18.07.1982 - Fatih Sultan Mehmed'in İstanbulu Alması, Borç Ödeme

18.07.1982 - Fatih Sultan Mehmed'in İstanbulu Alması, Borç Ödeme
Bismillâhirrahmânirrahîm
el-Hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân. Fe-inne efdale’l-kitâbi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallâhu aleyhi ve selem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid’ah. Ve külle bid’atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
كَانَ هٰذَا الْأَمْرُ فِي حِمْيَرَ، فَنَزَعَهُ اللهُ مِنْهُمْ، وَجَعَلَهُ فِي قُرَيْشٍ، وَسَيَعُودُ إِلَيْهِمْ
Kâne hâze’l-emru fî-hımyere fe-neze’ahullâhu minhum fe-ce’alehû fî-kureyşin fe-seye’ûdu ileyhim.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâle ev kemâ kâle.
Kâne hâze’l-emru fî-himyere fe-neze’ahullâhu minhum ve ce’alehû fî-kureyşin fe-seye’ûdu ileyhim.
“Arap yarımadasında ki hilafet, meliklik, hâkimiyet, reislik, idarecilik, başkanlık işi Yemen’deki Hımyer kabilesinin elinde idi. Onun başında ki insanlar bu mıntıkaya hâkim idi.
Fe-neze’ahullâhu minhum. “Sonra Allahu Teâlâ hazretleri bu halifeliği, idareciliği, hâkimiyeti onlardan çekti aldı.” Ve ce’alehû fî-kureyşin. “Ve onu Kureyş’e ihsan eyledi.” Kureyş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mensup olduğu kabile. Bu hâkimiyeti Kureyş’e ihsan eyledi. Güzel, tarihî hadise, maziye ait bir hususu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize bildirdi. Son cümleye dikkat ediniz!
Ve seye’ûdu ileyhim. “Tekrar onlara dönecek.”
Şimdi iş karıştı, değişti. Bir kere bu hadisle ilgili birkaç hususu söyleyelim.
وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Vallâhu yü’tî mülkehû men yeşâü. [2] Mülkü Allah verir, çünkü mülk Allah’ındır. “Mülk Allahu Teâlâ hazretlerinin olduğu için mülkü dilediğine verir.” Geç bakalım;
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan
demiş ya Yunus Emre. Biraz da sen imtihanın başına geç bakalım. Şu direksiyonun, dümenin başına geç şu gemiyi sen yönet, bakalım nasıl yapacaksın?
Mülk Allah’ındır. Allahu Teâlâ hazretleri mülkü dilediğine verir. Bu mülkün sahibi Allahu Teâlâ hazretleridir, Allahu Teâlâ hazretleri dilediğine verir.
Bismillâhirrahmânirrahîm
اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ
İnne’l-arza lillâhi yûrisühâ men yeşâü.
Bir başka âyet-i kerîme, “Yeryüzü Allah’ındır, dilediğini oraya mirasçı kılar.” Bu tarla bana babamdan miras kaldı. Yeryüzü Allah’ındır dilediğini ona mirasçı kılar; dilediği kavim, dilediği topluluk, dilediği insan gider bir yere hâkim olur.
Tarih kitaplarından okuyoruz, bir zamanlar bizim yurdumuz neresiymiş?
Orta Asya’nın şuraları buralarıymış. Hazar Denizi’nin doğusu, Aral Gölü vesaire...
Fakültede çok güzel basılmış bir Rus Takvimi elime geçti. Aral Gölü’nün -eski dedelerimizin oturduğu yerin- kenarından bir resim çekmiş, bir güzel kumluk, koyu yeşil çamlar, masmavi bir su, buruşturup atmaya kıyamadım, dolabımın kapağına yapıştırdım. İşte dedelerimin bir ara durduğu göl kenarları diye oraya bakıp bakıp yüreğimi kanatıyor. Bir zaman bizimdi sonra başkasının oldu.
Buralar kimindi?
Buralarda da bir zaman Hitit denilen kavimler, Frigler, Lidyalılar yaşamış. Ondan sonra Allah bize verdi.
Kimlere verdi?
Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah sözünü cihana duyurmaktan başka bir gayesi olmayan dedelerimizin Allah rızası için her türlü meşakkati, sıkıntıyı göze alarak, hayatını hiçe sayarak, kefenini başına sarık diye dolayarak uğraşması, çalışması sonunda bu topraklar bizim oldu.
Bak ne kadar güzel! Bir boğaz var Karadeniz’e kadar açılıyor. Bir Marmara var onu da kirletmeye başladık onun da suyu oturulacak halde değil. Dağları, ovaları var, çok güzel yer!
Bir bayram gününde bizim çocuklara;
“Gelin çocuklar sizi bir yere götüreceğim.”
"Nereye götüreceksin baba, Boğaza mı, Bentler’e mi, Çamlıca’ya mı götüreceksin?"
"İstanbul’u beğendiniz mi?" dedim.
"Beğendik güzel."
Çocuklar küçük, soruyorum söylüyorlar.
"Neden güzel?"
"Boğazı, Çamlıca’sı, Adaları, denizleri var."
“İşte burayı bize feth ediveren padişahın türbesine götüreceğim sizi.” dedim.
O mübarek askeriyle beraber çarpışmış, çalışmış, hücum sabahı demiş ki;
“Ey askerlerim! İçinizde günahkâr, üzerinde kul hakkı olan varsa şöyle bir kenara çekilsin, onların yüzünden zaferden mahrum olmayalım.” Hiç kimse kenara ayrılmamış.
Neyi gösterir?
Hepsi namazında, niyazında, Allah’a mutî, itaatli güzel kullarmış.
Ölüm ne!
Dünyada ne bulduk ki ölümden kaçaşın? Hayat dediğin şey ne, ölüm dediğin şey ne?
Hayata sımsıkı sarılıyoruz da elimizde kalabiliyor mu?
Hayatı sımsıkı sarıldık, tamam. Ah bin yıl yaşasam!
Bırakıyorlar mı?
Zaten tadı kaçıyor. 60-70 yılı geçti mi insanın gözü görmez oluyor gözlük takıyor, idare ediyor. Dişi çiğnemez oluyor çekiyorlar takma diş yapıyorlar. Orası romatizma, burası ağrı, yazın Sandıklı’ya, bilmem falanca yere kum banyosuna... Derme çatma desteklemekle idare ediyor, 70-80 yaşına geldi mi zaten insanın canı çekmiyor; “Al emanetini de yâ Rabbi! Kurtulayım şu mihnetten!” diyor, geçip gidiyor.
Onlar da hakir görmüşler, "bize ebedî hayat lazım" demişler. Gelmişler, çalışmışlar, Allahu Teâlâ hazretleri de "bu kullar benim için çalışıyorlar" diye sevmiş, "alın" demiş bağışlamış. Hakkımız, haddimiz değilken, gücümüz kuvvetimiz yokken, 4000 kişiye 20 bin kişiyi, 100 bin kişiyi yendirmiş. Sırplar, Macarlar, Bulgarlar, Avrupalılar, "İstanbul’u Türklerden alacağız, Türkleri sereceğiz, yok edeceğiz" diye toplanmışlar gelmişler. O zamanın rivayetlerine göre 100 bine yakın ordu toplamışlar, veyahut 20-30 bin neyse... Rivayetler tarih kitaplarında değişik olabiliyor, sağlam kayıtlar olmadığı için hangisinin doğru olduğunu bilemiyoruz.
Neyse...
O kadar emniyetteler ki bakıyorlar sağ taraf asker, sol taraf asker, zırhlı, kılıçlar, mızraklar kuşanmış. "Tamam, İstanbul’u Türklerden aldık gitti" diyorlar.
Çatalca civarına ordugâh son hücumu yapmak üzere hazırlanmak için bir nefes alalım diye konmuş. O zaman da onların bir yortularına -hıristiyanlıkta kutladıkları bir gecelerine- rastlamış. Kendi kendilerine, “Güzel bir gece, işimiz uğurlu gidiyor.” demişler. Tamam, mübarek bir zamanda kâfir Türklerden -onlar Türkleri ters görüyor, kendilerini hak yolda sanıyor- alacağız.
Bizim ordu komutanlarından, akıncılardan birisi de Tekirdağ tarafından padişahın ordusuna yanaşayım, geleyim diye o taraftan harekete geçmiş. Yürümüş gelmiş bu tarafa doğru, bakmış ki ooh! Düşman ordusu yayılmış, fıçılar açılmış, içkiler çıkmış. İlerdeki günlerde kazanacaklarını sandıkları zaferin düğününe, bayramına o zamandan başlamışlar; içmeye başlamışlar, zil zurna hâline gelmişler. Çalgılar çalıyorlar, yapacakları, kazanacakları için aralarında sevincini konuşuyorlar.
Öyle bir hücum emri filan yok ama komutanı bakmış ki keklik ta avucunun içine kadar gelmiş. 4000 tane adamı varmış "hadi yürüyün şunların üstüne" demiş. Bir yürümüşler darmadağın etmişler. Sırp Sındığı, yani Sırpların kırıldığı, yok edildiği yer. Koca orduyu tarumar edivermişler.
Dört bin kişiyle zafer mi kazanılır?
Düşman armut mu topluyor, onun silahı yok mu, onun kolu yok mu? Sen 80 kiloysan o da 80 kilo, onunda pazusu var. Belki sen oruç tutayım, şey yapayım derken daha zayıfsın?
Zafer de Allah’tan, mülk de Allah’tan. Onlara vermiş buraları almışız. Türbeye götürdüm dedim ki;
“Bu Fatih Sultan Mehmed ordu toplamış, burayı fethetmiş, bu İstanbul’u buna borçluyuz.”
Dua ettiler filan, türbenin etrafında küçük çocukların boyunları büküldü. Baktılar mezbelelik, pis, boyalar dökülmüş, bakımsız... Bir tanesi dedi ki;
“Baba!”
“Efendim!” dedim.
“Ben büyürsem, zengin olursam bu türbenin etrafını düzelteceğim ve çiçekleyeceğim.” dedi.
Adam bize koca dünyanın incisi bir şehri kazandırmış, biz türbesinin yağlı boyasını yapmıyoruz.
Hey ahval hey!
Dedelerimizden kul hakkı olan kimse yokmuş. Namazında niyazında, beş vakit namaz kılarak, oruç tutarak, zikirle fikirle, hücum ettiği zaman Allah diye diye, ölürken kelime-i şehâdet getire getire yaşamışlar.
Buyurun bakın İstanbul’un hâline şimdi! Haydi bakalım, cesaretiniz varsa çıkın şu camiden de göreyim sizi! Florya tarafına gidebiliyor musunuz bir göreyim bakalım! Sizi bile alır kaybeder.
Nerede Müslümanlık! Nerede insanlık! Ne olmuş, insanlar ne halden ne hâle gelmiş!
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi lütfuyla terbiye ve ıslah eylesin.
Bizden büyük düşmanlar yok mu şimdi? Allah dilerse bizi onlardan terbiye edemez mi?
Bir düşman geldiği zaman, zangır zangır yer sarsılmaya başladığı zaman, zelzele olsa, bir büyük felaket gelse kime yalvaracağız?
Ne diyeceğiz?
"Allah diyeceğiz. Dedem müftüydü, babam vaizdi, ben küçükken amme cüzünü ezberlemiştim, bir kere hatim etmiştim, babam hatim cemiyeti yaptırmıştı" diyeceğiz, eski günleri hatırlayacağız. Aman yâ Rabbi! diyeceğiz. Aman!
Dua o zaman kabul olmaz ki, o düşman oraya ceza olarak buraya geldiği zaman o ceza değişmez ki. Şimdi değişir; şu anda iyi kul olursan, şu anda ıslâh-ı hal edersen, mazini bilirsen, buraya geliş sebebini bilirsen, buranın sana veriliş sebebini bilirsen umulur ki düzelir. Aksi takdirde Allahu Teâlâ hazretlerinin lutfu çoktur.
Dileriz ki biz günahkârları, yüzü karaları, eli salih amellerden boşları, gafilleri, cahilleri, dedelerinin yüz karalarını affetsin. Dedelerine layık kullar etsin, hak yolda yürüyen kullar eylesin. Şu mübarek günler hürmetine karşılıksız bize lütfunu ihsan eylesin.
Ve ce’alehû fî-kureyşin fe-seye’ûdu ileyhim. “Bir ara Hımyer’deydi, onlardan çekti aldı Kureyş’e verdi, sonra tekrar ona dönecek.
Ne zaman dönecek hocam?
Acaba Arabistan yarımadasının hükümdarlığı ne zaman dönecek?
Bekleme döndü bile! Ne bekliyorsun? Suud hükümeti bir Suud ailesi, o da aslında Yemen’den gelmiş Necd’e yerleşmiş.
Sübhanallah! Ne hikmetli sözler! Her cümlenin, her kelimenin altında neler yatıyor!
Resûlullah’a öyle bağlanın, sünnet-i seniyyesine öyle bakın. Şimdi bazıları burnunu havaya kaldırıyor diyor ki;
"Kur’ân-ı Kerîm var." Hadîs-i şerîfi bir tarafa bırakmaya çalışıyor.
Olur mu ya? Olur mu?
Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’i, hadîs-i şerîfi, sünnet-i seniyyeyi birbirinden ayırmamıza müsaade etmiyor ki. Kur’ân-ı Kerîm müsaade etmiyor!
Bu ne gaflettir! Bak neler var, ne hikmetler var!
Bizim hayatımız ne ile teşekkül ediyor? Bizim örfümüz âdetimiz ne ile teşekkül etmiş? Biz niye bayramda [kandilde] kandil simiti yaparız, niye minarelerde ışıklar yanar? Niye büyüklerimizin elini öperiz, niye dargınlar barışır?
Hepsi dinîdir, hepsi hadistir, hepsi Resûlullah’ın tavsiyesidir, hepsi sünnettir. Çeker alırsan ortada millet kalmaz. Çekip alırsan ortada millet kalmaz.
Bozcaada’ya bir yerden bazı kimseleri getirmişler, yerleştirmişler. Bozcaada’da Rum da var Türk de var. Hıristiyan da var müslüman da var. Ötekiler berikilere demişler ki;
"Sizin dedeleriniz aslında bizdendi, aynı ırktandık." Adam da Müslümanlık yok dönmüş, dönmüş gitmiş.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın anası Midilliliydi, babası sipahi idi; anası Rum’du babası Türk’tü. O zaman kültürümüz insanları ne hâle getirmiş; şimdiki derbederliğimiz eldekini ne hâle götürüyor.
Uyanmamız lazım! Aklımızı başımıza toplamamız lazım!
كَانَ رَجُلٌ تَاجِرٌ يُدَايِنُ النَّاسَ، فَكَانَ يَقُولُ لِفَتَاهُ: إِذَا أَتَيْتَ مُعْسِرًا فَتَجَاوَزْ عَنْهُ، لَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يَتَجَاوَزَ عَنَّا، فَلَقِيَ اللهَ فَتَجَاوَزَ عَنْهُ.
Kâne racülün tâcirun yüdâyinü’n-nâse fe-kâne yekûlü li-fetâhü izâ eteyte mu’siran fe-tecâvez anhü le’allellâhe en yetecâveze ‘annâ fe-lekıyellâhe fe-tecâveze ‘anhü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl.
Hocamız Buhârî’den, Nesâî’den, İbn Hibbân’dan, Ahmed b. Hanbel’den sahih bir hadîs-i şerîf kaydetmiş. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efemdimiz buyuruyor ki;
Kâne racülün tâcirun. “Eski zamanda ticaretle meşgul bir adam vardı.” Yüdâyinü’n-nâse. “Bu adam insanlara borç para verirdi.” Tüccardı, ticaretten yanında parası vardı, insanlara borç para verirdi. Şimdi bu hadîs-i şerîfin Nesâî’deki rivayetinde şöyle bir cümle varmış;
Enne raculen lem ya’mel hayran kattu ve kâne yudâyinü’n-nâse. “Bir adam vardı, hiç hayır işlememiş; yalnız insanlara borç para verirdi.” diyor. Hiç hayır işleyen bir adam değilmiş yani hayırlı bir kimse değilmiş. Hayır işlemiş bir kimse değilmiş ama insanlara borç para verirmiş. Borç verdikten sonra da;
Fe kâne yekûlu li-fetâhu. “Çalıştırdığı delikanlıya dermiş ki...” İzâ eteyte mu’siran. “Eli dar bir insanın, borçlunun yanına gittiğin zaman.” Benim alacağımı tahsil etmek üzere onun yanına vardığın zaman; baktın durumunu biraz sıkışıkça, halini perişanca görüyorsan müsamaha et, affediver, biraz müsâde et, müddet ver, vazgeçiver.
Le’allellâhe en yetecâveze ‘annâ. “Belki Allah da bizi affeder, bizim günahımızdan geçer.” diye tenbih edermiş. O da sıkışık insanın üstüne fazla varmazmış. Senin bana borcun var, ver onu. Vermezsen gırtlağını sıkarım bilmem filan tarzında yapmazmış da, müsamaha gösterirmiş.
Fe-lekıyellâhe fe-tecâveze ‘anhü. “Gerçekten de ölmüş ve Allahu Teâla hazretleri bu güzel duygusundan dolayı, onun günahlarını bağışlamış.” diyor. Peygamber Efendimiz o zâtın hayatıyla ilgili haber veriyor.
İslâm’da böyle bir hassaslık, acıma duygusu vardır. Ticaretin çeşit çeşit halleri oluyor. Bazen insan borçlanır. Borç iyi değildir borçlanır, borçlandığı zaman verdiği sözü yerine getirmeli. Borcunu zamanında ödemeli, ödemezse çok tehlikelidir. Hele yanında para varken ödemezse çok tehlikeleri, günahları vardır. Bazen insan hüsn ü niyetine, ödeyeyim diye arzu etmesine rağmen işleri ters gider mümkün olmaz, o zaman onu bastırmamak lazım. Araplar da bir kötü huy varmış. Borç verirlermiş, borcunu tahsil etmeye giderlermiş, parası yoksa "peki, şu kadar daha sonra ver ama faizi şu kadar oldu" diye faizi artırırlarmış. Böylece katlana katlana öyle bir hâle gelirmiş ki adam mahvolurmuş.
Peygamber Efendimiz böyle bir âdetin, cahiliye âdetinin olduğu bir muhitte diyor ki;
“Borçlulara acıyın! O da insan, onun da çoluk çocuğu var, sıkıntısı var. Böyle olduğu zaman eğer durumunuz müsaitse onun borcuna biraz kolaylık gösterin.” gibi bir borçluya müsamahayı başka hadîs-i şerîflerin de tavsiye eder. Burada da öyle hareket etmiş olan bir kimsenin Allah’ın rahmetine bu merhameti dolayısıyla eriştiğini bildiriyor. Bu bir merhamettir tabii, borçluya acıyorsun.
Bazen icrâya verilir. Bilmiyorum hiç icrâ hadisesi gördünüz mü? Adam eve gelir, borcundan dolayı haciz konulmuş olan malları alır. Ben ortaokul talebesiyken bir kere gördüm. İcrâ memuru bir eşyaya yapışıyor, kadın eşyanın öbür tarafına yapışıyor. “Aman bu babamdan kaldı, bu dedemden kaldı bunu alma.” Onu bırakıyor başka bir şeye yapışıyor, yani bir acı hal.
Allah kimseyi borçlu etmesin. Borçlu olanlara da maddî mânevî her çeşit borçlarını ödeme imkânı bahş eylesin.
Borçların bir çeşidi de mânevîdir. Bu namaz kılmayan insanların namazlarını ödemesi lazım. Aklı başına gelip de tevbe ettiği zaman eski zamanlarda kılmadığı namazları ödemesi lazım. Günde bir plana bağlasın ödemeye başlasın. Her gün bir geçmiş günün namazını ödesin. Tutmadığı oruçları ödemesi lazım. Borçtur, ödemesi gerekir.
Mânevî borçlarımızı da maddî borçları da Allah ödemek nasip eylesin.
Bi hürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha.
19.10.1986 -
Sağlam Yola Sahip
18.06.1997 -
Hasta Ziyareti, Misafir,
