08.05.1983 - Allaha Kavuşmayı İstemek, Belalara Katlanmak

08.05.1983 - Allaha Kavuşmayı İstemek, Belalara Katlanmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Leyse li'l-mü'mini râhatün dûne likâillah ve men ehabbe likâallâhi fekâne kadde. "Mü'min için, iman ehli kimse için Allah'la mülaki oluncaya kadar rahat yoktur."
Mü'mine rahat yoktur. Ne zamana kadar? Allah'a kavuşuncaya kadar. Bu, ibârenin izahı olarak buyurulmuş ki; ey temme murâduhû yani muradına kadar... Kim Allah'a kavuşmak istiyorsa Allah da ona kavuşmayı ister, kendisine kavuşturur. İsteyeni isteğinden mahrum bırakmaz. Bir hadis-i kutside, "Madem bu kulum beni istiyor... Kim bana kavuşmayı istiyor, seviyor ise ben de onunla kavuşmayı severim." buyuruyor. O da onu sever.
İkinci tür anlayışa dair işaretler de vardır:
Mü'min kul Allah'a kavuşuncaya kadar çeşit çeşit sıkıntılara uğrar. Çeşit çeşit meşakkatler çeker. Evladından, canından, malından, işinden, gücünden, sıhhatinden yana çeşit çeşit üzüntülere, vesairelere uğrar. Bu sıkıntılar Allah'a kavuşuncaya kadar devam eder. İmtihan dünyasıdır. Yani Allah, mü'min kulunu, "Benim bu kulum mü'min kuldur, ben bunu dünya içinde her türlü afetten mahfuz tutayım. Beyler, paşalar gibi yaşasın, bir eli yağda bir eli balda olsun." gibi bir muameleye tabi tutmaz.
Eşeddü'l-belâya ale'l-enbiyâ. "İmtihanların en şiddetlileri peygamberlere gelir. Ondan sonra evliyalara, ondan sonra salihlere, ondan sonra da insanlara derecesine göre gelir."
Yani Allah dağına göre kar verir. Mertebesi, sabrı nispetinde çok olur. Kullara sıkıntılar, çeşit çeşit üzüntüler gelir. "Büyük başın derdi büyük olur.", büyük sıkıntılar gelir. Onlara sabredince de Allah-u Teâlâ hazretleri ona ecir verir.
Bir hadis-i şerif hatırlıyorum, yücâu yevme'l-kıyâmeti bi ehli'l-belâ diye başlıyor. Buyuruyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri;
"Kıyamet günü herkesin hesabı görüldüğü zaman, Allah-u Teâlâ hazretlerinin emriyle belalara müptela olmuş kullar ortaya getirilir."
Nereden belaya uğramış?
Ya bir hastalığa tutulmuş ya gözünü, kulağını, bir duyusunu, bir âzâsını kaybetmiş ya malından ya hanımından ya çocuğundan yana bir sıkıntıya uğramış ya da daha başka dertler, üzüntüler çekmiş. İçi yanmış, yakılmış, dertli olmuş, dert ehli olmuş. Böyle kimseler getirilir.
Fe-lâ yünşerû lehüm divânun. "Onlar için amel defterleri açılıp hesaba kalkışılmaz."
Onlara, "Aç bakalım şu defterini, dünyada neler işlemişsin." denmez.
Velâ yû'dau lehüm mîzânun. "Onlar için terazi de kurulmaz."
"Getir bakalım, tartacağız amellerini. Ne kadar sevap işledin ne kadar günah işledin?" denmez.
"Ve onlar için cehennem üstünde sırat denilen köprü de kurulmaz."
Yusabbu aleyhimü'l-ecrü sabben. "Allah-u Teâlâ ecr-ü sevabını, lütf u keremini onların üstüne bardaktan boşanırcasına döker."
Hesaba gelmez miktarda, demek.
Neden?
Sabrettikleri için... Ayet-i kerime de öyle bildirmiyor mu;
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-gayri hisâb. "Sabredenlere Allah ecrini hesaba, kitaba sığmaz tarzda bol verecek."
Onun için gama, derde, eleme, kedere uğrarsanız sakın feryadı basmayın. İstemeyiz gam, dert, keder, elem ama herhangi bir şekilde malınızda, canınızda, yakınınızda, işinizde, gücünüzde bir sıkıntıya uğradınız; feryat etmeyin, intihara, itiraza kalkışmayın, üzülmeyin.
Neden?
Ecri çok, sevabı çok... Allah-u Teâlâ hazretleri onunla sana ahiretin ecirlerini verecek.
Sonra bu dünya imtihan dünyası değil mi?
Senin aklın da kabul etmiyor mu ki hep iyilikler olsa belki imansızlar da bu iyiliklere tamah edip mü'minlerin yanına gelirler. Mü'minler sıkıntı çekecek, üzüntü çekecek, tehlikelere maruz kalacak, canından malından yana çeşit çeşit sıkıntılara uğrayacak da imanın kadr -ü kıymeti, halisliği anlaşılacak. Halis değilse adam yarı yolda bırakıp gidecek. "Aman, ben böyle sıkıntıya gelemem." diyecek, gidecek.
Terk et bakalım rahatını da geceleyin kalk ibadete. Terk et bakalım paranın bir miktarını şu fakirin eline. Sen kendin kazandın ama ver, gibi şekillerle... Ben seni fakir kılmamışım, yiyeceğin var, içeceğin var, buzdolabı ağzına kadar gıda dolu ama hadi bakalım oruç tut... İmtihan işte. Allah, insanın sadıklığını, sıdk-u sadâkatini anlamak için böyle imtihanlarla imtihan eder. Bu dünya imtihan dünyası olduğundan böyle şeyler gelir. Sakın ha, başınıza böyle bir sıkıntı geldiği zaman "üf" demeyin, "ah" demeyin, "vah" demeyin.
Kim gönderdi?
Allah celle celâlühû ve ammenevâlühû gönderdi. Allah'tan gayrı cümle cihan halkı bir araya gelse, sana bir zerre zarar vermeye kâdir olamaz. Allah'tan başka cümle cihan halkı bir araya gelse, sana bir zerre fayda vermeye kâdir olamaz. Zarar da O'ndan, fayda da O'ndan!
"Hocam biraz iyi düşün, bu sözlerin doğru mu?"
Doğru! Esmâü'l-Hüsnâ'da okumaz mısın her sabah? Hadis-i şerifte Allah-u Teâlâ hazretlerinin isimleri zikredilirken ed-Dârr, en-Nâfi' denmiyor mu? Zarar veren de Allah, fayda sağlayan da Allah demiyor mu? Nasıl oluyor bu? Allah-u Teâlâ hazretleri müsebbibu'l-esbâb'tır. Sen bu işi anlamak için üniversiteleri bitirmen, profesör olman lazım. Bu işler çok incedir ama hepsini Allah yapıyor.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî diyor ki:
"Biz çömlekçinin elindeki bir tutam kil gibiyiz. Çömlekçi bize istediği şekli veriyor da biz gafletimizden, 'Acaba bizi çömlek haline getiren nerede?' diyoruz."
O'nun elindeyiz. Hayatımızı takdir eden O. Bu hayatı böyle takdir eden O. Bize bu hadiseleri nasip eden O. Her şey O'ndan...
Bir insan bu hâle geldi mi, onu hiçbir şey deviremez. O ruhen en kuvvetli insan olur. Başına biraz sıkıntı geldiği zaman feryâd-u figanı basıp morali bozulmaz. Askerde biraz sıkıntı çektiği zaman cepheden kaçmaz, komutanına asi gelmez. Bir amansız hastalığa yakalandığı zaman gidip Boğaz Köprüsü'nden, Beyazıd Kulesi'nden tepesi aşağı kendisini atmaz. İmanın faydası; insanın psikolojisini sapasağlam yapıyor.
Ama iman insanın psikolojisini sağlamlaştırıyor, öyleyse mü'min olalım diye düşünmek bezirgânlıktır. Öyle şey yok! Yahudi bezirgânlığı yok. Biz Allah'a iman ediyoruz, onlar imanımızın meyveleridir.
Biz Allah'a iman ediyoruz. Âmentü billah. "Allah'a inandım." Ve melâiketihî. "Meleklerine inandım."
Göklere kadar melek dolu burası... Resûlullah bildirmiş. Ben acizim, görmem ama Resûlullah bildirmiş. Melekler, ilim ve zikir meclislerini arar bulurlar da göklere kadar yığılırlar, diyor. Hem senin yanında melekler var, her yaptığın kaydediliyor. Sen seni kimse görmez mi sanırsın? Yaptığın her iyilik, her kötülük...
Meleklerine de inandım.
Peygamberlerine de inandım. Allah-u Teâlâ hazretleri lütfundan, kereminden insanlar hakikatleri kolay bulamıyorlar diye has kullarından elçiler göndermiş de bize dünyayı ve ahireti tanıtmıştır.
Meleklerine de inandım, Peygamberlerine de inandım...
Kitaplarına da inandım. Allah peygamberlerine vahiyler indirip onları kitap halinde bizlere bırakmıştır ki biz onları okuyalım da Cenâb-ı Mevlâ'nın yolunca yürüyelim. Kimseye zulmetmeden, haksızlık etmeden insanca yaşayalım, kâmil insan olalım. Dünya ve ahirette mesut olalım; ferden ve cemiyet olarak düzenli, intizamlı bahtiyar insanlar olalım diye...
Şimdi hepimizin çırpınıp gönül birliği ile elde etmek istediğimiz şey kardeşlik değil mi? Hepimiz sevgi, kardeşlik istemiyor muyuz? Herkesin birleştiği bir şey varsa, "İhtilafı bırakalım, kardeş olalım. Allah bize güzel bir memleket vermiş, nedir bu çekişmemiz? Sevelim birbirimizi." demez mi? Herkes bunu temenni eder.
Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş:
İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Mü'minler birbirlerinin kardeşleridir, başka bir şey değil."
Biz iyi mü'min olduk mu, kâmil insan olduk mu, Yunus Emre gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi olacağız. Kâmil ve veli kullar gibi olacağız. İstemez misin cümle cihan halkı arif, zarif, tatlı dilli, güleç yüzlü, başkasına hayır eden, hasenat eyleyen, fedakâr, sabırlı, tahammüllü, anlayışlı, yardımsever insanlar olsa... Tüccarlar vadeleri gelince borcunu verseler, kimse kimseyi aldatmasa, kandırmasa, paralar çarçur edilmese, hıyanet olmasa, hırsızlık olmasa, katil olmasa, vurma çarpma olmasa, kimse kimseyi üzmese, komşular birbiriyle güzel geçinse, kurt kuzuyla dost olsa istemez misin?..
Hayal!
Hayal değil! Bir ara bizim memlekette bu olmuş. Avrupalılar gelmişler, bizim diyarlarımızı dolaşmışlar, kitaplarına yazmışlar. Bu diyar ne mutlu günler görmüş.
Neden?
İman sayesinde... Seyyah, "Aylar geçer mahkemeye bir dava gelmez. Çünkü bunlar birbirleriyle kavga etmezler. Hepsi hakkını, haddini bilir, hepsi fedakârdır, öbür tarafa daha hayır yapayım der. Onun için bir şey olmaz. Zaten bir şey olsa da mahallenin yaşlı başlı, güngörmüş, ak sakallı, nurani ihtiyarları o ihtilafı halleder." diyor. Öyle mesut, bahtiyar günler geçirmişiz. Biz elimize parayı geçirmişiz de kaçırmışız, farkında değiliz.
Şimdi etrafımıza bakıyoruz, yok sanıyoruz.
"Arkadaş, bugün babana dahi itimat etme." Felsefe bu!
"Fırsatı buldun mu gözünün yaşına bakma."
"İnsan dünyaya bir defa gelir."
"Vur patlasın, çal oynasın, yaşa... Sen yaşa, istersen başkalarının cesetleri üzerinde dans et, yeter ki sen sefa sür."
Bu felsefe mi iyi, Yunus'un, Mevlânâ'nın felsefesi mi iyi?
İkisini de tanıyorsun, ikisini de yakın zamanda gördün. Birisini kitapta okuyorsun, ötekisini gördün.
İki kardeş beraber tarlayı ekmişler, harmanı yapmışlar, buğdayı samandan ayırmışlar, evlerine taşıyacaklar. Bir araba birisi götürüyormuş samanı, bir araba birisi... Bir araba birisi götürüyormuş buğdayı, bir araba ötekisi... Birisi gittiği zaman geride kalan;
"Bu benim küçük kardeşim daha evlenmedi. Buna çeyiz için, altın için para lazım. Ben buna her ne kadar malı ikiye bölüştükse de biraz kendi malımdan ittirteyim, biraz fazla vereyim. Kardeşim yanımda olsa razı olmaz, yokken şuna biraz kendi malımdan ittireyim de ona para daha çok lazım." diyormuş.
Ondan sonra sıra ona geliyormuş. Araba köye gidip geldikten sonra, tekrar dolup bu sefer bu evine giderken öteki kardeş diyormuş ki:
"Ben bekârım, bana çok para gerekmez ki... Bu kardeşim evli, kaç tane çocuğu var. Ben biraz malımdan buna vereyim de çoluk çocuğuna baksın, beslesin, rahat ettirsin."
Hisseler ayrılmış olduğu halde samandan, buğdaydan bu tarafa kürek kürek itiyormuş.
"Ağabeyim olsa buna razı olmaz, şu tarafa atayım da onunki çok olsun." diyormuş.
Akşamlara kadar taşımışlar taşımışlar, günlerce bitirememişler diye kitaplar yazıyor.
Neden?
Allah bereket veriyor. Bereket denilen bir manevi şey var. Peygamber Efendimiz' in mucizeleri var. Yüzlerce kişiyi bir tas suyla doyurmuş, ordunun su ihtiyacını gidermiş. Manevi şeyler var. O sevgiden Allah bereket veriyor. O kardeş onu seviyor, o onu seviyor. Yüzüne karşı, "Nasılsın canım, ciğerim, kardeşim." deyip arkasından hançerlemek değil. Yüzüne bir şey demiyor, arkasından iyiliği yapıyor.
Bizim âdetimiz öyleydi. Bizim babalarımız bizi yüzümüze karşı sevmezlerdi, uyurken severlermiş. Eskiden gösteriş yoktu, iman vardı. Şimdi gösteriş var, yaldızlı ama iman nerede? Birbirini yiyor millet, kimse kimseye itimat etmiyor. Aynı memleketin çocuklarısınız, aynı tarihi yaşamışsınız.
Elhamdülillah, Allah sana bir millete mensup olma şerefi vermiş ki emsalsiz bir millet. Âdil, Müslüman, mütedeyyin, gittiği yere hayır götürmüş, ayrıldığı yerden hasretle yâd ediyorlar. Şimdi başka memleketlerin idaresine geçmiş yerler, "Ah o Türklerin olduğu zaman!" diyorlar. Kaç arkadaştan duydum... Geçip geliyorlar onların içinden de "Neydi o zaman, ne mesut zamanmış, kadrini kıymetini bilemedik." diyorlar. Öyle sessiz, sedasız, gösterişsiz ama pırlanta gibi, altın gibi bir medeniyetin çocuklarıyız biz. İman medeniyetinin çocuklarıyız.
Düşmüşüz dünya derdine, zevkine. Allah da bize ceza olarak aramızdan sevgiyi kaldırmış…
"Ah benim elime bir fırsat geçse bak seni nasıl keserim!"
"Ah senin eline bir fırsat geçse bak beni nasıl sallandırırsın."
Öyle şey olur mu ya! Nerede kaldı bu sevgi?
Yaratılanı hoş gör
Yaradan'dan ötürü, diyordu Yunus Emre. Ne oldu o? Beğenmedin mi o terbiyeyi?
"Beğenmedim."
Beğenmezsen böyle olur.
O terbiye güzeldi. O terbiye bir medeniyetti, bir dünya görüşüydü; o insanı insan, insanı sultan yapıyordu. Biz o sayede bir avuç insan geldik buralara... Buralar boş tarla değildi, buralarda insanlar, buranın ahalisi vardı; bize hayran olarak kucak açtılar. Şimdi Avrupa'ya giden işçilerimize diyorlarmış ki:
"Biz sizin kitaplarda methinizi duyuyoruz, siz ne biçim insansınız, sizin methedilecek tarafınız yok ki..."
Doğru, her ikisi de doğru. Hem kitapta okuduğu hem gözünün gördüğü doğru... Kitapta okuduğu dedelerimiz, gördüğü biz. Biz dedelerimizin yolunda değiliz ki!...
"Buyur" diyormuş, içkiyi ikram ediyormuş, ondan sonra da göz ucuyla bakıyormuş. İçince, yakaladı ya soruyormuş:
"Sen Müslüman değil misin?"
"Müslümanım"
"E niye içki içiyorsun?"
Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin, demiş
El aman ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana.
Ver bakalım cevabını...
"Sen nasıl Müslümansın? Senin dininde içki içme yasağı yok mu?" Var.
"Niye içiyorsun? Ver bakalım cevabını..."
Veremiyor. Onun için diyorlarmış ki:
"Siz ne biçim insansınız?"
Tarih kitaplarında, dedelerimiz geçtikleri yerlerden üzüm yemişler ama üzümün parasını sapına bağlamışlar diye yazıyor. Çünkü adam "Osmanlı ordusu geliyor, Türkler geliyor." diye korkusundan dağların tepelerine kaçmış. Ordu geçip gidecek, kendisine gıda lazım. Gitmiş bağdan üzümü koparmış ama sahibini aramış, yok; oraya parayı bir çaputla bağlamış, yürümüş gitmiş. Gelmiş bakmışlar ki üzüm kütüklerinin salkımları yerinde paralar bağlı duruyor. Haram yememiş, o huy güzeldi!
Kötüsü de varsa ayıklardık. Ne var yani, aklımız yok mu, yirminci yüzyılda değil miyiz? Kötüsünü ayıklar, iyi olanı teşvik ederdik. Sevmek kötü, fena bir şey mi? Ne diye bıraktık? Sen misin bırakan? O zaman Allah-u Teâlâ bizi birbirimize düşürdü, birbirimizin cezasını birbirimize tattırıyor. Cümle cihan halkı bir araya gelse bize bizim kendi kendimize yaptığımız bu kötülüğü yapamaz.
"Mü'minin başına çeşitli sıkıntılar gelir."
Dert gelirse, gam gelirse üzülmeyin, sabredin, ecri çoktur. Ama dua ederken Allah'tan afiyet isteyin.
"Yâ Rabbi! Sen bana dinimde, dünyamda, ahiretimde afiyet, selamet ihsan eyle. Hem vücudum dinç olsun, hastalıklardan uzak olayım hem de ruhum, başım esen kalsın; gam, kasavet, keder olmasın." diye isteyin.
Gelirse de korkmayın, sabredin; sabrederseniz ecir çok!
Yusuf aleyhisselam peygamber olduğu halde hapse girmedi mi? Girdi...
Kardeşleri sattılar, köle oldu. Gittiği yerde bir müddet kölelik yaptı. İftiraya uğradı, hapse girdi. Ama sonunda Mısır'a sultan oldu. Dünya hayatı bu, hepsi gelir geçer. Kölelik olur, efendilik olur, hapsolur, hürriyet olur. Hepsine sabredin, hepsi Allah'tan. Allah-u Teâlâ hazretleri sabredenlere ecrini kat kat ihsan edecek. Ve kim Allah'ın likasını, Allah'a kavuşmayı temenni ederse Allah da ona kavuşmayı temenni eder. O muradına erer.
"Peki..." demiş Hz. Âişe validemiz, Resûlullah Efendimiz' den böyle bir söz duyunca.
"Yâ Resûlallah! Hepimiz ölümden ürküyoruz, ölüm soğuk, ölmeden de ahirete gidilmiyor."
Peygamber Efendimiz, "Yok, o değil. Bu Allah'ın likasını istemenin mânası..." demiş. Şöyle, iki izah var:
Bir izahta diyor ki:
"Kim dünyayı terk ederse yani gaye olarak dünyayı almazsa."
"Ben bu dünyayı hedef alayım, hiç ahireti, hesabı, kitabı hesaba katmayayım; burada yaşayayım. Epikür felsefesi, gününü gün etme felsefesi ile yaşayayım." derse, ahireti hiç hesaba katmazsa işte o Allah'ı istemiyor, demektir. Ahirette Allah'a mülâki olmayı istemiyor, demektir. Kim de Allah'a kavuşmayı isteyip de hayatını ona göre tanzim ediyorsa, işlerini ona göre yapıyorsa o istiyor, demektir.
Bir de Peygamber Efendimiz, Hz. Âişe validemizin sözü üzerine buyurmuş ki:
"Mü'min kimsenin ölüm vakti geldiği zaman Allah-u Teâlâ hazretleri ona müjdeli şeyler gösterir. Cennetten gösterir, hoş şeyler, haller gösterir. O zaman rızasının olduğunu, ikramının olduğunu görünce kul ruhunu teslim etmeye can atar. Yani onu ister. O zaman Allah'ı isteyerek Allah'a kavuşur."
Ölüm insana bir defa gelecek, hayatta bir tane ölüm var. Bir hayat var, ondan sonra bir de öleceğiz. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz ama bu ölümün zamanı değişmez. Allah'ın takdir ettiği ömür uzamaz, kısalmaz. Ölüm insana bir defa gelecek. İnsan bunu bilirse rahat eder, o zaman korkmaz.
Mü'min ölümden korkmaz. Ölümden korkmak insanı küçültür. Bizim milletimiz ölümden korkmaz. Allah bize iman selametliği versin. Ölüm bir defa gelecek, ne zaman gelecekse... "Hoş geldi safa geldi." Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî diyor ki:
"Benim ölümümün vakti, şeb-i arus... Benim öleceğim gece, şeb-i arus... Düğün gecesi..."
Öyle yazmış kitaplarına, "Düğün gecem."
Ne düğünü bu?
Dünyayı terk edip ahirete gittiği gece... "Benim tabutum önünüzden geçerken, 'El-firak, el-firak, vah senden ayrılıyor muyuz?' demeyin. Ben ayrılmaya değil kavuşmaya gidiyorum." diyor bir şiirinde. Ölümü böyle düşünmek lazım...
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.09.1982 -
Babanın Duası, Rüşvet,
12.05.1982 -
Vesvese, Hz.Musanın Duası,
