Müstedrek'de ve Suyûti'de var. Meali şöyle:
Lemmâ esleme Umeru. “Ömer müslüman olduğu zaman.”
Hangi Ömer?
Ömer b. Hattab radıyallahu anh. O müslüman olduğu zaman.
Etânî cibrîl. “Cebrail aleyhisselam bana geldi. Fe-kâle. “Ve dedi ki.” Kadi’stübşira ehlü’s-semâi bi’l-İslâmi Umer. “Ömer’in müslüman oluşuyla sema ehli müjdelendi.”
Mâlum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de İslâm kendisine geldiği zaman, önce kendisine en yakın akrabası, hanımı, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Hatice Validemiz ve sair yakınları iman ettiler, bir kısmı muhalefete geçti. Bir kısmı Resûlullah Efendimiz’e bu gelen haberi kabul etmedi. Hatta yakınlarından, amcalarından bir kısmı kabul etmedi. Allahu Teâlâ hazretlerinin ne garip tecellisidir ki Resûlullah Efendimiz’in yakınlarından bazısı iman etti, bazısı etmedi. Nasip.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi hak yolda sabit kadem etsin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmak nasip etsin. Batılı batıl görüp ondan kendimizi korumak nasip etsin.
Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfundan kereminden gayri hiçbir dayanağımız yok. Allahu Teâlâ hazretleri eğer bize hidayeti ihsan etmemiş olsaydı biz nasıl hidayet bulurduk. Çünkü herkesin kendine göre bir aklı, mantığı var. Herkes kendine göre, akılcağızına göre bir şeyler söylüyor. Kimisi kemiği eline almış, ufalamış da;
“Allah bu kemikleri mi diriltecek?” demiş.
Allahu Teâlâ hazretleri o kemikleri yoktan var etmedi mi? Bu kâinâtı, bu güzel nizamıyla kuran Allahu Teâlâ hazretleri insanları bir başka bilmediğimiz şekil ile tekrar diriltmekten aciz mi?
وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
Ve hüve bi-külli halkin alîm.
Her çeşit yaratmaya kâdirken insanoğlu güya delil getiriyor. Kimisi de der ki;
“Aman sakın bizim düzenimizi bozma. Şurada kurulmuş bir düzenimiz var. Arap kabileleri geliyor, Kâbe’yi ziyaret ediyorlar; bu düzenimizi bozma, dedelerimizin putlarına dokunma.
Sen ne istiyorsun ya, ne istiyorsun sen?
Para istiyorsan gel seni paraya gark edelim. Eğer reislik istiyorsan reisimiz yapalım, buyur başımıza geç, reis ol, ona itirazımız yok. Tek bizim yolumuza, düzenimize dokunma. Aman bu kurulmuş olan, tıkır tıkır çalışan düzenimiz bozulmasın. İstersen en güzel kızlarımızla seni evlendirelim. Ne istersen verelim.”
Bak hepsine razı.
Peki, Hakk’a razı ol! Madem hükümdar yapmaya, para vermeye razısın, şuna buna razısın, bunların hepsini bırak da Hakk’a teslim ol. Bak, şeytan nasıl aldatıyor insanı. Bak, nefis nasıl aldatıyor.
Nedir o senin müdafaa etmek istediğin düzen? Ne oldu?
Yıkıldı gitti küfür düzeni. Resûlullah Efendimiz onlara acıyarak, güldü dedi ki;
“Bir elime ayı verseniz, bak, işte ne güzel mehtap, bir elime de güneşi verseniz, pırıl pırıl etrafa ışık saçıyor, yine de bu yolu değiştirmem! Bana ne verseniz ben vazifeli bir insanım, Allahu Teâlâ hazretleri bana ne emretmişse onu söylemekle vazifeliyim, kendim bir şey yapmıyorum ki sizin tekliflerinizden birisini kabul etmek benim için bahis konusu olsun; değiştirmem.”
Sen misin değiştirmeyen?
İktisadî ablukaya aldılar, sövdüler, saydılar Hz. Ebû Bekir’e;
“Sen evinden dışarı çıkmayacaksın.” dediler.
“Peki!” dedi, halim selim, duygulu, hassas mizaçlı, zeki, ârif bir kimse; çıkmadı ama bahçesinde ibadet ederken cümle ahali gelir avlusunun etrafında, onun ibadet edişine bakardı.
Allah Allah! Bu nasıl şey böyle?
Onun gözyaşı döküşüne, Allah’a yalvarıp yakarışına bakarlardı. Bu kez de; “Böyle yapma! Herkes başına toplanıyor, görüyor.” demeye başladılar.
Bu sıkıntılar içinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üzülüyor, tabi beşer. Allahu Teâlâ hazretleri kendisini peygamber seçmiş, insanlara verilenlerin en büyüğünü kendisine vermiş. Seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn olmuş ama meşakkati var. Demek ki hak yolda meşakkatlere de sabretmeli.
Bak, Kerem ile Aslı hikâyesinde diyorlar ki “Aslı’nın yüzünü göreyim.” diye otuziki dişini çektirmiş, hikâye ama oradan ibret al. Birisi bir sevdiğinin yüzünü görmek için otuziki dişinin takır tukur çekilmesine razı oluyor da –hikâye ama belki de ona benzer hadiseler olmuştur- sen hak yolda, Allah’a kulluk etmekte niye ufacık bir meşakkate tahammül etmezsin?
İnsanların vasıfları içinde en güzeli “sabır” vasfıdır. Sabır ve sebat... Bastığın yerde sapasağlam duracaksın. Resûlullah; “Bir elime güneşi bir elime ayı verseler dönmem.” dedi
Hadi bakalım, onun sünneti işte. Sen de bir eline ayı bir eline güneşi verseler dönme bakalım İslâm’dan. Birazcık nimeti gördün, birazcık kâfirin ileri gittiğini gördün; “Hah füze yapıyor, hah gemi yaptı, tayyare yaptı.” diye hemen sarsılmaya başladın. Ondokuzuncu yüzyılda öyle oldu: Baktılar ki Allah Allah! Evvelce iyiydi. Osmanlı orduları yürüyüp gittiği zaman karşı tarafı devirip gidiyordu. “Müslümanlar galip gelir.” derken iyiydi ama iş tersine dönünce; “Kâfirlerin de bayağı hünerleri varmış, orduları epeyce kuvvetliymiş, bilgileri varmış âleti edevâtı varmış, ilimde irfanda ileri gitmişler.” deyince ahali bir tereddüt geçirmeye başladı.
Sımsıkı dursana! Bastığın yerde “Benim dinim hak din.” diye sapasağlam, sımsıkı dursana.
Başladı tezelzül; “Acaba biz mi doğruyuz o mu doğru? Şöyle mi böyle mi?” diye ondokuzuncu yüzyılda yara patladı. Çıban büyüdü, büyüdü baş verdi, patladı. Artık bir kısmı;
“Biz bu yolun boşluğunu anladık. Yol o tarafmış.” dediler, küfre döndüler. Bir kısmı döndüler.
Şimdi yirminci yüzyılda Avrupa müslüman olmaya başladı. Bu zavallılar ortada kaldı.
Ne yapacak şimdi?
Avrupa’daki insanlar müslüman oluyor; hem de alimleri, filozofları, büyük mütefekkirleri müslüman oluyor; orta yerde kaldılar.
Neyse...
Peygamber Efendimiz o sıkıntılı zamanlarda el kaldırıp dua ederdi.
“Yâ Rabbi! Benim grubumu, yolumu iki Ömer’den birisiyle takviye eyle.” derdi.
Bu Ömer bahadır bir Ömer; Ömer b. Hattab. Eline okunu yayını aldı mı herkes ondan çekinirdi. Bir kere vücutluydu, boylu posluydu. O devirde boyun posun çok büyük önemi var. Pazusu kuvvetli, kimse önünde duramaz, bahadır insan, güçlü kuvvetli. Allahu Teâlâ hazretleri bu Ömer’e Müslümanlığı nasip etti. Ötekisi küfürde kaldı
“İkisinden biriyle beni takviye et yâ Rabbi!” diye dua etmişti. Allah duasını kabul etti, Hz. Ömer radıyallahu anh müslüman oldu.
Nasıl müslüman oldu?
Hz. Peygamber’i öldürmek üzere yola çıktığı zaman, okunu yayını aldı:
“Nedir bu adamın yaptığı? Bizim dinimizi, düzenimizi bozdu. Bir ayrılık gayrılık çıkardı. Bunu öldüreyim.” diye adamakıllı, azimli, eline silahını aldı, yola çıktı. Hışımlı hışımlı giderken yolda kendisini görenlerden birisi sordu:
“Nereye gidiyorsun?”
“Muhammed’i öldüreceğim.”
“Sen onu nasıl öldürebilirsin? Onun etrafında, canlarını vermeye razı ashabı var. Onun için canlarını verirler.”
Hatta Kureyşliler bir müslümanı ölüme götürüyorlar da;
“Ne olurdu sen şimdi ailenin yanında olsaydın da Muhammed bizim elimizde olsaydı; senin yerine onu öldürseydik.”
Lâ diyor, “Hayır! Vallahi ben onun ayağına diken batmasına bile razı değilim. Ölürsem öleyim, ne olacak? İnsan hak yolunda ölünce şehit olur. Dikenin batmasına bile rızam yok. Değil benim yerimde o olsun da siz ona işkence edin, öldürün; benim onun ayağına bir diken batmasına bile rızam yok, gönlüm razı değil. Bir defa can dediğin şey nedir ki? Nasıl olsa zaman gelince Allah yolunda verilecek.”
“Sen onu öldüremezsin! Sen asıl kendi ablana, eniştene bak; onlar müslüman oldular.”
“Öyle mi? Ablamla eniştem de mi müslüman oldu?”
Döndü bu sefer ablasının evine girdi. Onlar da Kur’an okuyorlarmış, seslerini duydu, müslüman olduklarını anladı, başladı dövmeye. Birisi kadıncağız, ötekisi Hz. Ömer’in karşısında dayanacak bir insan değil. Vurunca artık ne olursa olsun ağızlarına gelen doğru sözü söylediler. Onun üzerine Hz. Ömer insafa geldi. Baktı ki bunlar ayak diretiyor;
“Getirin bakalım şu okuduğunuz şeyi, neymiş?” dedi.
Okudukça yola geldi, okudukça yola geldi; sonunda o da müslüman oldu. Ava giderken avlandı ama hak yolda.
Hz. Peygamber’i öldürmek için evden çıkmış iken o gün evine müslüman olarak döndü. Ondan sonra da;
“Ya Resûlallah! Biz bu kâfirlerden niye korkuyoruz? Gel şurada namazı alenî kılalım.” dedi.
İslâm kuvvetlendi. Etraftan perva etmez oldular. Çünkü Hz. Ömer’den korkarlardı, vurduğunu devirirdi. İşte bu Ömer, Ömer b. Hattab müslüman olunca Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz’e haber verdi:
“Sema ehli -gökteki melekler- Hz. Ömer’in müslüman olmasıyla müjdelendiler, hepsi sevinçli, bayram yapıyorlar.”
Sonra İslâm’a hizmet etti, etti, etti de o şerefi düşünün ki şimdi Resûlullah’ın yanında medfun. Resûlullah’a kayınpeder oldu. Kızı Resûlullah’ın zevcesi oldu, o da Resûlullah’a kayınbaba oldu ve Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’la beraber Türbe-i Saadet’te onun yanında yatmak şerefiyle şerefyâb oldu. Onun yanında yatıyor. Allah şefaatine nâil etsin.
Kıssalardan uzun uzun üzerinde dursak ne hikmetler çıkar. Ashâb-ı kirâmın her birinin hayatında ne ibretler vardır. Her bir noktası üzerinde insan günlerce durabilir, saatlerce konuşabilir, ders yapabilir.
Adaletiyle meşhur oldu. O koca vücuduyla Allah korkusundan hüngür hüngür ağlardı. O koca vücuduyla kimse pazusunu, bileğini çeviremediği halde o Allah korkusundan ağlardı. Sonra da halife oldu; gece gündüz uyumaz, durmaz, dolaşırdı. Geceleyin herkes uyuduğu zaman “Bu ümmet bana emanet edilmiş, ben bunların başkanıyım, imamıyım, reisiyim.” diye onu uyku tutmazdı, dolaşırdı.
Bu gezintilerinde başına gelmiş hadiselerden çok hikâyeleri vardır, kıssaları vardır.
Mehmed Âkif bir kısmını Safahat’ta nazma çekmiş, bizim edebiyatımızda da mâruftur. Mesela “Kocakarı ve Ömer” hikâyesi vardır:
Bir müslüman harpte şehit olmuş; çocukları anneanneleri veya babaanneleri ile beraber kalıyorlar ama günlerce aç susuz. Hz. Ömer geceleyin dolaşırken onların seslerini duyuyor. Sırtına un çuvalını yükleyip onlara getiriyor.
“Ey Emîre’l-mü’minîn, ey müslümanların emiri, ey halife! Bırak biz taşıyalım.” diyorlar.
Gözyaşları dökerek, ağlaya ağlaya o çuvalı kendisi taşıyor. Çok hikâyeleri var; Allah şefaatine nâil etsin, Allah onların hayatlarını okuyup onlardan ibret almayı bizlere nasip eylesin.
لما كان ليلة أسري بي مررت بالملاء الاعلى و جبريل كالحلس البالى من خشية الله عز و جل .
Lemmâ kâne leyletün üsriye bî merertü bi’l-melei’l-a’lâ ve Cibrîlü ke’l-hilsi’l-bâlî min haşyeti’llâhi azze ve celle. “Benim Mekke-i Mükerreme’den alınıp Kudüs’e, Kudüs’ten de Miraç’a çıkarıldığım gece, göklerde çok yüksek bir grubun, Allah’a yakın meleklerin yanından geçtim. Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerinin haşyetinden, korkusundan Cebrail aleyhisselam’ı gördüm ki eskimiş bir kilim gibi kenarda duruyor.”
Hani dedim ya Hz. Ömer o koca vücuduyla ağlardı; gözyaşları sakalından süzülürdü, yüzünden süzülürdü.
Bak neden?
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte şöyle diyor:
Lemmâ kâne leyletün üsriye. “Benim Mekke-i Mükerreme’den alınıp Kudüs’e, Kudüs’ten de Miraç’a çıkartıldığım gece.” Merertü bi’l-melei’l-a’lâ. “Çok yüksek bir grubun yanından geçtim.”
Ne grubu?
Allah’a yakın meleklerin grubu, melei’l-a’lâ, “O Miraç esnasında Allah’a yakın meleklerin grubunun yanından geçtim.” Ve Cibrîlü ke’l-hilsi’l-bâlî min haşyeti’llâhi azze ve celle. “Cebrail aleyhisselam’ı gördüm ki Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerinin haşyetinden, korkusundan kenarda eskimiş bir kilim gibi duruyor.”
Eskimiş, buruşmuş bir kilim gibi, hasır gibi, bir keçe parçası gibi, düşünmüş buruşmuş bir kenarcıkta öyle duruyor. Allah korkusundan, haşyetullahtan Cebrail aleyhisselam öyle kenarda duruyordu.
Cebrail aleyhisselam dört büyük melekten birisi. Allahu Teâlâ hazretlerinden Peygamber Efendimiz’e vahiy getiren melek. Allahu Teâla hazretleri öyle bir ulu dergâhın sahibidir, öyle azamet sahibidir.
Senin cesaretin nereden geliyor?
Senin bunca günahları, benim bunca günahları işlemekte bu cesaretimiz nereden geliyor? Bizim bu halimiz ne olacak?
Cebrail aleyhisselam bir buruşuk kilim gibi orada Allah korkusundan kenara büzülmüş kalmış da senin neyin var ki böyle burnunu havaya dikmiş de günahların içine girip duruyorsun, tozutup duruyorsun?
Cahillikten...Akılsızlıktan... Küçük bebek bilmem kaç bin voltluk teli tutarken içinde ne olduğunu bilir mi?
Cahil... Teli tutar; ondan sonra kömür olur, gider.
Uçurtma uçuran çocuk bilir mi tele takılan uçurtmasının ipinden kendisine ne geleceğini? Cahil...
el-câhilü cesûrun. Bizim bu halimiz, cahilliğimizden.
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ
İnnemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâ.
Sen Allahu Teâlâ hazretlerinin azametini bildikçe korkun artacak, haşyetullah artacak. O zaman başkasının karşısında eğilemeyeceksin, başkasının karşısında diz çökemeyeceksin. Başkasının değil Allahu Teâlâ hazretlerinin emrini kollamaya çalışacaksın. Allahu Teâlâ hazretlerine kul olmaya çalışacaksın. İçinde ikilik kalmayacak, içinde gıll u gış kalmayacak, kötülük kalmayacak. “Ben bunu böyle yaparsam Allah bunun hesabını benden sorar.” diye tir tir titreyeceksin, harama el uzatamayacaksın, rüşvet alamayacaksın, rüşvet veremeyeceksin, zulüm edemeyeceksin, gadredemeyeceksin, gasp edemeyeceksin; Allah korkusundan uykun kaçacak.
“Hocam! Bu dini Avrupalılar tenkit ediyorlar, korku üzerine bina edilmiş.”
Bizim dinimiz iki kanatlıdır; tek kanatlı değil, iki kanatlıdır. İnsan iki tarafı birden uçurarak yükseklerden yükseklere uçar, gider. Bizim dinimizde sevmek de var korkmak da var. Sen şu zenginlerin “Kaçırmayayım.” diye, “Bu para azalmasın, elinden gitmesin.” diye şu paraya nasıl sarıldığını bilmiyor musun? Bir yüksek mevkie çıkmış bir adamın o mevkii elden kaçırmamak için daha yukarılara ne kadar boyun eğdiğini bilmiyor musun?
İnsanın içinde bir his vardır. Elde bulunan nimeti kaçırmak istemez.
Peki, Allahu Teâlâ hazretleri sana “kulum” demişken, sana bunca nimetleri verip dururken, onun lütf u keremini görmekteyken onu kaçırmaktan korkmaz mısın?
Demek ki sevgiden de korku var. Hatta sevgide daha büyük korku var. Seven insan tir tir titrer; “Aman sevdiğimin hatırını kırmayayım, gönlünü kırmayayım, onun hoşuna gitmeyecek bir şeyi yapmayayım.” diye ne derse “peki” der, “baş üstüne” der.
İnsan Allahu Teâlâ hazretlerini tanıdıkça, O’nun kudretini, azametini bildikçe, Celâli’ni Cemâli’ni gördükçe, okudukça Cemâli’ne hasretinden, Celâli’nden haşyetinden Allah’a kulluğu çok güzel yapar. “O güzellikten mahrum olursam benim hâlim nice olur?” der; bir de kahrından korkar.
Allahu Teâlâ hazretleri bize şuur ihsan etsin. İnsanın kıldığı namazdan nasibi şuuru nispetindedir. Ne kadar şuurlu kılmışsa o kadar ecir alır. Söylediği sözden, yaptığı işten nasibi, sevabı, şuuru nispetindedir. Ne kadar şuurluysa o kadar ecir alır. Ne kadar takliden yapıyorsa paldur küldür, gelişi güzel yapıyorsa kendisi bilir. Allahu Teâlâ hazretlerine hiç kimse hiçbir şekil ile zarar veremez.
Allahu Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor Allahu Teâlâ hazretleri kullara kendilerinin yaptıklarına mukabele ederek muamele ediyor. Kul nasıl davranırsa ona göre davranıyor. Ama yine lütufla; bir yaparsa bine sayarak. Kul bir küçük iş yapıyor. Yaptığı şey nedir ki incirin çekirdeğinin içine koysan dolmaz. Küçücük bir şey yapıyor; ama Allah onu rahmetine vesile ediyor. Onun yaptığı işe göre, onun zihniyetine, onun şuuruna göre.
Bir insan namaza durduğu zaman secde mahalline bakıyorsa baktığı zaman Allahu Teâlâ hazretleri de ondan hoşnut, razı. Secdeden başını kaldırıp sağa sola bakmaya başladığı zaman Allah’ın iltifatı kesiliyor. Bak onun davranışına göre. Edep takındı mı, edebe riayet etti mi; lütfa gark oluyor, edebi bıraktığı anda hemen olduğu yerden düşüveriyor. Allahu Teâlâ hazretleri bize şuur versin.
Müslümanlık zekâ işidir. İnsan ne kadar zeki ise o kadar yüksek dereceli kul olur. Düşünür taşınır, bilir. Allahu Teâlâ hazretlerine kulluğun güzel şeklinin nasıl olacağını, hangi sıfatların güzel sıfatlar, hangilerinin kötü sıfatlar olduklarını bilir; kötüleri atar, iyileri üzerine toplar ve neticede Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanır. Akılsız insan da kaş yapayım derken eğri büğrü yollarda giderek bir şey elde edemez.
Yalnız bilelim ki Allahu Teâlâ hazretlerinin kahrı çok şiddetlidir. İkabı, cezası çok elem vericidir, fevkalede şiddetlidir. Allahu Teâlâ hazretleri biz günah yaptığımız zaman üzerimize taş yağdırmıyor. Yağdırır da; Peygamber Efendimiz’in zamanında kâfirin birisi giderken tepesine yıldırımı yağdırmış:
وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ
Ve yürsilu’s-sava‘ika fe-yusîbü bihâ men yeşâ’.
Âyet-i kerîmesinde bildiriliyor. İşte böyle dilediği kimsenin tepesine yıldırımı indirir ve onu olduğu yerde kahreder. Ona da kâdir. Yine lütfundan tehir ediyor, “Belki tevbe edersin.” diye yine lütfundan tehir ediyor. Halîm olduğu için, hilm sıfatıyla hareket ettiği için birden gazabıyla, celâliyle tecelli etmiyor.
Allahu Teâla hazretleri sizi sırâtı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullâhı, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sûreti’l Fâtiha.
20.05.1984 -
Allahın Adını Anarak
19.10.1986 -
Sağlam Yola Sahip
