15.07.1984 - Mescitlerin Önemi, Nefis Terbiyesi

15.07.1984 - Mescitlerin Önemi, Nefis Terbiyesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men edmene'l-ihtilâfe ile'l-mescidi.
Edmene, "idman etmek yani devem etmek, bir şeyi devamlı yapmak" demek. Ihtilâfe, ilâ ile kullanılınca "gidip gelmek, çok gitmek, bir gidiyor bir geliyor, çokça gidip geliyor" manasına geliyor. "Mescide kim çok gidip gelirse, gidip gelmeyi idman ederse, bunu çok yaparsa, devamlı mescide gider gelirse, mescide gitmek mescitte namaz kılmak kendisinin itiyadı, alışkanlığı olursa..."
Bir Müslüman günde beş defa gider çünkü davet olunuyor. Hayya ale's-salâh. "Haydi namaza gelin!" Müezzin bağırdığı zaman söylediği sözleri bir bilsek yüreğimiz dayanmaz ki... Hayya ale'l-felâh. "Kurtuluşa gelin, felaha gelin!" diyor; oturuyor! Davet... Evet, müezzin söylüyor ama Allah’ın daveti; ev Allah’ın evi, davet de Allah’ın daveti, kul da Allah’ın kulu; gelmiyor.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Bir insan mescit komsusu olursa mutlaka namazı mescitte kılacak."
Lâ salâte li-câri mescidi illâ fi'l-mescid. "Mescit komşusunun namazı ancak mescitte olur."
Etrafta bulunan bütün apartmanlardaki kardeşlerimizin su mescide gelmesi lazım ama buradaki gelmezse kardeşlerimiz Hereke'den gelir, Yalova'dan gelir, İzmit'ten gelir, Bursa'dan gelir, Adapazarı’ndan gelir, Konya'dan gelir, Aksaray'dan gelir. Buradaki gelmezse ne diyelim, kötü bir şey demesek bile su güzel sözü söyleriz:
Zâlike fadlu'llâhi yü'tîhi men yesâ'. "Bu Allah’ın bir fazlıdır ki dilediğine verir."
Herkese nasip olmuyor. Bir insan bir camiye gelmişse ne büyük bir şeref, huzura kabul olmuş! Camiye gelememiş ki ne kadar üzülse yeridir; camiye kabul olunmamış, huzura girememiş! Böyle düşünmesi lazım.
"Kim mescide devamı itiyat edinirse, çok gider gelirse..."
Ne olur?
Kazanılacak maddî manevi faydalar hadis-i şerifte sayılıyor:
Esâbe ehan müstefâden. "Kendisinden faydalanılan bir kardeş bulur."
Orada bir kardeşe isabet eder. Bakar ki arif, kâmil, cemaatten mübarek bir zât; sohbeti tatlı, bilgisi geniş bir kardeş sahibi olur.
Ev, Arapça' da "veyahut" manasına.
Ev ilmen mustatrafen. "Zarif bulunan bir ilme sahip olur."
Herkesin "Ne hoş bir bilgi ne kadar tatlı ne kadar derin bir düşünce ne kadar hikmetli fikir!" diye beğendiği, hoş, zarif bulduğu ilimler öğrenir camide.
Camilerimiz, cemiyetimizin merkezidir. Camimiz bizim her şeyimizdir. Çocuklarımız, yaşlılarımız camiye gelir, cenazelerimiz camiye gelir, camiden ahirete uğurlanır, nikâh dualarımız camide olur. Her şeyimiz camide; cami bizim her şeyimiz!
"Bir faydalı ilim öğrenir."
Ev kelimeten tedüllühû ale'l-hudâ. "Yahut orada hidayete delâlet eden bir söz duyar."
Çünkü camide malayani konuşulmaz, kötü sözler söylenmez, dünya kelamı söylenmez; hep ahirete yarayacak, Allah korkusunun ışığı altında, el vicdana konularak söylenecek sözler söylenir. Cahil konuşmaz da bilgili insan konuşur, hak yolu görür, hak yolu bulur.
Ev uhrâ tesudduhû ani'r-redâ. "Veyahut da bir söz duyar ki o söz kendisini kötülükten meneder."
"Ben şimdiye kadar söyle yapıyordum meğer o da doğru bir şey değilmiş. Bundan sonra inşallah öyle yapmayayım." diye kendisini kötülükten alıkoyacak sözler duymuş olabilir.
Ev rahmeten muntazaraten.
Veyahut insan camiye neden geliyor?
"Allah rahmet eylesin, rahmetine gark eylesin, ihsanına boğsun, mazhar eylesin." diye geliyor.
"Beklenilen rahmete kavuşulur."
Ev yetrukü'z-zünûbe hayâen ev hasyeten. "Veyahut buraya gelirken giderken, 'Yahu ben cami cemaatindenim, Allah-u Teâlâ’nın huzurunda şu pak alnımı yere koydum. Şimdi ben bu camiden çıkmışken günaha dalar mıyım? Dalmam. Şu kötülüğü yapar miyim? Yapmam, yakışmaz.' diye yapacağı kötülükten kendini alıkoyar."
Ev yetrukü'z-zünûbe. "Günahları terk eder."
Hayâen. "Utandığı için." Ev haŞyeten. "Veya Allah'tan korktuğu için" yapar.
Bilin ki Kur'ân-i Kerîm'de, Allah-u Teâlâ hazretlerinin ayet-i kerimesinde bize bildirilmiştir:
İnne's-salâte tenhâ ani'l-fahsâ'i ve'l-münker. "Namaz insanı kötülükten, münkerâttan alıkoyar, meneder."
Öyle bir hassası vardır. İnsan namaza gelmeden önce içinde kötü şeyler besler, namaz kıldıktan sonra o kötü şeyler temizlenir. "Hadi Yaradan'a havale ettim. Yaratılanı hoş gördüm, Yaradan'dan ötürü." der; hak isi yapar, kötülüğü terk eder. Utanarak, "Bana yakışmaz!" diyerek veyahut Allah'tan korkarak kötülüğü terk eder, kötülükleri bırakır.
İşte camiye devam etmenin faydalarından bir kısmı bunlardır. Dikkat ederseniz evde yalnız kaldığı zaman bunların hiçbirisi olmaz. Söylediklerimi aklınızdan geçirirseniz; bunlar evde olmaz, camide cemaatin bereketiyledir.
Cemaatte rahmet vardır; firkatte, tefrikada, ayrılıkta azap vardır. Toplulukta, birleşmekte, beraberlikte rahmet vardır. Allah’ın rahmeti beraber olanların üstüne yağar, ayrılanlara yağmaz; ayrılanlara azap gelir. Kim Müslüman cemaatini terk ederse sürüden ayrılanı kurt kapar. Onun için cemaati terk etmeyelim, camileri terk etmeyelim. Bu camiler bize ecdadımızın bize emanetleridir.
Camilerin imarı iki şekilde olur: Taşını, toprağını, çimentosunu, sıvasını tazelersiniz, duvarını yıkılmaktan korursunuz. İki, içinde cemaat olursanız da cami çalışır. Bir maddî imar, bir manevi imar.
Camileri terk etmeyin. Gönlü mescitlere asılı duran kimseler, öteki namaz vaktinde mescide gelinceye kadar aklı mescitte olan kimseler Arş-i Âlânın gölgesinde gölgelenecek. Yarın, rûz-i mahşerde. Öğleyi kıldın, ikindiye kadar evinde durdun ama "İkindi ezani okunacak aman hazırlanayım." şeklinde aklın hep mescitte kaldı. İkindiyi kildi, akşama kadar aklı mescitte...
Kalbühû müallakun bi'l-mesâcidi. "Kalbi mescitlere takılı."
Şu kandil nasıl takılıysa aklı burada gönlü burada...
İşte böyle kimseleri Allah-u Teâlâ hazretleri Arş-i Âlânın altında, aziz kardeşlerim, gölgelendirecek.
Rûz-i mahşerde gölgesiz bir halde güneş insanine başına, alnına yaklaştırılacak da insanların terleri kulakları hizasına kadar çıkacak. Binlerce yıl bekleşecekler, diz çökecekler, takat getiremeyecekler, o kadar takatsiz kalacaklar ki herkes; "Rabbimiz bizim hakkımızda mahkemeyi görse hükmü verse de cennete gideceksek cennete, cehenneme gideceksek cehenneme gitsek; bu bekleme canımıza tak etti bundan kurtulsak!" diyecek. Bütün peygamberleri dolaşacaklar, şefaat isteyecekler. "Rabbimiz mahkeme-i kübrâsini kursun da hiç olmazsa hükmetmeye başlasın." diye dileyecekler. Binlerce yıl bekleşecekler. O günde Arş-ı Âlânın gölgesinde nurdan minberlerde gölgelenmeyi düşünün. Bu tabirleri ben uydurmuyorum, hadis-i şerifte zikrediliyor. Alâ menâbire min nûrin diye hadis-i şeriflerde zikredilmiş.
İşte yedi sınıf, yedi zümre insan. Arş-i Âlânın gölgesinde gölgelenecek olan insanlardan bir tanesi, aklı mescitlerde olan kişidir.
Bu mescitleri terk etmeyin. Mescitleri terk etmeyeceğiz.
Ben de geleceğim, ben de gideceğim bu dünyadan. Bu kürsüleri kimler görmüş, kimler gelip görecek, bizim bedenlerimiz toprak olacak, burada kimler daha ne namazlar kılacak, bilmiyoruz. Belki kılacak, belki kılmayacak, gelip geçer ama bu usulü bozmamak lazım. Bu usul, camide hadis söylemek, ilim öğrenmek, tâ Peygamber Efendimiz' in zamanındaki usul. Onun için pazar günleri safa yerine gitmeyin, bu safa yeri burasıdır. Buraya gelin, hadisleri dinleyin. Burası cennet bahçesi gibidir.
"Cennet bahçelerine uğradığınız zaman istifade edin." buyuruluyor.
Cennet bahçesi nedir?
Burada üç-dört hadis-i şerif geçti, bilirsiniz. Bir tanesi mecâlisü'l-ilm, "ilim meclisi" diye cevaplandırıyor Peygamber Efendimiz. İşte, bakin Resûlullah'ın bilgilerini size naklediyoruz. Şurası cennet bahçesi, nasıl?
Gözünden perde kalksa belki meleklerin gökyüzüne kadar yığıldığını görürsün. Resûlullah'ın hadisi söyleniyor, dinin ahkâmı öğretiliyor.
Bir hadis-i şerifi ümmete ulaştıran bir insan ne kadar büyük sevaplar alıyor...
"O hadis öğrenilsin veyahut onunla bir bid'at önlensin, engellensin." diye öğreten kimse nedir?
Men eddâ ilâ ümmetî hadîsen li-tukâme bihî sünnetün ev tüsleme bihî bid'atün fe-hüve fi'l-cenneti. demiyor mu?
Hem dünyada hem ahirette büyük mükâfatlar verecek.
Onun için, bu mescitlere devam edelim. Evde namaz kılmak iyi ama mescitte namaz kılmak ile mukayese edilmez.
Eyne's-serâ mine's-süreyyâ? der Araplar. Sera, "toprak" demektir. "Toprak nerede, gökteki ülker yıldızı nerede?" Birbirine denk olur mu? Olmaz.
Bu ilim meclisleri böyledir.
Meclisleri kim mamur eder?
Allah'a inanan, ahiret gününe inanan, imanı kavi olan sağlam Müslüman.
Burayı kim terk eder? Zayıflar terk eder. Kalenin dışında kalıyor. Zavallı koyun gibi, kurtlar parçalar.
Bu yerlerin kıymetini bilin. Mühim olan da Allah'tan ecir sevap kazanmak, huzurunda cennetine cemâline ermek, rahat etmektir. Zaten bu dünyada sıkıntı çok oluyor.
Men iddehene ve lem yüsemmi iddehene meahû sittûne seytânen.
Bu hadis-i şerif, İbn Sinnî tarafından Zeyd b. Nâfi isimli zât-ı muhteremden "mürsel" olarak rivayet edilmis.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men iddehene. "Kim yağlanırsa."
İddehene, "yağ sürünmek" demek.
Başlarına bir çeşit yağ sürerlerdi.
"İnsan hiç başına yağ sürer mi?" diye biraz garip gelebilir.
Biraz düşünün. Hani saçları parlasın, bozulmasın diye bizde briyantin sürmüyorlar mı? Onun gibi bir şey. Araplar da iddihan ederlerdi, duhan sürerlerdi saçlarına. Yağ sürerlerdi. Oranın iklimi sıcaktır, insanı perişan eder. İnsanın derisi kurur, çatır çatır çatlar. Oranın iklimine göre ve saçların güzel olması için, yatması için o zamanın usulü olarak briyantinlenmek gibi yağ sürünmek vardı.
"Kim yağlanırsa..."
"Saçlarını kremlerse..." diyelim.
Yağ deyince biraz garip geliyor insana. Kim kremlerse diyelim saçlarını,
Ve lem yüsemmi. "Ama Allah’ın adını anmadan..."
Bismillâhirrahmânirrahîm demeden yaparsa...
Semmâ-yüsemmi-tesmiyeten, Bismillâhirrahmânirrahîm demek manasınadır. Bismillah demeden yağlandı.
Men ezelle nefsehû. "Kim nefsini zelil ederse." E'azze dînehû. "Dinini aziz kılar." Ve men e'azze nefsehû. "Kim nefsini aziz tutarsa, ona kıymet paye verir de onun peşinden giderse, ona izzet ikram ederse..." Ezelle dînehû. "Dinini zelil, hor eder." Ve'd-dînü lâ büdde minhü. "Ama din herkese lazımdır, ona çare yok."
Dinsiz olunmaz ki! Dini olmayınca insan dünyada ahirette bir işe yaramaz ki...
Ve men semmene nefsehû hezele dînehû. "Kim bedenini semirtirse, yağlandırırsa dinini zayıflatır." Ve men semmene dînehû. "Kim de dinini semirtirse, kuvvetlendirirse..." Semine lehû dînühû ve seminet lehû nefsühû. "Öyle yapan kimsenin hem dini kuvvetlenir hem de nefsi kuvvetlendirilir."
Hepimizin aklı, nefsi var. Nefsimiz; bizim içimizdeki, bize kötü şeyleri isteten, arzuların kaynağı olan manevi varlıktır. İstiyor. Mesela içimizden bir şey; "Yemek istiyorum." der, gideriz yemek yeriz. "Ah, çok yoruldum, uyku istiyorum." der. Sözle söylemese bile biz hissederiz onu, küt yatağa yatar, uyur. "Bugün canım hiç çalışmak istemiyor." der, çalışmayız. "İşe gitmek istemiyorum." der, gitmeyiz. İçki içmek istiyor canım." der. Şımartırsak. Madem çok istiyorsun biraz şundan vereyim; "Biraya da içki değil." diyorlar derken içer. "Canim biraz da kumar oynamak istiyor." der, vesaire... Nefs; "can" dediğimiz, bizim içimizden gelen isteklerin, arzuların kaynağıdır.
Bu nefsin dediklerini tutarsan;
En-Nefsü ke't-tifli in tühmilhu sebbe alâ hubbi'r-redâ'i. Ve in teftimhuyenfatimû "Nefis çocuk gibidir, eğer onu ihmal edersen süt emme arzusu devam eder durur. Koca, kazık kadar bebek olur, hâlâ süt emmek ister." Ve in teftimhu yenfatimû. "Eğer kesersen sütten kesilir."
İki yaşından sonra çocuk emzirilir mi?
Dört yaşına kadar çocuk hâlâ meme emiyor, "Kazık kadar çocuk, ayıp!" derler.
Nefis de böyledir; alıştırırsan bırakmak istemez. Yedi yaşına gelse de dokuz yaşına gelse de ister.
Nefsin arzuları çoktur, bitmez. Bir tanecik nefsimiz var; ama içimizdeki arzuları sayamayız. Bir açsın, cevizin içi gibi bir tane çıkmaz; kaynaşır böyle arzular. Kıyır kıyır arzu... Bitmez arzuları. Eğer o arzuların hepsini ona verirsen; "Tamam, üç tane arzum yerine geldi. Bundan sonra artık bir şey istemeyeceğim, Allah senden razı olsun." diye kenara çekilmez. İstedikçe daha çok ister, verdikçe daha çok ister. Böyle bil. Gider durur nefsin hali. Onun her istediğini yapan insan helâk olur. Ona aklı hâkim kılacaksın, akıl onun isteğine bir bakacak. "Senin bu isteğin yersiz. Vermiyorum. Sus! Otur!" diyecek.
Mesela, Ramazan'da "işte midem biraz ağrıyor da ne olur oruç tutmasam..." içerden o kıvranır. "İşte zaten şeraitte de hani hastalar tutmasa da olur müsaade var ya" kıyıdan köşeden senin zayıf tarafını arar. "Sus! Bu oruç tutulacak!" Tutarsan hiçbir şey olmaz.
"Geçen sene oruç tutmuştum da başım ağrımıştı. Yine başım ağrırsa ilaç alamam."
Sen bir tut bakalım, olacak mı?
Nefs bir sürü bahane ileriye sürer. "Sus" dersin hakkı yaptırırsın.
"Kalk namaz kıl!"
"Ya çok yoruldum, sabahtan akşama kadar ayaklarım ağrıdı; biraz sonra yaparım." der.
"Hadi biraz istirahat et, acıdım sana..." dersen; bir uyanırsın, bakarsın ne yatsıyı kılabilmişsin ne teheccüdü kılabilmişsin ne de sabahı; üstüne güneş doğmuş da ne hâle gelmiş...
Neden? Ona fazla yüz verdiğin için.
Onun için, içimizden gelen arzuları kontrol etmeyi öğrenmemiz lazım.
Nasıl öğreneceğiz?
Bir mektebe gitsek de bunun egzersizini yapsak. Ramazan bunun mektebiydi, Ramazan kurs zamanıydı; nefsimizi engellemek, nefsimizi tutmak zamanıydı. Ramazan boyunca önümüzde yiyecekler vardı, yemedik. Karpuzlar, böyle buzdolabında sıralı duruyordu meyveler, siseler, soğuk sular duruyordu. İçmedik. Geceleri yorgun da olsak; "İşten geldik, hadi teravihi kaçırmayalım." dedik, "Hatimle kılıyoruz." dediler, geldik hatimle kılanlar. Neden? Sevap alacağız diye. Şeytanlara biraz zincir vuruluyor da insan hayırları kolay işliyor. Ramazan'da alışıp Ramazan'dan sonra devam ettirecektik. Ramazan günahlara kefarettir. Tertemiz olduk. Ramazan'dan sonra dikkat etmemiz lazımdı. Yine günahlara dalıyoruz, yüzümüz kararıyor, kalbimiz günahların lekeleriyle kirlenmeye başlıyor. Nefsi hor, zelil edeceğiz.
"Kim nefsini zelil ederse dinini aziz eder; dini yerini bulur, sevap kazanır." diye buyurmuş Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz diyor, ben demiyorum. İzah bir tarafa, tercümesi böyle.
"Kim nefsini zelil ederse dinini aziz eder. Kim nefsini aziz tutarsa 'Aman üzülme, aman canın sıkılmasın.' diye şımartırsa, ezelle dînehû dinini hor eder."
Nefis, dinin emirlerini yaptırtmaz ki...
Ve'd-dînü lâ büdde minhü. "Halbuki dinsiz de olmaz."
Dindarlık herkese lazım ki Allah’ın indinde sevap kazanıp gidelim de cennetini, cemâlini bulalım.
Can sevmek ile müyesser olmaz cânân,
Ya bundan ümit ya tama' andan kes diyor şair.
"Canı sevmekle cânan ele geçmez. Ya canandan vazgeç ya candan; ikisi birden olmaz."
Ve men semmene nefsehû hezele dînehû. "Kim nefsini semirtirse, şişmanlatırsa dinini zayıflatır."
Nefis nasıl semirecek?
Çok yemekle, çok uyumakla, çok keyif ile, çok sefayla nefsi direk gibi olur. Nasıl direk gibi? Süleymaniye camiinin yan tarafındaki kocaman iki kişinin yan yana tutamadığı direk gibi olur.
Granit direk gibi olur. Kırılmaz.
"Şu hayrı isle.", yapmaz; "Şöyle yap.", etmez. Kaç türlü nasihat edersin olmaz.
Ramazan geliyor geçiyor, bayram geliyor geçiyor; iki kardeş bayram etmiyor.
Neden? Şu nefis var ya...
Ramazan geliyor geçiyor da büyüğüne gelip bayramlaşmıyor.
Neden? Nefis var, direk gibi...
Nefis kıvrılır mı? Zayıf olsa sürükler getirirsin; nefis ejderha gibi!
Ve men semmene dînehû. "Kim dinini semirtirse, dini kuvvetli, dindarlığı sağlam olursa..."
Biz ona, "salâbet-i dîniyye sahibi olmak" diyoruz, sapasağlam olursa o zaman iki kârı olur: Hem dini kuvvetli olmuş olur hem de nefsi kuvvetli olmuş olur. Nefsi de kuvvetli olur öyle insanın.
Seminetlehûnefsühû. Nefsi de manevi bakımdan kuvvetlenir bu sefer. Kimse önünde duramaz hâle gelir.
Şu nefis denilen düşmanın hileleri çok gizlidir. Kimse anlamaz. Karşımızdaki düşman bize bağırır çağırır, silah çeker; biz onun düşman olduğunu biliriz.
Ama nefsi hiç kimse bilmiyor ki. Nefsin düşman olduğunu ve içinde bir nefsi olduğundan herkes haberdar değil. Kendisinin içinde nefis denilen bir varlık var, onu hep zararlara günahlara götürüyor. Meyhaneye götüren o, kumarhaneye götüren o, camiden uzak tutan o, arkadaşıyla kavga ettiren o, haramları işlettiren o. Ahirette Allah divanında celle celâlühû'ya yüzü yere eğip, mahcup ettirecek olan o nefis; hiç kimse onun düşman olduğunu bilmiyor.
Halbuki Peygamber Efendimiz çok ikaz etmiş:
A'dâ adüvvüke nefsüke'lletî beyne cenbeyke. "Sana en büyük düşmanlık yapan düşmanın, şu iki yanın arasındaki nefsindir."
Başka düşman arama; senin kendine yaptığın zararı cümle cihan halkı bir araya gelse yapamaz. Sen kendine neler ediyorsun...
Bu nefsin düşman olduğunu bilelim, nefsimize yüz vermeyelim. "Aklın emrinde çalışsın kerata. Girsin aklın emrine çalışsın. İstediği kadar yiyecek veririm. Zalim değilim. Normal uykusunu veririm, Resûlullah'in emrettiği, dinimizin müsaade ettiği vakitte uyusun, namaz vaktinde kalksın. Dinimiz müsaade ettiği zaman yemek yesin, 'oruç tut' dediğimiz zaman tutsun, edebini takınsın, yola gelsin. Hiç yüz vermem." diyebilirsek ne âlâ... Aksi takdirde bizi mahveder. Şahsen bizi mahvediyor, topluluk olarak cemaatleri de mahvediyor nefs.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.02.1985 -
Peygamber Efendimizi Rüyada
27.05.1984 -
Gayri Müslimlerle Anlaşma,
