05.02.1989 - Peygamber Efendimizin Evlilik Duası

05.02.1989 - Peygamber Efendimizin Evlilik Duası
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne izâ raffee el-insâne izâ tezevvece kâle bârekallâhu le-ke ve bâreke ‘aleyke ve ceme’a beynekümâ fî-hayrin.
Sadaka Resûlullah ve nataka Habîbullah.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz dâreyn saadetini cümlenize nail eylesin.
Metnini okumuş olduğumuz, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim’in rivayet ettiği Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın ilk ravisi olduğu habere göre; “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir insan evlendiği zaman onu tebrik ederken; bârekallâhu le-ke ve bâreke ‘aleyke ve ceme’a beynekümâ fî-hayr diye dua ederdi.” Bir rivayette de Ve ceme’a beynekümâ ‘alâ-hayr buyurmuş. Bir insan evlendiği zaman Efendimiz’ in yaptığı dua.
Bârekallâhu le-ke. Yani, “Allah-u Teâlâ hazretleri sana bu evliliğini mübarek eylesin.” Hayırlı eylesin bu evliliği. Ve bâreke ‘aleyke. “Ve sana bereketini, ihsanını, ikramını, lütfunu, keremini irsal eylesin, bahşeylesin, göndersin.” Yani “Allah’ın lütfuna eresin.” Ve ceme’a beynekümâ fî-hayr ev ‘alâ-hayrin. “Ve eşinle seni Allah hayır üzere toplasın, hayır üzere eylesin, hayırda birleştirsin, devamlı ikiniz de hayır üzere olun. Hanım da sen de hayırda ol, beraber hayır üzere yaşayın.” diye dua edermiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
İslâm’da evlilik çok önemli, çok ciddi, çok sevaplı bir müessesedir. Evlenmek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’ in sünnetidir. Bekârlık sultanlık değildir, evlilik sultanlıktır. “Bekârlık sultanlık” diyenler, haylazlıklarından diyorlar. Bir hanım kahrı, bir çocuk yetiştirme meşakkati, bir ev idare etme ciddiyeti ağır geliyor beyzâdelere; evlendikleri zaman keyifleri yerinde olmadığı için…
Her zaman anlattığım, çok sevdiğim, çok önemli bir rivayet;
Sahabeden mübarek bir zât taun hastalığına tutuluyor. Taun, veba, kolera gibi öldürücü bir hastalık. Bir şehre geldi mi, tutulan insanlar vefat ediyorlar. Yani tutuldu mu, o zaman için ilacı bilinmiyor, hastalık ilerliyor, vefat ediyor. Kırıp geçiriyor. Bir ahali böyle salgın halinde bu hastalıktan kırılıyor.
Kendisi ve mübareğin hanımı bu hastalığa tutulmuş. Etrafında yakınları ve ona hürmet eden, onu tanıyan, bilen kimseler var. Oturmuşlar baş ucunda, o da hasta, son nefeslerini alıp veriyor, vefat edecek. Dünyasını değiştirecek, ahirete göçecek. Haber getiriyorlar, diyorlar ki:
“Efendim hani hastalanmış olan zevceniz, hanımınız, eşiniz var ya; o vefat etti. Allah size ömür versin, sabır versin...” gibi vefatını haber veriyorlar.
Muhterem kardeşlerim!
Durumu iyice göz önüne getirin; kendisi hasta, ölmek üzere, kendisinin yarına çıkacak hali yok. Hanımı da hastaydı, öbür taraftaydı, vefatı haberini getiriyorlar, “Hanımın vefat etti, Allah sana ömür versin.” diye. Üzüntülü bir an. Zaten kendisi hasta, o da üzüntülü. Belki de üzüntülü değil, bilmiyoruz. Yani onlar Allah’ın kıymetli veli kulları. Onlar kadere inanmış insanlar. Onlar edepli insanlar. Onlar öyle hastalık gelince üzülmezler; taundan ölen şehit sayıldığına göre, kim bilir belki için için seviniyordur da... Onların içinde öyle kimseler var ki;
“Ben Allah’ın kaderini, takdirini gözümün nurundan daha çok severim. Kör olmaya razıyım, Allah’ın takdirine itiraz etmeye rızam yoktur.” diyen insanlar onlar.
Karısının, eşinin, mübarek zevce-i muhteremesinin vefat haberini getiriyorlar. Diyor ki:
“Aman beni hemen evlendirin! Aman beni hemen evlendirin…”
Niye “hemen evlendirin” diyor? Kendisi de ağır hasta. Diyorlar ki:
“Rahatsızsın, biraz âfiyet kesbet, şifa kazan, hastalıktan kalk, sıhhatlendiğin zaman evlen.”
“Yok, vefat edeceğimi biliyorum ben. Beni çabuk evlendirin, Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum. Onun için evlendirin.” diyor.
Ismarlama yapmıyor. “Zengin olsun” demiyor, “güzel olsun” demiyor; şart koşmuyor. “Beni evlendirin. Evli olarak gideyim, bekâr olarak gitmeyeyim” diye, o gayrette oluyor.
Evlilik işte böyle bir müessese. Yani has Müslümanların nazarında evlilik böyle bir müessese. Bir hayat arkadaşlığı... Ne güzel bir isim koymuşlar birbirlerine; “refika” diyorlar.
“Refika” ne demek?
Kendisine refakat eden arkadaş demek. “Bu benim refikam.” Refika-i hayatım, “hayat yoldaşım” demektir. Ne kadar güzel! Ne kadar ince bir duygu!
Nerede şu zamane insanlarının evliliğe bakış tarzı, nerede “bekârlık sultanlık” diyenler, nerede ölüm döşeğinde; “aman beni evlendirin, Rabbimin huzuruna bekâr gitmeyeyim” diyenler…
“Miras bölünecek, yeni gelen miras alacak…” O hesapları yapmıyor. “Malımın bir kısmı, yeni evleneceğim, tanımadığım, düğünümü bile yapamayacağım, yanına bile gidemeyeceğim kadının eline geçecek. Onları düşündüğü yok; sevap düşünüyor. Evlilik böyle ciddi bir müessese!
“Bir insan sabahleyin evinden çıkarsa, çocuklarının ihtiyacı için çıkmışsa fî-sebîlillah yola çıkmıştır.” Evden çıkışı fî-sebîlillah’dır, o ecri kazanır, akşama kadar dolaştıkça o sevabı alır. “Ana babasına, ihtiyar ana babasına hürmet ve izzet etmek için, infak etmek için çıkmışsa fî-sebîlillah sayılır. Karısına, ailesine hizmet etmek için çıkmışsa fî-sebîlillah sayılır.” Yani; “Onlar gayriye muhtaç olmasınlar, helal lokma yesinler; ben onların nafakasının üzerine yüklenmiş bir kimseyim, onların yönetimi bana aittir, onları kimseye muhtaç etmeyeyim.” diye çalışmak, namusuyla kazanmak, evin ihtiyacını tedarik etmek getirmek, fî-sebîlillah’dır. Yani savaşa giden gazi gibi, hacca, umreye giden insan gibi o insanın sabahtan kalkıp eve dönünceye kadar gezmesi, dolaşması fî-sebîlillah’dır, kıymetlidir.
Peygamber Efendimiz de tabii bir insan evlendiği zaman böyle dua ediyor. Zaten “Nikâh benim sünnetimdir, benim nikâh [sünnetime] uymayan benden değildir.” buyurmuş. Bazı kimseler ibadet edelim, ibadet etmeye vakit bulalım diye evlenmekten kaçmak istemişler. “Hiç evlenmeyeyim, hanım derdi, çocuk derdi olmasın, çekileyim bir kenara; geceleri uyku uyumayayım, ibadet edeyim, gündüzleri oruç tutayım, ibadet edeyim, böyle yaşayayım...” demişler. Onları engellemiş Peygamber Efendimiz.
Demek ki İslâm fıtrat dinidir. Yaradılışa, hilkate uygun dindir. Mademki Allah-u Teâlâ hazretleri insanları böyle eş eş yaratmış, birçok varlıkları eş eş yaratmış; o halde bu aile düzeni de mübarektir. Evlilik münasebetleri, evlilik gayretleri, çalışmaları mübarektir, sevaptır, fî-sebîlillah’dır. Onun için Peygamber Efendimiz; “Allah sana mübarek etsin. Bereket ihsan etsin.” derdi. Tabii bir şeye bereket geldi mi yeter, artar, taşar; bitmez. Üç ay, beş ay, altı ay, sekiz ay, bir sene, iki sene, beş sene yeter.
Öyle kimseler var ki hurma torbasına Peygamber Efendimiz’ in verdiği hurmayı atmış, torbasından hurma hiç eksilmemiş, hiç eksik kalmamış. Bir yarım tas süt, Peygamber Efendimiz’ in ikram ettiği yüzlerce insana yetmiş. Hepsi içmişler, yine kalmış. Bereket oldu mu maaşın az gibi görünür, ferah fahur yaşarsın. Bereket olmadı mı maaşın çok gibi görünür, haydan gelir huya gider. Yine de borç arayacak yer ararsın.
“Allah bereket versin, mübarek kılsın evliliği. Bereket versin; sizi hayırda, hayır üzere toplasın.” diyor. Bir insanın kendisinin dindar olması güzel bir şey.
Allah evlileri sizleri bizleri hepimizi karıları kocaları hayırda toplasın. Allah’ın, Kur’an’ın, Resûlullah’ın çizdiği yolda, hayırda bir araya gelsinler, mutlu olsunlar, bahtiyar olsunlar.
Kâne izâ rafe’a yedeyhi fi’d-duâi lem yehuttahümâ hattâ yemsehâ bi-himâ vechehû.
İbn Ömer radıyallahu anhümâ’dan Tirmizî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. İkinci hadis-i şerif, ikinci rivayet. Efendimiz’ i anlattığı için bunlara da “hadis” de denilir. Hz. Abdullah b. Ömer diyor ki:
“Peygamber Efendimiz iki elini duaya kaldırdığı zaman, yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi.”
Yani Efendimiz’ in nasıl dua ettiğini, nasıl namaz kıldığını, nasıl abdest aldığını görüyoruz; her şeyimizi ona göre uyduruyoruz. Sahabe-i kiram öyle yaptılar, biz de öyle yapıyoruz. Bu rivayetler onu gösteriyor. Efendimiz elini böyle semaya doğru açardı, hayır dua ederken. Şerli bir şeyden sığınma bahis konusu olduğu zaman ellerini aşağıya indirdiği, aşağıya doğru çevirdiği olurdu. Yağmur duasına çıktığı zaman ellerini yağsın mânasına yapardı. Ama elini semaya doğru meyilli tutup yüzüne karşı tutardı elini. Dua için elini açtı mı, yüzüne sürmeden ellerini indirmezdi.
Demek ki biz de duada böyle yapacağız. Elimizi açacağız, yüzümüze süreceğiz. Zaten böyle yapıyoruz da işte Peygamber Efendimiz yaptığı için yapıyormuşuz meğerse.
Nereden öğrendik bunu? Görerek öğrendik.
Niçin görerek öğrendik?
Çünkü anadan, babadan, dededen, sülaleden Müslümanız elhamdülillah. Büyüklerimize baka baka öğrendik. Buna derler böyle pratikten yetişme... Mesela bir İngiliz, bir Arjantinli veya bir Panamalı Müslüman olsaydı, tabii onun kültürü başka türlüydü; her şeyi kitapları karıştırıp öyle öğrenecekti. Onlar duayı böyle yapıyorlar veyahut daha başka bir şeyler yapıyorlar, bilmiyoruz. Onları tabii değiştirip Peygamber Efendimiz’ in yaptığı gibi yapacaktı. Allah razı olsun, dedelerimiz bize öğretmiş; biz onların yanlarında, usta çırak usulü, hocalarımızın, dedelerimizin, büyüklerimizin yanında bunları öğrenmişiz. Tabii böyle yüze sürmenin, yüze nur gelmesi, bereket gelmesi nuraniyet gelmesi bakımından daha nice hikmetleri vardır kim bilir...
Kâne izâ rafe’a re’sehû mine’r-rukû’i fî-salâti’s-subhi fî-âhiri rek’atin kanete.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten, belki ilk defa karşınıza gelen bir rivayet, ilk duyacağınız bir şey;
“Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazında ikinci rekâttan sonra dua ederdi.”
Bizde namazın içinde dua bir vitirde vardır. Yani vitrin üçüncü rekâtında Allahu ekber dedikten sonra dua ediyoruz. Allahümme innâ nestaînüke… diye kunut duaları denilen duayı ediyoruz. Başka mezheplerde, Hicaz’a gitmiş olanlar, Ramazan’da orada namaz kılmış olanlar bilirler. Ramazan’da onlar vitri de cemaatle kıldıkları için görünüyor. Üçüncü rekâtta rükûa varırlar, kalkarlar, ondan sonra uzun uzun dualar ederler. Ona da kunut duası deniliyor. Tabii onların yapış tarzı bizimkilerden farklı.
Sabah namazından sonra da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazının içinde daha selam vermeden ikinci rekâttan sonra böyle dualar ederdi. Bu İmam Ebû Hanife ve İmam Mâlik rahmetullahi aleyhimâ’ya göre rükûdan evvel olurdu. Yani bizim imamımız Ebû Hanife ve İmam Mâlik’e göre rükûa varmadan evvel; yani “Fâtiha’yı okudu, ayetleri veya sureleri okudu, ondan sonra duayı edip öyle Allahu ekber deyip rükûa varırdı.” diyenler var. Şafiîlere ve Hanbelîlere göre rükûya varacak, rükûdan kalkacak, ondan sonra dua edecek, ondan sonra Allahu ekber diye secdeye varacak, onların kanaati öyle olmuş. Harem-i Şerif’te namaz kılarken de öyle yapıyorlar onlar. Rükûa varıyorlar, kalkıyorlar, ondan sonra öyle dua ediyorlar.
Geçen sene Ramazan’da onların o tarzda vitr-i vacip namazlarını kıldıklarını gördük. Fakat Kadir gecesinde onların yaşlı bir imamları var, tam bizim yaptığımız gibi yaptı bir sefer. Yani rükûa varmadan evvel yaptı. Veya son gecedeydi belki de... Bir sefer de bizim Hanefî mezhebine uygun hareket ediverdi demek ki.
Bunlar tabii alimlerin bu husustaki rivayetlerin üzerindeki görüş farklarından doğuyor. Yani böyle bir dua etme durumu var. Biz de Cidde’de Orhan Bey kardeşimize misafir giderdik. Yakınında bir cami vardı. Oranın imamı Irak veya Suriye’den oraya gitmiş, imamlık yapan bir kimse. Kendisi Hanefiymiş; ama o sabah namazında, onun yaptığı gibi yapardı, bu hadise uygun olarak kunut duası okurdu. Birkaç defa onunla beraber öyle nasip oldu. Bu hadise uygun olarak işte o işi de biz de ömrümüzde görmüş olduk.
Kâne izâ rafe’a basarahû ile’s-semâi kâl: Yâ musarrife’l-kulûbi sebbit kalbî alâ-tâ’atike.
Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz, anamız radıyallahu anhâ buyurmuş ki:
“Peygamber Efendimiz gözünü semaya diktiği, kaldırdığı zaman derdi ki; Yâ musarrife’l-kulûbi sebbit kalbî alâ-tâ’atike.” Mânası; “Ey kalpleri çeviren, döndüren, halden hâle getiren, gönülleri bir halden bir başka hâle çeviren, bir yönden başka yöne sevk eden Allah, Rabbim! Benim kalbimi, gönlümü senin yolunda, sana itaat yolunda, senin ibadetini, taatini yapıp da âsi olmadan sana güzel kulluk etmek yolunda sabit et. Başka tarafa çevirme.”
Muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Her şey O’ndan. Esma-i Hüsna’sında bir sıfatı Hâdî’dir. Hidayet O’ndandır. Dilediğine hidayet verir. Hidayet verdiği felah bulur. Dilediğine vermez. Edepsizliğinden, isyanından, bir suçundan dolayı hak etmemiştir, vermez. O da dalâlette kalır. Ama dilese herkese âyât-ı beyyinâtını görmeyi nasip ederdi, herkesi hak yola çekerdi. Ama serbest bırakmış işte... Tercihine, irâde-i cüz’iyesini kullanmasına göre kimisi öyle oluyor, kimisi böyle oluyor. Biz Rabbimizin mü’min kullarıyız. Her şeye gücünün yettiğini, her şeyin O’ndan olduğunu biliyoruz. O’na tevekkül etmişiz ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’ in bize öğrettiğine göre biz de diyoruz ki:
“Ey kalpleri oraya oraya sevk eden, yönelten Rabbim; benim kalbimi yanlış yola çevirme. Benim kalbimi senin itaatin yolunda sabit et. Şaşırtma, saptırma, eğdirme, büktürme, dalâlete düşürme!” demiş oluyoruz.
Efendimiz böyle dua ederdi. Biz de öyle dua edelim. Biz de Allah’tan kendisine ibadet ve taat ederek yaşamayı isteyelim. Kalbimizi tespit etmesini isteyelim. Kalbimizi nurlandırmasını isteyelim.
Rabbimiz bizi izzetten sonra zillete düşürmesin. İmandan sonra küfre düşürmesin. Kabulden sonra reddetmesin. Haysiyet ve şeref ve itibardan sonra horluk ve hakaret ve idbâra maruz bırakmasın.
O’nun kullarıyız. O’nun resulünün hadis-i şeriflerini okuyoruz, nasihatlerini tutmaya gayret ediyoruz. Rabbimiz bizi yolunda sabit etsin. Yanlış yola saptırmasın.
Kimseye itimadımız yok. Kimseden bir şey beklediğimiz yok. Ancak O’na ibadet ederiz. Ancak O’ndan yardım dileriz. O bize “kulum” derse, yardım ederse kimse bizim sırtımızı yere getiremez. Başka ince hesap yapıp güya akıllıca politika uygulayıp da çeşit çeşit hesapların, düzenlerin içine girişmeye lüzum yok.
İyyâke na’budü ve iyyâke nesteîn. “Ancak sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi!” Sana dayanırız. Cümle cihan halkı düşmanımız olsa sen dostumuz ol yeter. Sen bizi sevmedikten, gazap ettikten, azap edecek olduktan, reddettikten sonra cümle cihan halkı bizim dostumuz olsa ne kıymeti kalır. Hiç kıymeti olmaz! Çünkü onlar da âciz, naçiz mahluklardır.
Rabbimiz bizi bu şuur üzerinde hep kendisine iltica eden, hep kendisine bağlı olan, daima hasbiyallah diyen, Allah’tan hidayet isteyen, Allah’tan yardım isteyen, Allah’a dayanan, Allah’a güvenen, Allah’a tevekkül edenlerden eylesin.
28.09.2000 -
Regaip Kandili, Recep
30.06.1982 -
Güvenilir Olmak, Ölüm,
