20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar

20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân! Fe inne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-ümûri mühdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sahibehâ fi’n-nar. Ve bi’s-senedi’l-muttasılü ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kâl.
مَلْعُونٌ مَنْ سَأَلَ بِوَجْهِ اللهِ، وَمَلْعُونٌ مَنْ سُئِلَ بِوَجْهِ اللهِ فَمَنَعَ سَائِلَهُ
Mel’ûnün men seele bi-vechi’llâh ve mel’ûnün men süile bi-vechi’llâhi fe-menea sâilehû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Taberânî’den rivayet edilmiş. Ebû Ubeyd radıyallahu anh rivayet etmiş. İsnadı hasen diye kaydedilmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize istemekle vermekle ilgili bir malumat buyurmuş:
Mel’ûnün men seele bi-vechi’llâhi fe-menea sâilehû. “Allahu Teâlâ hazretlerinin Zât-ı Şerîfi’ni anarak isteyen mel’undur.”
Ve mel’ûnün men süile bi-vechi’llâhi fe-menea sâilehû. “Ve yine Allahu Teâlâ hazretlerinin Zât-ı Şerîfini öne sürerek istendiği halde isteyene vermeyen de mel’undur.”
Burada iki taraflı tehlike var. Her iki tehlike de kulların Allahu Teâlâ hazretlerine karşı gösterdikleri şaşkınlık ve kusurdur.
Bir insan bir şey istemeye kalkıyor, Allah’ın adını anarak, “Allah rızası için” diye elini açıyor.
Bu mel’un. Böyle şey yok! Allahu Teâlâ hazretlerinin Zât-ı Şerîfi, İsm-i Şerîfi insanın isteklerine âlet edinmekten çok yüksektir. Kullarının Rablerine olan sevgisinin, O’na olan bağlılığının istismarıdır.
“Onun aşkına ver,”
Canım dur bakalım, verilmeye layık mısın, değil misin? Bu aldığınn parayı nerede kullanacaksın? Muhtaç mısın? Benim yanımdaki para kâfi mi, değil mi? Sana mı verecektim?
Senden daha muhtaç, istemeyen öyle fukara var ki Allahu Teâlâ hazretlerinden utanır. Edep, tevazu sahibidir, boynunu büker; hâletini, hâlini başkasına arz eylemez. Söz söylemez, istemez, fakirdir ama bilmeyenler, -uzaktan dışarıdan bakanlar- onu zengin sanırlar. Söylemez, istemez.
Belki ona verecektim, belki benim şartlarım sınırlı, belki sen layık değilsin. Ne diye öyle zorluyorsun. Allah’ın adını vererek, Allah’ın aşkını ileri sürerek, Allah’ın Zât-ı Şerîfi’ni bana hatırlatarak istemek iyi bir şey değil. İyi bir şey olmadığını Peygamber Efendimiz böyle ifade etmiş.
Vecih; Arapçada “yüz” demek ama bir kısmı zikredip de bütünü kast etmek mânasında “Zât-ı Şerîf” demek mânasına da gelir. Kur’ân’ı Kerîm’in bazı âyet-i kerîmelerinde de geçiyor, “Allah’ın Zâtı’nı anarak istemek” mânasına.
Demek ki Allah’ın adını ikide bir böyle kullanmak doğru değildir. Hani “Allah’ın adını verme.” deriz ya. Demek ki ikide bir; “Allah aşkına yapma!” demenin menşei bu ve buna benzer hadis-i şerîflermiş ki oyuncak değilmiş.
Allahu Teâlâ hazretleri bizim Mevlamızdır, Rabbimiz’dir, her şeyimiz O’ndandır. Hayatımız, aklımız, fikrimiz, yaşayışımız, göz açmamız, görmemiz, duymamız, işitmemiz, paramız, varlığımız yokluğumuz, hayatımız, ölümümüz her şeyimiz O. Ne isterse veririm.
Beni istese vermem lazım; “Gel benim kölem ol!” dese vermem lazım.
Niye öyle sonsuz derece saygı duymam gereken bir yeri anarak beni zorluyorsun?
Doğru bir şey değildir; o kişi mel’undur. Amma...
Ve mel’ûnün men süile bi-vechi’llâhi “İsteyen durumu müsait bir kimseden istemiş, ötekisi de Allah’ın Zât’ı zikredildiği halde vermiyor; o da mel’undur.”
O da elinden gelirse verecek.
Lanet; “Allah’ın rahmetinden uzak olması” mânasına geliyor.
“Mel’un” ne demek?
“Allah’ın rahmetinden metruk, uzak olur.” mânasına gelir.
İstemenin de usûlü var, vermenin de şartları ve şekli var. Böyle bir durum bahis konusu olduğu zaman insan bu hadis-i şerîfin mânasına uygun hareket etsin. Maalesef isteyenlerin çok istismarcıları var.
Hiç unutmuyorum bir keresinde bendeniz küçük bir kimseyken Beyazıd camiinden çıktım. Birisi vardı, el açıp istiyor. Verirsen de bir kere dönüyor, olduğu yerde şöyle bir devrediyor.
İstedi. Biz de çocuğuz; “Nasıl bir dilenci?” diye bakıyoruz.
Adamın birisi; “Yahu, şu yan cebine baksana!” dedi. Benim de dikkati çekti. Yan cebine bir baktım; paraları o kadar doldurmuş ki kapanması mümkün değil, ağzı açık kalıyor. Torba gibi olmuş, o kadar doldurmuş ki açık kalıyor.
“Onun neleri var, neleri var.” dediler.
Sonra bakıyorsun kimisinin de parmakları sapsarı, yüzünün tipinden belli oluyor. Sen parayı verdin mi dosdoğru esrar çekmeye gidecek. Yahut tipi ayyaş; birazcık parayı buldu mu dosdoğru meyhaneye gidecek. Şu veya bu içki parası biriktirmek için senden isteyecek.
Tabi şerre âlet olacak bir parayı vermek doğru değil. Onun için insanın bildiği fakirleri kollaması uygun olur. Mahallenizden, köyünüzden, semtinizden, civarınızdan bildiğiniz, hâline muttalî olduğunuz fakirleri kollayın. Mümkünse bize de söyleyin; biz de bunları kollayalım.
Bugün bu devirde zekatın yerine gitmesi de zor bir mesele oluyor. “Al” diyorsun, filanca kimseye acıyıp veriyorsun; o ne zekata müstahak ne fakir. Durumu gayet iyi ama dış görünüşünden öyle anlaşılmıyor.
Öbür taraftan da bakıyorsun “bu adam zengin” diyorsun; adamcağız sabretmiş sabretmiş, bir hadise gelince yıkılmış. Yıkıldığı zaman bakıyorsun ki biz bunu hiç anlayamamışız ne kadar fakir, muhtaçmış da gık dememiş zavallı.
Hani derler ya "Kol kırılır yen içinde kalır." Dışarıya sezdirmez mânasına. Kimisi böyle oluyor.
Aslında kendi şahsımıza kalınca biz kimseden bir şey istemeyelim, hiç kimseden.
Peygamber Efendimiz ashab-ı kirâmı ile hiç kimseden bir şey istememek üzere öyle ahdetmiş, o kadar riayet eylemişler ki o mübarekler Allah şefaatlerine bizleri erdirsin.
Deve gibi bir hayvan ki yukarı kalkarken önce arka ayaklarını kaldırır, sonra kalkar. Yukarıya çıktığı zaman yukarısı da yüksek. İnmesi çıkması da zor olur. Devesinin üstünden kamçısı yere düşse; “İstememek üzere söz verdik.” diye arkadaşına; “Şu kamçıyı uzatıver.” demezlermiş.
Allah verir, Allah ekremü’l-ekremîn’dir. Ve men yetevekkel alâllâhi fe-huve hasbuhu “Kim Mevlâ’ya dayanırsa tevekkül ederse Allahu Teâlâ hazretleri kendisine güveneni mahrum bırakmaz.”
Üniversite mezunu bir kimse dua eder mi?
Peki ne yapacak? Başına bir büyük dert gelse kime yalvaracaksın? Şurada zelzele başlasa ne olacak?
Edebiyat Fakültesi’nde masanın başında hocamız oturmuş, ders okuyoruz. Zelzele koca beton binayı sarsmaya başladı. Şöyle kitaptan başımı kaldırdım arkadaşlara göz ucuyla bir baktım, hepsinin rengi limon gibi oluverdi.
Ne yapacaksın? Hadi bakalım! Beton bina filan dinlemiyor ki elek sallar gibi sallıyor, konserve gibi başına da geçiyor. Koca betonarme binayı bisküvi tabakaları hâline getirir, her şeye kâdir.
Kime dua edeceğiz?
Allah göstermesin bir büyük derde uğrarsan, amansız bir hastalığa tutulursan, düşman istilasına uğrarsan, sel felaketine uğrarsan, ailen çeşit çeşit felaketlere düçar olursa kime yalvaracaksın?
Sabahleyin güneş doğmayıverse ne yaparsın? Kim açar? Gece uzamaya başladı. Hadi bakalım güneşi Doğu’dan çıkar! Her sabah kendiliğinden çıkıyordu. Kıyametini bilmiyordun. Akşam batmasa ne yaparsın?
Burnun kurusa ne yaparsın veyahut burnunun akması devam etse ne yaparsın? Ağzın dudağın kurusa ne yaparsın? Allah hepsi dengeli yaratmış. Âfiyet içinde yaşıyoruz da içinde bulunduğumuz nimetlerin farkında değiliz.
Elbette, Allah’tan isteyeceğiz. Allah’a tevekkül eden, Allah’tan mahrum kalmaz akadaşlar.
Deneyin, denemek doğru değil ama Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş, teşvik etmiş. Allahu Teâlâ dua etmeyene kızar. Allahu Teâlâ hazretleri öyle cömertler cömertidir ki dua etmeyene kızar. Edene kızmaz;
“Ne benden isteyip duruyorsun ikide bir, daha geçen gün verdim ya, yeter artık!” demez.
Allahu Teâlâ ne kadar istersen verir. Hikmetinden sual olmaz. Verir dedim ama...
ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ
Üd’ûnî estecib leküm. “Bana dua eyleyin, ben duanıza icabet ederim.” buyuruyor Kur’ân-ı Kerîm’de.
Bir karşılık var. Şöyle bir misalle anlatıyorlar:
Mesela sen hasta oldun, başın ağrıyor, bir yerin ağrıyor; “Doktor, bana bir aspirin ver, şuram çok ağrıdı.”
Doktor bakar, aspirin fena bir ilaç değil.
“Yemeklerden şu kadar saat sonra suyla aspirin al. Çabuk tesir etmesi için çay iç.”
Tamam istedin, doktor istediğini verdi. Fakat doktor biliyor ki midende ülser var, gastrit var. Aspirin aldığın zaman o aspirin senin midende kanama bile yapar, sana dokunur.
Onun için der ki;
“Yok, ağrıyorsa başka bir ilaç yazarım. Aspirin alma sakın ha!”
Onun yerine başka bir ilaç verir.
Maksat nedir?
Yine senin ağrının geçmesidir.
Demek ki insan bir şey ister ama istediği uygun değilse Allah daha âlâsını verir. Bazen de öyle bir şey ister ki olmaz. Ömrü bitmiştir ömür ister. Şöyle olacaktır, öyle olması şarttır. Başka türlü ister. O zaman da Allah sevap verir, o zaman da kişinin defterine sevap yazılır.
“Kulum sen böyle istedin ama bu olacak bir şey değil, artık bu böyle olmayacak. Ben böyle takdir eyledim, şöyle olacak.” der, buyurur.
Başka türlü yapar ama insan o istediğinden ecir kazanır. "Ayakkabınızın Bağcığı kopsa bile Allah’tan isteyin." gayrıdan istemeyin; gayrıya el açmayın. Allahı Teâlâ hazretleri bizi kendinden gayrıya el açtırmasın, kimsenin önünde boyun büktürmesin, kimsenin karşısında hor zelil eylemesin.
مَلْعُونٌ مَنْ لَعِبَ بِالشِّطْرَنْجِ، وَالنَّاظِرُ إِلَيْهَا كَالْآكِلِ لَحْمَ الْخِنْزِيرِ
Men etâhu’llâhu vechen hasenen ve’smen hasenen ve cealehû fî mevdi’in ğayri şâinin lehû fe-hüve min safveti’llâhi min halkihî. “Allah kime ki bir güzel yüz, bir de güzel isim nasip etmiştir ve onu kendisi için ar olmayan bir mevkide bulundurmuştur; o, Allah’ın (yarattığı) kullarının seçkinlerindendir.”
Bu hadîs-i şerîf İbn Abbas radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş, İbn Hibban’ın kitabında mevcut. Bu hususta mânayı takviye eden başka hadîs--i şerîfler de var.
Bir başka hadîs-i şerîf hatırlıyorum ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar:
“Allahu Teâlâ hazretleri bir kula güzel bir yüz nasip etsin, bir de güzel huy nasip etsin de onu cehenneme atsın. Bu olmaz!”
Demek ki iyilik murat etmiş, iyi yüz vermiş, iyi huy nasip etmiş ki cehenneme de atmaz. O güzellikler cennetine sokacağının emaresi gibi olur.
Güzel yüzden murat; insanın kaşının güzelliği, kirpiğinin güzelliği olabilir. Bu güzellikten murat; el-hüsnü ruhânî, “ruhani bir güzellik” de olabilir.
Çok güzel bir insan olabilir de; “Merhaba” dersin; yüzünü ekşitir, ters bir cevap verir, insanın hoşuna gitmez.
Eski kitaplarda okumuştum:
Hâkimin birisi -filozof, akıllı, uslu, derin düşünen, hikmet sahibi bir kimse- çok yakışıklı bir delikanlı görmüş. Boyuna posuna, yüzüne cemaline hayran olmuş. Yanına yanaşmış, birkaç söz söylemiş. O da yüzünü gözünü buruşturup abuk sabuk, ters cevaplar, hoş olmayan cevaplar verince yüzünü döndürmüş, demiş ki;
İnâü zehebin ve fîhî hallün.
“Altından bir kap ama içinde sirke var." Kap altından, dışı çok güzel içi ekşi, içinde sirke var.
Demek ki güzellik ruhânî bir haldir. Bazen öyle insanlar oluyor ki dış görünüş itibariyle sende bir güzel tesir uyandırmamış olabiliyor. Fakat bir söz söylüyorsun, bir cevap veriyor; sesinin tonu, düşünce tarzı, meseleyi ele alış tarzı hemen hoşuna gidiveriyor. Varsın dış görünüşü hoş olmasın. Bir ılık his insanın içine yayılıyor, insan sevebiliyor.
Bazen de dışı, yüzü gözü güzel “Aman aman dışı seni yakar içi beni yakar!” dediği gibi bazen de insan beğenmiyor.
Güzellikten, yüz güzelliğinden murat belki beşâşetü’l-vechi “insanın tatlı dilliliği, başka insanlara hoş bir şeyle bakışı ve insanlar üzerinde iyi tesir bırakması” olabilir; Allahuâlem.
Ve’smen hasenen. “Bir de güzel isim nasip etti mi.”
Bu, ismin güzelliği meselesine de pek çok hadîs-i şerîflerde işaret edilmiş.
Bir keresinde Peygamber Efendimiz’e bir şahıs gelmiş.
Peygamber Efendimiz;
“Senin ismin ne?” demiş.
O da;
“Hüzün” veya “hazen” olabilir, hareke yok, Arapçada ikisi de câiz olan bir şey.
Peygamber Efendimiz demiş ki;
Ente Sehlün. “Sen ‘hüzün’ değilsin, ‘hazen’ değilsin. ‘Sen Sehl’sin.’”
Niye değiştirmiş? Niye öyle demiş?
Hüzün “mahzunluk, üzüntü” demek.
“Sehl” ne demek?
“Kolaylık, hoşluk” demek.
Peygamber Efendimiz Hudeybiye musahalasında karşı taraftan gelen habercinin adını öğrendi. İsmi Sehl olunca, gelenin isminden tefe'ül eyledi; “Tamam, işimiz kolay olacak.” dedi.
Buna “hayra yormak” derler. İsimlere önem verirlerdi.
Hakikaten bu devirde bazı isimler oluyor; Allah fesübhanallah! İnsan; “Baban bu ismi nereden taktı?” diyor, hayret ediyor.
Bizim Hocamız da (Mehmed Zahid Kotku) zaman zaman isimleri değiştirirdi:
“Senin ismin şöyle olmasın, Abdurrahman olsun. Falanca olmasında filanca olsun.” diye söylerdi.
Demek ki yüzü hoş; ya maddî hoşluk ya mânevî hoşluk olabiliyor.
“İsmi de hoş olursa...”
Ve cealehû fî mevdi’in ğayri şâinin lehû. “Allah onu, ona ar olmayan bir mevkide kılmışsa.”
Bu mevki, mânevî; “insanlar arasındaki itibarı, mevkii” demek olabilir. İnsanlar seviyorlar, itibar ediyorlar, iyi insan sayıyorlar. İnsanların bir insan hakkındaki hükmü önemlidir.
Kırk kişi bir insanın iyiliğine şahitlik ederse Allahu Teâlâ hazretleri;
“Ben o kulum hakkındaki ilmimi bir tarafa bırakıp kardeşlerinin onun hakkındaki şehadetine itibar ederim.” buyuruyor.
İnsanın başkalarına hüsn-ü şehâdette bulunması iyidir, kendisinin de başkalarının hüsn-ü şehâdette bulunmasını sağlayacak tarzda hareket etmeye çalışması uygundur. İnsanların değerlendirmesinin kıymeti var.
Onun için denmiş ki;
"Bil elsine-i halkı
Aklâm-ı Hak ey Hakkı."
Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Tevfiznâme isimli meşhur şiirinden iki mısradır. Mânası hadisi şerîften alınmıştır.
“Halkın dillerini, lisanlarını, konuşmalarını sen Hakk’ın kalemleri bil. Hak sözleri söyleyen, yazan kalemler bil; söyletene bak.” demek.
Söylenen söze itibar et.
Demek ki insanların arasında hoşça bir mevkii varsa yüzü güzel, ismi güzel, insanlar indinde mevki makamı güzel, -ona ar, edep, şeref bakımından ithamda bulunmuyor- itibarlı bir kimse...
Fe hüve min safveti’llâhi min halkıhî. “O, Allah’ın kulları içinden, mahlûkatı içinden seçtiği bir kuldur, seçkin kullarından biridir.”
Safve; “seçkin” demek.
Yüzümüzü güleç yüzlü tutalım, abus çehreli olmayalım, tatlı dilli olalım, çocuklarımızın isimlerini güzel isimler koyalım.
Ad koyuyorlar, hayvan isimlerinden oluyor. Yırtıcı kuş isimlerinden falan oluyor. İsmi güzel koyalım, Efendimiz isimlere itibar eylemiş.
Allahu Teâla hazretleri sizi sırâtı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullâhı, muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sureti’l Fâtiha.
21.07.1985 -
Peygamber Efendimizin Tavsiye
19.12.1982 -
Hz. Ömer, Müslüman
