12.05.1982 - Anlaşma

12.05.1982 - Anlaşma
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillahi Rabbil âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ves-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ-yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:
Lem yusibi'l-insânü hılfen illâ zâdehû şiddeten ve lâ hılfe fi'l-İslâm.
Sadaka Resûlullâh fî-mâ kâl ev kemâ kâl
Hadis-i şerîf anlaşma ve sözleşmeler hakkında.
Cahiliye devrinde Araplar birbirleriyle anlaşma yaparlarmış.
"Senin kanın benim kanım, senin sözün benim sözüm, senin intikamın benim intikamım, her bakımdan birbirimize destek olalım mı?"
"Olalım."
El uzatıp birbirleriyle anlaşma yaparlarmış, birbirlerini öylece desteklerlermiş. İyide, kötüde, intikamda, mücadelede, düşmanla savaşmada, düşmanı defetmekte, yardımlaşmada birbirleriyle böylece ahitlerine uygun olarak destek olurlar, yardımlaşırlarmış. Buna hılf deniliyor.
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:
İnsan bir hılf; anlaşma, sözleşme yapmışsa, böyle bir sözleşme kendisine isabet etmişse veyahut kendisi böyle bir sözleşmeye girmişse;
İllâ zâdehû şiddeten. "Onun başına meşakkati arttırır, başına çeşitli dertler, belalar, sıkıntılar verdiği sözden dolayı açar." Veyahut da böyle insanlar grup grup gruplaşıp da birbirleriyle sözleştikçe aradaki çekişme şiddetlenir.
“Ben seninle anlaştım, var mısın? Uzat elini...Hadi bakalım, bizim karşımızda kim durursa onu devireceğiz, vuracağız, kıracağız.” filan deyince karşı taraf da mukabil tedbir alır, o da bir grup olur, ötekisi de bir grup olur, ötekisi de bir grup olur o zaman:
Ev yelbiseküm şiye'an ve yüzîka ba'daküm be'se ba'din.
Âyet-i kerîmesinde dediği gibi Allah-u Teâlâ hazretlerinin bir imtihanıdır bu. İnsanı insana, aynı milletin fertlerini birini ötekisine kırdırır, büyük fitneler, fesatlar çıkartır.
Peygamber Efendimiz onun için bu hadîs-i şerîfinde böyle özel sözleşmeleri kaldırıyor. Yok böyle şey! Çünkü böyle bir anlaşma yaptı mı insanlar aralarındaki şiddet hareketleri artıyor, fazlalaşıyor.
Ve-lâ hılfe fi'l-islâm. "İslâm'da öyle anlaşma yok!" diyor Peygamber Efendimiz.
Ne var?
İslâm'ın kendisi anlaşmaların en güzeli olarak yeterli. Onun için de ondan ayrı, onun çatısı altında başka gruplanmalara, gruplaşmalara, bölünmelere, çatışmalara hacet yok. Eskiden insanlarda din, iman, inanç yokmuş, puta tapıyorlarmış, zayıfı eziyorlarmış, kuvvetliler kendi aralarında anlaşma yapıyorlarmış. İnsanlar çare bulmak için birbirleriyle mecburen sözleşip, anlaşıp o kabile bu kabileyle, öteki insan beriki insanlarla sözleşip hukukunu korumaya çalışırlarmış.
Eski tarih kitaplarında yazar ki; o kadar anarşi, o kadar kanunsuzluk, savrukluk, o kadar kendi bildiğine, keyfine hareket etmek varmış ki; Mekke-i Mükerreme'ye mal getirirmiş adam, malını alırlarmış, "Vermiyorum paranı." derlermiş. İslâm'dan önce yani. Köylü, zavallı...Çölden, oradan, buradan mal getirmiş, şehirde satacak, para kazanacak, ihtiyacını görecek, malı alırmış "Paranı vermiyorum, defol!" dermiş.
Kime derdini yansın?
Polis, asker, emniyet tertibatı yok! Bir şey yok. Kitaplar böyle çeşitli haksızlıkları anlatırda böyle çok şeyler olmuş. Meselâ kimisi hanımıyla gelirmiş de hanımını yanından kaçırırlarmış filan diye yazıyor kitaplar. Ne yapsın, anlaşmalar gerekmiş.
Bir de bu anlaşmalar içinde tarih kitaplarına geçmiş olan hılfu'l-fudul diye bir anlaşma var. Fazl ve Fudayl isminde iki şahıs; “nedir bu derbederlik, kanunsuzluk, gel biz birbirimizle bir anlaşma yapalım. Böyle bir haksızlık varsa bu haksızlığı defetmek için beraberce çalışalım.” filan diye Mekke’de bir anlaşma yapmışlar. Daha evvelden Peygamberimiz’e peygamberlik vazifesi verilmeden önce böyle bir anlaşma yapmışlar. O zaman bir-iki kişi böyle haksızlığa uğramış, bu anlaşmayı duyduğu için gitmiş, onlara müracaat etmiş. “Ben böyle bir sıkıntıya uğradım, bir haksızlığa uğradım, bana yardım edin.” diye kılıçlarını bir çekmişler, oklarını yanlarına almışlar yardımcı olmuşlar, adamın hakkını korumuşlar. Peygamber Efendimiz o hılfu'l-fudul'u methetmiş. Onu tasvip ettiğini belirtmiş.
Bu tarihî mâlumâttan ve hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki; insanların iyi niyetlerle, birbirleriyle hakkı tutup, kaldırıp kurtarmak için, zulmü men etmek, engellemek için anlaşmaları iyi de; gruplaşmaya, çatışmaya, kavgaya, gürültüye, patırtıya sebep olacak, aradaki kızgınlığı, şiddeti artıracak tarzdaki anlaşmaları uygun değil.
Ve yine bu hadîs-i şerîfin metninden anlaşılıyor ki İslâm her şeyi hallediyor. Allah-u Teâlâ hazretleri müslümanları birbirleriyle kardeş ediyor.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün.
"Müslümanlar -başka bir şekilde düşünülmesi mümkün değil- sadece ve sadece birbirlerinin kardeşidir."
İstesen de istemesen de şu yüzü kara, senin kardeşin. Ben de senin kardeşinim, sen de benim kardeşimsin. Kıvırcık saçlı Habeşli de kardeşimiz. Müslüman olmuşsa İngiltere'deki, Amerika'daki zencisi de, sarı ırklısı da, çekik gözlüsü de, ufak boylusu da, uzun boylusu da… Allah kardeş etmiş, imanda kardeş olmuşuz, o kardeşlik yetiyor. Bizim kardeşin kardeşe kanı haram, namusu, ırzı, malı haram…
Ne demek?
Namusuna dil uzatamayız, göz koyamayız, malını gasp edemeyiz, alamayız, kendisine haksızlık edemeyiz, kendisini hor hakir göremeyiz, Allah'ın kulu olduğu için, Müslüman kardeşimiz olduğu için hürmet etmek zorundayız.
İslâm her şeyi hâlletmiş. İslâm gelince ortaklık hallolmuş; ufak tefek anlaşmalara lüzum yok. İslâm halletmiş, hem de öyle bir halletmiş ki Araplar afallamış. Eski usûl zorbalığa alışmış olanlar, İslâm'ın adaletinden şaşırmış, afallamışlar. Bir kısmı intibak bile edememiş.
Pazarda gezerken bir tane kabile reisi, Müslümanlardan birisi kalabalıkta yanlışla ayağına basmış. Hani olur ya öyle. Çekilirken, yürürken, ederken beyzadenin ayağına bu Müslüman basıvermiş. O da kaldırmış bir tokat patlatmış.
"Terbiyesiz, ben koca kabile reisiyim, dikkat etsene!" mi dedi artık, ne dediyse gerilmiş, bir tokat patlatmış.
Ama İslâm geldi, haberi yok adamın. Var da değişen havaya intibak edememiş, anlayamamış. İslâm'dan haberi var kendi de güya müslüman ama hazmedememiş, anlayamamış. Öteki tokadı yiyen Müslüman gitmiş Hz. Ömer'e demiş ki:
"Yâ Ömer falanca adam vurdu bana.” Ne olursa olsun... İsterse kabile reisi olsun ne olursa olsun. İsterse yüz tane, bin tane arkasından hizmetçisi gezsin. Bana vurmaması lazım, ben Allah'ın kulu değil miyim? Ben hür bir insan değil miyim? Herkesin herkese kızdığı kimseye kaldırıp tokat vurması var mı? Yok! Davacıyım."
Çağırtmış adaletiyle meşhur Hz. Ömer.
"Yaptın mı bu işi?" demiş.
"Yaptım." demiş "Ayağıma bastı ben de vurdum, dikkat etseydi ben koca şerefli adamım." filan gibi bir edâ ile. O zaman Hz. Ömer demiş ki:
"O halde o da sana kaldırıp, gerilip bir tokat patlatacak."
Kısasa kısas. Tokadı patlatacak, ondan sonra o da anlayacak. Buna tahammül edememiş islâm diyarından kaçmış gitmiş, İslâm'dan çıkmış, gitmiş. Ama İslâm öyle adalet getirmiş ki; kabile reisiymiş, küçük zavallı bir köylüymüş, bedeviymiş...Farkı kalmamış. Onun için ayrıca özel anlaşmalara lüzum kalmamış.
Onun için Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte; “Başka sözleşmeye, anlaşmaya lüzum yok, İslâm'da böyle şey yok.” diyor. Bundan bir mâna daha çıkıyor; İslâm gelmeden önce şahıslar birbirleriyle yeminleşmişler, anlaşmışlarsa, el uzatıp birbirlerinin elini sıkıp bazı sözler vermişlerse İslâm onları da iptal ediyor demek. Bitti artık. “O eski kavgaları unut bakalım. İslâm geldi.” İslâm kardeşliği içinde, birlik ve beraberlik içinde ol demek.
Biz de yakın zamanda şu memleketin içinde ihtilafın ne olduğunu gördük. Aynı memleketin fertleri, kardeşler, amcazâdeler, bilmem aynı ailenin, aynı mahallenin, aynı şehrin insanları olarak ihtilafın; özel özel anlaşmalar yapıp da birbirimize girmenin ne kadar kötü şey olduğunu gördük.
İşte neden oluyor?
İslâm'ı bilmemekten oluyor. İnsanlar Müslümanlığı bilse, bu hadîs-i şerîfi okusa, bu hadisin mânasına intikal etse o zaman daha geniş bir şuura erecek.
Adam karşısındakine kem gözle bakıyor. Hem de bakışı o kadar müsamahasız ki “Senin hocan Ali Efendi, benim hocam Veli Efendi” diye birbirlerine yan bakıyorlar. Böyle hoca farkından dolayı kavga çıkartmayı nereden çıkardın? Kimisi hukukta okur, kimisi iktisatta okur, kimisi edebiyat fakültesinde okur, kimisi teknik üniversitede okur.
Hocaları farklı diye insanlar birbirlerine düşman oluyorlar mı?
Bakıyorsun hoca farkından kavga, gürültü, kıyamet kopuyor.
İslâm gelip de insanın gönlüne yerleşmezse, iman gelip de insanın hareketlerini vicdanın ölçülerine göre tanzim etmezse bu insanların yola gelmesi mümkün değildir. İstediğin kadar kanun yap, istediğin kadar polis dik. Her adamın başına bir polis dikmen lazım, sonra polisler de onlara uyabilir. İşin kötüsü o. Polis de vicdan terbiyesine muhtaç. Hâkim de vicdan terbiyesine muhtaç. Müfettiş de vicdan terbiyesine muhtaç.
Sen bakansın, genel müdürsün, falanca yerde bir haksızlık olmuş, filanca memurla filanca memur arasında ihtilaf çıkmış, ortada bir suç var. Kendin gidemiyorsun müfettiş gönderiyorsun. Ya müfettiş öbür taraftan para alıp, beri tarafın hakkını saklıyorsa onu ona yaptırmayacak nedir?
İman, vicdan, Allah korkusu…
Bir gün gelip de her şeyi bilen Allah-u Teâlâ hazretlerinin -her işin iç yüzünü bilen Allah-u Teâlâ hazretlerinin- huzurunda yalan söyleyip de atlatamayacağı bir büyük mahkemede hesap vereceğinin kaygısı, düşüncesi olan insan haksızlığı yapmaz. Gerisi parayı gördü mü şaşırır. Kimisi yüz bin liraya alınır, kimisi üç yüz bin liraya alınır, kimisi bir sarı Mercedes'e satın alınır, kimisi bilmem şuna, kimisi buna...İnsanlar alınır.
Alınmaması için kalplerine Allah'ın korkusunun girmesi lazım. Gerisinin hepsi boştur.
“Hocam öyle deme. Biz insanlara tahsil gösteririz. Tahsil gösterilince münevver olur, aydın kişi olur böyle şeyleri yapmaz.”
Ne irfandır veren ahlâka ulviyyet ne vicdandır.
Fazilettir ki insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden silinsin farz edilsin havf-i Yezdan'ın
Ne irfanın kalır tesiri katiyen ne vicdanın
Hayat artık behimîdir hayır ondan da alçaktır.
Sen Allah korkusunu yürekten kaldır, bakalım tahsilin faydası olur mu? Vicdan dediğin lafın faydası olur mu? İrfan dediğin şeyin faydası olur mu?
Adam öğrendiği bilgiyi karşı tarafı boğazlamakta kullanır. Karşı tarafı güzel aldatmakta kullanır. Ekstra ekstra gangester yetişir. Harikulâde hırsız yetişir. Sen 80 bin türlü tedbir alırsın; banka soyulmasın, para çalınmasın diye adam usûlünü bulur, elektronik cihazlar kullanır, haritayı önüne açar, kanalizasyonlardan delik deler, gene parayı çalar. Vicdan olacak insanın içinde, iman olacak. Her şeyi gören, bilen Allah-u Teâlâ hazretlerinden korku olacak kalbinde.
Korku olmadı mı bitti. Korku olmadı mı bu insanlara hâkim olamazsın. İnsanların kalbine korkuyu yerleştirdin mi dünya süt liman olur, düzelir.
İnsanların kalbinden bu korkuyu çıkarttın mı ne yapacaksın?
Başına diktiğin adam da ona uyar. Onları kontrol etsin dediğin adam da ona uyar, yine düzelmez iş.
İmanın kadr ü kıymetini anlamamız lazım. Önemini anlamamız lazım.
Bak! Kaç sene önce Mehmet Âkif söylemiş. Şu benim okuduğum şiir Mehmet Âkif'indir. İstiklâl Marşı'nı almışız kendimize İstiklâl Marşı yapmışız ama adamın söylediği yolda gitmiyoruz. Çünkü içimizde direk gibi nefis var. Nefis...Nefis dediğimiz şey var ya; içki içmek, kumar oynamak, haram, eğlence, yan gelip yatmak ister. Cümle âlem kendisine hizmet etsin, o kendisi bir kenarda yatsın semirsin; bunu ister. Nefis bu! İsanın nefsi hiç kanun nizam tanımaz her türlü haksızlık yapılsın. Yeter ki içi şen olsun, içi hoş olsun. Kendisi rahat etsin, zevk ü safa etsin, onu ister. İşte o nefisler, bize doğru gördüğümüz şeyi yaptırtmıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri; sizi sıratı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, marifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin
Bi-hürmeti esrâri sureti’l Fatiha.
06.02.1983 -
Toprak Doyurur, Zekat,
06.02.1983 -
Allahı Hakkıyla Bilmek
