İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

10.04.1983 - Kuran-ı Kerim Okumak

10.04.1983 - Kuran-ı Kerim Okumak
Hadisler Deryası

10.04.1983 - Kuran-ı Kerim Okumak

26.02.2026
21 dk 58 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Leyse'l-Kur'ânu bi't-tilâveti ve le'l-ilmu bi'r-rivâyeti velâkinne'l-Kur'âne bi'l-hidâyeti ve'l-ilme bi'd-dirâyeti.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Metini okumuş olduğumuz bu hadis-i şerif, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ilmin ne olduğunu bize ifade ediyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki:

Leyse'l-Kur'ânu bi't-tilâveti. "Kur'ân-ı Kerîm, okumak ile değildir." Ve le'l-ilmu bi'r-rivâyeti. "İlim de rivayet etmekle değildir."

"Ben filancadan duydum, falanca alim şöyle demiş, şu kitapta böyle yazıyor." diye rivayet etmek değildir.

Kur'ân-ı Kerîm açıp okumakla değil; ilim de başkasından rivayet edip nakletmekle değildir.

Velâkinne'l-Kur'âne bi'l-hidâyeti. "Fakat Kur'ân-ı Kerîm hidayet iledir." Ve'l-ilme bi'd-dirâyeti. "İlim de anlayış ve idrak iledir."

Kur'ân-ı Kerîm Allah-u Teâlâ hazretlerinin indirdiği kitaptır. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafa hazretlerine 23 sene içinde ceste ceste inzal eyledi yani 23 sene içinde indirdi. Bir defada, bir cilt halinde indirmedi, 23 senede indirdi; gönüllerimiz sağlamlaşsın, mânasını öğrenelim, Müslümanlar bu bilgileri hazmetsin, iyice onun mûcebine göre hareket etmeleri mümkün olsun diye. Terbiyevî bir sebepten, öğretmenin usulüne dayalı bir sebepten dolayı Allah-u Teâlâ hazretleri bize, aramıza peygamber gönderdi. O peygambere vahyini ceste ceste, bölüm bölüm, ayet ayet indire indire, hadiselerin içinde bizi yetiştire yetiştire Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına bizi muttali eyledi, Kur'ân-ı Kerîm ile hitabını bize tamamladı.

Allah'ın kelâmından daha üstün bir kelâm tasavvur edilebilir mi?

Hiçbir bakımdan tasavvur edilemez.

Sözlerin en güzeli Kur'ân-ı Kerîm'dir. Sözlerin en doğrusu Kur'ân-ı Kerîm'dir. İlimlerin en üstünü Kur'ân-ı Kerîm'dedir çünkü her şeyi bilen Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelâmıdır, kelâm-ı kadimîdir, O'nun vahyidir. O halde şerefi sonsuz, kıymeti sonsuz... Bizim kitabımızdır, bizim rehberimizdir, numune-i imtisalimizdir. Onun içindeki ayetlere vâkıf oluruz, öğreniriz, hayatımızı ona göre tanzim ederiz. Ahkâmına tâbi oluruz, olmamız gerekir.

"Eh, bu kadar güzel bir kitap, binâenaleyh sabah akşam okuyorum… Tamam mı?"

Hayır! Okumak kifayet etmez. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Kur'ân-ı Kerîm okumakla değildir." diyor. Bu hadis-i şerif şahit. Okumanın kâfi gelmediğine bu hadis-i şerif delalet ediyor. Nice Kur'an okuyan insanlar vardır ki Kur'ân-ı Kerîm onların boğazlarından daha aşağıya nüfuz etmez, daha aşağı!

Daha aşağıda ne var?

Kalp var, gönül var. Yani kalplerine inmez. Kalbinden söylemiyor. Gönlünün derinliğinden söylemiyor. Sevgiyle, bağlılıkla söylemiyor. Diliyle söylüyor. Kıymeti yok!

Evet, Kur'ân-ı Kerîm o kadar kıymetli bir kitaptır ki ona sevgiyle uzaktan bakan insan bile ecir kazanır. İnsan okuma bilmese, sayfalarını açıp sevgiyle baksa, ecir kazanır. "Elif lâm mîm..." diye okusa elif'i için Allah bir hasene ihsan eder, lam'ı için bir hasene ihsan eder, mim'i için bir hasene ihsan eder. Sonsuz ecirlere nâil eder. Ama iyi niyetle, samimi kalp ile.

Fakat yetmez... Kur'ân-ı Kerîm bize tilâvet edilsin de ondan sonra cüz kesesinin içine konulup rafa kaldırılsın diye inmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm bizim hayatımızı tanzim etmek için Allah tarafından gönderilmiş. Ahkâmın, emirlerin, yasakların, hakikatlerin toplandığı kitaptır. Biz o hayata göre hazırlanmazsak, o emirlere göre hayatımızı tanzim etmezsek okumak bizi kurtarmaz.

Bu hadis-i şerif onu gösteriyor.

Bizim bugün Müslümanlarının en yaygın hastalığıdır bu hadis-i şerifte işaret edilen hastalık. Kur'ân-ı Kerîm okuruz... Okuruz ama kıymeti yok. İçindeki emirleri tutmayız, yasaklardan uzaklaşmayız.

Olmaz!

Allah-u Teâlâ hazretleri ne buyurduysa onu tutmamız lazım, neyi yasakladıysa ondan kaçınmamız lazım. Kaçınmadığımız takdirde Kur'ân-ı Kerîm bizden davacı olur, bizim yakamıza yapışır. Çünkü Allah ona o salahiyeti verecek. Yakamıza yapışıp da "Beni okudu da benim içimdeki ahkâm ile amel etmedi." diye önce Kur'ân-ı Kerîm davacı olur.

O halde gözümüzü açmamız lazım. Dikkat etmemiz lazım. Birkaç sure ezberlemekle işin bitmediğini bilmemiz lazım. Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sonra anlayarak okumamız lazım. Ahkâmını öğrenmemiz lazım. Her ayet-i kerimenin içindeki ahkâmı tahkik etmeye, hakikat haline getirmeye, hayatımıza sokmaya, hayatımızın temel prensibi haline getirmeye çalışmamız lazım. İnsan bildiği ile amel ettiği zaman Allah-u Teâlâ hazretleri böyle bir iyi niyetli kimseye bilmediği ilimleri de öğretir.

İlim nasıl olur? O büyük alimler, o deryalar, o ilim ummanları nasıl öyle alim olmuşlar?

Bildiği ile amel ettiği için... Bildiği ile amel etti mi, insanın zihnine o bilgisi de yerleşir. O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm sadece okumak değildir. Sadece birkaç hafızı toplayıp da vefat etmiş bir kimsemiz için cüzleri dağıtıp okutturmak değildir. Onun içindeki ahkâm önemlidir. Hayatımızın yürüyüş tarzı önemlidir. Giyiniş tarzımız, yiyiş tarzımız, oturuş kalkışımız, evimizin şekli şemaili önemlidir. Kalbimizin niyetleri, zihnimizdeki maksatlar önemlidir. Yoksa kuru kuruya okumak insanı kurtarmaz. Belki vebalini artırır. Belki; "Sen Kur'ân-ı Kerîm'in şurasını okudun da niye onu tatbik etmedin?" diye insana aleyhinde hüccet olur. Aman ona dikkat edelim.

Bizim bu asırda çektiğimiz sıkıntıların temelinde Kur'ân-ı Kerîm'i sevdiğimiz halde bilmememiz yatıyor. Seviyoruz, hiç kimseye, "Kur'ân-ı Kerîm'i sevmiyorsun." diyemem. Severiz, okunduğu zaman gözyaşı dökeriz, ağlarız. Ama yetmez. Acıdır, zordur, sıkıntılıdır ama öğreneceğiz. Diz çökeceğiz, okunuşunu öğreneceğiz, mânasını öğreneceğiz.

Geçenlerde Şişli'den bir doktor ile hanımı İslâm'a ilgi duymuşlar. Bir arkadaş bana geldi. Dedi ki:

"Orada birileri var, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek istiyorlar. Ne yapsınlar?"

Şaşırdım kaldım. Sordum:

"Ben İstanbul'u iyi bilmiyorum. Kur'ân-ı Kerîm'i güzelce okutan, anlatan yerler neresi?"

Kur'an kursları vardır, oralarda hadis, tefsir okutuluyordur. İlâhiyat fakültesinde, İmam-Hatip okullarında okutuluyordur.

Ama bir meslek sahibi insan, bir doktor, bir mühendis, esnaftan bir kimse, sabahleyin işine gitmek zorunda olan, dükkânı olan bir kimse Kur'an'ı nasıl öğrenecek?

Yok! Bunları öğrenecek yerler yok. Olmaz ki! Olmayınca hepimiz vebal altındayız. Ben başta, sonra sizler... Hiçbiriniz kurtulamazsınız ki! Ben derim ki:

"Yâ Rabbi! Bana bir mekân sağlasalardı okuturdum..."

Mekân lazım, halı lazım, kışın soğuksa ısıtmak lazım, temizlemek lazım, şilte lazım, minder lazım, ışık lazım... Geceleyin okutacağımız yer lazım. Hiç düşünmemişiz.

Ne yapacak bu esnaf?

"Öğrenmesinler efendim Kur'ân-ı Kerîm'i."

Olur mu? Kimse böyle diyebilir mi?

Diyemez, demez de zaten. "Kim okutacaksa buyursun okutsun." der.

Bizim müesseselerimizi kurmamız lazım. Türkiye'de nüfusun kahir ekseriyeti Müslüman;           

"Hayır, biz Kur'ân-ı Kerîm'in öğretilmesini, öğrenilmesini istemiyoruz." diyen var mı?

Yok... Herkes Kur'ân-ı Kerîm'i seviyor. Çünkü yakınları vefat ettiği zaman okutuyorlar, hatimler, mevlitler yapıyorlar. Mü'min insanlar... En ummadığın insan bile güzel şeyler yapıyor, hoşuna gidiyor.

Güzelliğin manevi şeylerle sağlandığını bilse...

Belli bir yaştan sonra bir insanın güzelliği belki sadeliğindedir. Takıp takıştırmasında değil, sadeliğindedir. O güzelliği anlasa filan diyor insan. Neyse...

"Allah Allah, dinden, imandan nasıl uzak..." filan derken bakıyorsun otobüse binecek;

"Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm... Aman yâ Rabbim, çok şükür yâ Rabbim..." diyor. Pırıl pırıl iman ifade eden sözler söylüyor.

Bakıyorsun, biraz meşgul oluverdin mi en uzak gördüğün insan İslâm'a ısınıyor.

"Benim yolum böyle yol değildi ama ne yapayım, şaşırmışım. Ah keşke mümkün olsa da hak yola dönsem." diyor.

O halde o hak yola dönmek isteyen insanlara İslâm'ı öğretemediğimiz zaman bütün Müslümanlar, hepimiz mesulüz.

Ne kadar paraya ihtiyacımız var bizim?

Şu midemizin dolması lazım... Hem örtünelim hem de üşümeyelim diye şu sırtımıza bir şey giymemiz lazım... Başımızı sokacak bir yer olması lazım... Gerisi bize vebal oluyor. Hepsi... Nasıl evimize, dükkânımıza maliyeden bir müfettiş grubu gelse; "Çıkart bakalım defterleri." dese; "Nereden ne aldın, nereye ne verdin, verginin ne kadarını yatırdın?" diye... Nasıl insanın sırtı terler. Hepsi hesabını veremeyeceğimiz şeyler. Onun için bu paraları biraz Allah'ın yoluna sarf etmemiz lazım.

Bizim aklımıza geliyor ki İslâm'ı yaymak için ille kılıcı çekeceksin, düşmana hücum edeceksin. Önce düşmana kılıç üşürmek, kılıç sallamak yok; önce İslâm'ı tebliğ etmek var.

Sen anlatabildin mi İslâmiyet'i? Doğru düzgün bir Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri yazıldı mı?

Elhamdülillah, doğru düzgün yazılmaya başlandı.

"Ben Kur'an öğrenmek istiyorum arkadaş. 50 yaşına geldim ama bana yer göster." diyen insana yer hazırladın mı?

Şu camide üç tane hadis-i şerifi dinleyecekler diye diken üstünde durur gibi tek diz üstünde bir saat durur kardeşlerimiz.

Niye geniş yerimiz yok?

Hanımlar için yer yoktur; erkekler dinlerler, hanımlar dinleyemezler.

Niye böyledir?

Ama çoğumuzun hem yazlığı hem kışlığı vardır.

Öyle değil mi? Yanlış mı söylüyorum, hatalı mı söylüyorum?

Bu caminin etrafında pırıl pırıl dershaneler olmalı değil mi? İslâm ilimle yan yana, ilimle beraber değil mi? İsteyene 10 tane, 20 tane hoca dizili olmalı değil mi?

"Sen Kur'ân-ı Kerîm mi öğrenmek istiyorsun?

Buyur, pırıl pırıl dershane, pırıl pırıl sıralar, tertemiz..."

İslâm'ın temizlik numunesi, gör bak.

İslâm nasıl temizlik dinidir diye kapısını açıp da iftiharla gösterebileceğimiz dershaneler olmalı değil mi? Sabahleyin ev hanımları için, öğleden sonra talebeler için, akşamleyin beyler için diyebileceğimiz yerler olmalı değil mi?

Yok...

Neden yok?

İlk başta boynumuz bükülüyor, para. Paramız yok da ondan. Bu memleket fakir bir memleket değil arkadaşlar. Emin olun fakir memleket değildir. Bizim memleketimiz zengin memlekettir. Bizim memleketimiz isterse -eski sadrazamın dediği gibi- gemilerin yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar. Yapar, yaparız! Ve para vardır. Zaten şu kadarcık, avucunu topladığın kadar midemiz var; işte bir onu dolduracaksın, bir sırtına giyeceksin. Öteki ihtiyaçlar ihtiyaç değil.

İnsanlar paranın çokluğundan ne yapacağını şaşırıyor. Sen bir borç para istersin, sana para vermez ama falanca yerde yüzde elli faiz var deyince beş milyon çıkar ortaya. Hepimiz böyleyiz. Kendi kendimize hastalığımızı birbirimizden niye saklayalım? Ortaya koyalım da düzeltelim. Bu paraları Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunda sarf etsek de ahirete hayrımız olsa... Bu memlekete de hayrımız olsa daha iyi değil mi?

Şu vatanın evlatları dinden imandan uzak, milliyet duygusundan, memlekete hizmet aşkından mahrum, mesuliyet şuuru taşımayan, havaî insanlar olup da manen düşmanlarımızın karşısında ezilmiş insanlar olacaklarına pırıl pırıl, ahlâklı, temiz, terbiyeli insanlar olsa daha iyi değil mi?

Biz bu kalkınma hamlesine Japonya ile beraber başladık. Japonya havalarda uçuyor, biz daha yerlerde sürünüyoruz.

Niye Japonlar yaptı da biz yapamadık?

Sonra Müslümanlığımıza söz geliyor. Dikkat edin bizim kusurluluğumuzdan Müslümanlığa leke sürülüyor. "Müslümanlar mı, işte böyledir..." diyorlar. Amerika atom bombası patlatmasaydı, Japonya neler yapacaktı daha... Atom bombasıyla durdurdu. Çin'e saldırdı, şuraya saldırdı, buraya saldırdı... Her yeri alacaktı. Neredeyse Endonezya'yı, Avustralya'yı, o tarafları alacak bir hâli vardı. Yani enerji dolu!..

Neden böyleymiş?

Birisi dedi ki; "Japonların başarısının -muvaffakiyet demiyorum, başarı diyorum- sebebi zihniyetindedir."

"Neymiş zihniyeti?" dedim.

Biraz anlattılar; inançlarına göre Japon Adaları mukaddes topraklarmış.

Oraya düşmanı sokar mı adam?

Japonların inancına göre vazife başında bir insan öldü mü, bizim şehit dediğimiz kimseler gibi olurmuş. Onlar öyle sanıyorlar. Binâenaleyh, bir insan çalışırken ölse cennete gidecek diye düşünüyorlarmış. Böyle düşününce adam uçağa biniyor, vazife başında... Mukaddes topraklarını korumak kollamak için çarpışırken Amerikan destroyerinin üstüne uçağını dikiyor, çarptırıyor, kendisi de ölüyor ama gemiyi de batırıyor.

Neden canından vazgeçiyor?

Vazife başında ölmek şehitliktir diye düşündüğü için. Tıkır tıkır, tıkır tıkır çalışması lazım... Vazife şuuru... Öyle yaptığı zaman sevap kazanacağım diye düşünüyor, kendi mantığına göre. Ve böyle kazanmış, diyorlar.

Düşündüm taşındım; tüh yazıklar olsun biz Müslümanlara... Bizim inancımız bunlardan aşağı mı? Bizim inancımız pırıl pırıl. Onlar güneşe tapıyorlar. Başlarındaki imparatora, "güneşin oğlu" diyorlar. Sakat yani. Biz Allah-u Teâlâ hazretlerine, ahirete, ahirette hesaba iman etmişiz. Niye tembel tembel dururuz? Niye kahvehanelerde dururuz? Niye sokaklarımız pistir? Herkes sokağının önünü temizlese ya hadis-i şerife göre. Pırıl pırıl olsa ya sokaklar... Ağaç dikmek sevaptır, sadaka-i cariyedir; niye her taraf yemyeşil değil? Biz iyi Müslüman değiliz de ondan. Müslümanız ama zayıf Müslümanlarız. İslâm öğretilmemiş, anlatılmamış.

Adam, İslâm diye öyle şeyler düşünüyor ki... Bir münevveri, dindarları tanımayan, Avrupa'da okumuş, dinden imandan uzaklaşmış bir insanı karşına al, biraz konuş. Dindar insandan küçük çocukların öcüden korktuğu gibi korkar. Dindar insan kendisini yiyecek diye düşünür.

Ya biz adam yemeyiz! Niye adam yiyelim? İnsan eti haram bizde... Ama anlatamamışız birbirimizi. Şu memleketin evladıyız... Adam Amerika'ya gitmiş, Avrupa'ya gitmiş, oradaki intizamı görmüş. Burada intizamsızlığı görünce kabahati getirip Müslümanlığa yapıştırıyor. Müslümanlık iyi olsaydı burası düzelirdi, diyor.

Düzgündü belki ama bizim belimizi kırdılar. Düşman dört bir taraftan hücum etti, elimizi ayağımızı kesti, güdük bıraktı, topal bıraktı, gözümüzü oydu, kör bıraktı... Ne yapalım İslâm'ı bilemiyoruz! İslâm'ı bilsek tatbik ederiz. Biz tatbik edince başkası hayran kalır, Müslüman olur. Bizim ecdadımız için dünyanın dört bir yanından adamlar kasideler yazarlarmış. Osmanlı deyince adamlar hürmetle ceketlerini iliklerlermiş. Bugün Lübnan'da, Suriye'de bir insana iltifat etmek istiyorsan, ente Osmanlî "Sen Osmanlısın." diyeceksin. Adamın koltukları kabarıyor. Yani, "Sen çok yüksek, çok kibar bir insansın." demek.

Ama biz neyiz şimdi?

İslâm'ı unutmuşuz. Biz İslâm'ı sadece cami yapmak diye anlıyoruz. Cami'yi de ille kubbeli olacak, ille iki tane minaresi olacak diye düşünüyoruz. Bir minare yeter, minaresiz de olur, çatıyla da olur. Mühim olan caminin içindeki cemaat... Cemaat şuurlu olmadıktan sonra 80 tane kubbesi olsa ne olur! Süleymaniye'nin içinde üç kişiyle öğle namazı, ikindi namazı kılınca ne kıymeti var? Mühim olan cemaat, mühim olan eğitim. Mühim olan insanların terbiye olması, arif olması, zarif olması, birbirini seven insanlar olması.

Biz birbirimizi sevemiyoruz ki!.. Hükümet, millet birbiriyle aman kavga etmesin diye şey yapıyor. Niye kardeş kardeşle kavga ediyor? Bunun sebebini araştıran yok.

Niye kardeş kardeşle kavga ediyor?

İdeal yok, ahiret duygusu yok!.. Ahirette hesap vereceğine dair mesuliyet duygusu yok. O insanı zapt edemezsin ki. Başına 80 bin tane polis koysan, zeki insanlar polisleri de aldatır, yine işini yapar. İnsanoğlu kurnaz... O kadar tedbirle, yerin altını kazıp, her türlü şeylerden kurtulup, tedbirden geçip yine de bankayı soyuyorlar. Gangster haberlerinde okuyoruz.

Onun için şekil önemli değil, en önemli olan iman! Ahkâma vâkıf olacağız, İslâm'ı yaşayacağız ve İslâm'ı öğrensinler, işin iç yüzüne vâkıf olsunlar diye biraz para sarf edeceğiz. Bana para vermeyin ama şuraya salonlar, konferans salonları, dershaneler yapın. Muhitin çocukları gelsin, ders çalışsınlar; masaları, ışıklı salonları bulsunlar...

Sokakta bağıra çağıra oynuyorlar diye kızıyorsun değil mi? Yap bakalım kütüphane, okuyacak bulamayacak mısın? Yapmışsın da gelmiyor mu?

Yer bulunmuyor kütüphanelerde... Yine çalışmak isteyenler de var.

Hâsılı biraz daha şuurlu olacağız, çalışacağız. İş şekilde, yaldızda değildir; iç taraftadır. Kur'ân-ı Kerîm bile sadece okumakla olmaz. İçindeki ahkâma riayet edip hidayet üzere olmakla olur.

"Sen Kur'an ehli misin, Kur'ân-ı Kerîm okuyor musun?"

"Okuyorum."

Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû

İnne'l-muhibbe li-men yuhibbu mutî'u.

"Eğer senin sevgin hak ve gerçek sevgi olsaydı sen itaat edip onu hayatına tatbik edecektin."

Hepimiz zayıf Müslümanlarız. İslâm'a pamuk ipliğiyle bağlıyız; birazcık zor geldi mi "küt" kopuveriyor. İslâm'dan yuvarlanıp çukurlara, aşağılara gidiyor. Sağlam değil bağlantılarımız. Onun için aklımızı başımıza ciddi ciddi alalım. Çoluk çocuğumuz, kendimiz, muhitimiz, memleketimiz, İslâm için, dinin imanın öğrenilmesi, öğretilmesi için biraz cömert, biraz gayretli olalım. Biraz şu sıcak paraları atalım, Allah rızası için sarf edelim. Biraz şu keyifleri, rahatlıkları terk edelim. Televizyonun başında sabahtan akşama kadar esir; çizgi film var, renkli film var, maç var, boks var, bilmem ne var... Sabahtan akşama kadar esir.

Peki, bu dışarıdaki işler ne olacak?

Ondan sonra da bir zaman geliyor, "Hadi bakalım vakit bitti, yürü ahirete." diyorlar. O zaman temenni ediyor;

"Ah yâ Rabbi! Biraz daha yaşasam da Allah yolunda gayret etsem..."

"Tam tevbe edecektim, tüh..."

"Sakal bırakacaktım, hacca da gidecektim, eski borçlarımı da ödeyecektim…"

Geçmiş ola... Mâzi geçti, istikbal ya gelir ya gelmez. İçinde bulunduğun anda Müslüman olmaya, İslâm'a faydalı olmaya bak.

Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA