08.12.1985 - Cefa, Müslümanı Sevindirmek, İnsanlara İyilik Yapmak

08.12.1985 - Cefa, Müslümanı Sevindirmek, İnsanlara İyilik Yapmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mine'l-cefâi en yedhule'r-raculü menzile ahîhi fe-yukaddemu ileyhi'ş-şey'ü liye'külehû felâ ye'külehû. Ve'r-raculü yeshabu'r-racüle fi't-tarîki felâ yes'elühû anismihî vesmi ebîhi, ve'r-raculü yücâmiu ehlehû lâyülâibuhâ kable'l-cimâi.
Sadaka Resûlullah fîmâkâl ev kemâkâl.
Allah'ın arslanı, Resûlullah'ın damadı Hz. Ali Efendimiz radıyallahuanh ve kerremallâhuveche Efendimiz' den rivayet etmiş. Deylemî isimli hadis alimi Müsnedü'l-Firdevs isimli hadis kitabında kaydetmiş ki Efendimiz şöyle buyurmuş:
Mine'l-cefâi. "Cefadandır…" Üç şey sayacak, bunlar cefadandır.
Ne demek cefa? Deniliyor ki;
Eyel-i'rab ve'n-nekre ani't-tevâsulu ve'l-mehabbeh. "Muhabbetten ve birbiriyle dostâne geçinmekten yüz çevirmeye cefa derler."
Yani soğukluk, uyuşmazlık, kabalık, muhabbetsizlik, burûdet, duygusuzluk, arkadaşına karşı ilgi duymamak mânasına geliyor.
Muhabbete uymayan, arkadaşlığın âdâbına sığmayan şey nedir?
En yedhule'r-raculü menzile ahîhi fe-yukaddemu ileyhi'ş-şey'ü li-ye'külehû fe-lâ ye'külehû. "Kişinin arkadaşının, kardeşinin evine girmesi ve yesin diye kendisine bir şey verildiği halde onu yememesi cefadandır."
Evine gitmişsin, ikramını kabul edecek, yiyecek, iltifat edeceksin ki muhabbet olsun. Evine girmiş yemiyor; cefadandır. Yani bu hal muhabbete aykırı bir haldir, soğukluktur, doğru değildir. Efendimiz, bunu uygun görmemiştir.
İkincisi;
Ve'r-raculü yeshabu'r-racülefi't-tarîki fe-lâ yes'elühû an ismihî ve'smi ebîhi. "Bir adam, bir başka adama yolda yol arkadaşı oluyor, aynı kervanda aynı yolu beraber gidiyorlar da ona ismini, babasının ismini sormuyor, onu tanımıyor, tanışmıyor."
Bu da muhabbete sığan bir şey değildir, soğuk bir davranıştır. Efendimiz, “Böyle bir katılık olmaz.” demek istiyor.
Üçüncüsü de ilimde ayıp yoktur, Efendimiz söylemiş, bizim de nakletmemiz gerekiyor:
Ve'r-raculü yücâmiu ehlehû lâ yülâibuhâ kable'l-cimâi. "Kişi ailesinin yanına varıyor ve bu işi ona yaklaşmazdan evvel iltifatla, onunla tatlı şeyler konuşmadan, mülaabe etmeden yapıyor."
"Bu da soğuk, katı bir şey; doğru değildir." diye Efendimiz ifade etmiş.
Efendimiz' den her şeyi öğreniyoruz. Öyle bir kaynağa sahibiz ki Allah'a hamd-ü senâlar olsun. Öyle bir edep membaı ki üniversite okumamış, medrese görmemiş, ümmîlerin arasından çıkmış bir peygamber, hadîs-i şerîfleri ciltler dolduruyor; her bir tanesi inci gibi, her birisi bize neler neler öğretiyor… Misafirlik âdâbından, ev sahipliği âdâbından, yolculuk âdâbından, özel meselelerden, ictimâî meselelerden, askerî meselelerden… Her sahada istifade ediyor, feyizler alıyoruz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den neler neler öğreniyoruz.
Dünyada Efendimiz gibi bir kimse gerçekten yok.
Neden gerçekten yok? Kim o kadar ciltlerce söz bırakmış? Tarih boyunca kimden nakledilmiş? Kim var?
Misali yok! Nakledilen sözler içinde her sözü başlı başına altın gibi, elmas gibi olan, sözlerinin her birisi bu kadar kıymetli olan kim var? Yok! Yani eşi, emsali yok!
Bunlar kültürün gelişmiş olduğu, fevkalâde ileri bir toplulukta yetişmiş bir insandan da çıkmış değil. Çölde… Ev yok, bark yok, pazar yok, çarşı yok, malî imkân yok, su yok, yiyecek-içecek kıt, tahsilli insan yok… Nüfus zaten az, kimse o taraflara gidemez, gelemez. Tenha, kuytu…
Şimdi tabii uçağa atlayıp gidiyoruz. Ama eskiden o çöllerde yürüyüşü bir düşünün. 18 saat çölde, bata çıka, susuz…
Suyu nereden bulacaksın? Buzdolabı mı taşıyacaksın yanında? Gidenlerin zaten büyük bir kısmı yolda helak olurlardı, ölürlerdi. Onun için hacca gitmek, umreye gitmek cihatla denk tutulmuş ve sevabı o kadar çok. Kolay değil ki; kolay değil idi.
Öyle bir mahrumiyet bölgesinden öyle bir ârifler sultanı, öyle bir hakîmler hakîmi, öyle bir bilginler bilgini zuhur etmiş ki insan mest oluyor ve söyleyecek hiçbir şey bulamıyor. Ne kadar ince şeylerden de bahsetmiş. Biz bunları hadis okumasak, kitaplarda da okumadık. Ben üniversite mezunuyum, üniversite hocasıyım; bunları okumadık. Eğer bu hadisler olmasaydı mahvolmuştuk, insanlık mahvolmuştu. Her şey var çünkü…
Bakın ne diyor?
"Kişi bir arkadaşının evine girdiği zaman yediği şeyden, ikram ettiği şeyden alsın. Almazsa muhabbete sığmaz." diyor.
Yolda bir arkadaşla tanıştın, aynı otobüstesin. Şimdi otobüs var, eskiden kervan vardı. Veyahut yaya… Adam çıkınını sırtına almış, "Yâ Allah, Bismillahirrahmanirrahim."diye yola koyulmuş. Yolda bir adamla daha rastlaşmışlar. Beraber gitmişler de ne ismini ne babasının ismini sormuş.
Olmaz, muhabbete sığmaz!
"Selamunaleyküm kardeşim, adın ne? Baban kim? Nerelisin? Nereden gelir, nereye gidersin? Bir ihtiyacın var mı? İşin var mı?"
İslâm nezaket dini...
Gelelim hadîs-i şerîfin üçüncü maddesine. Orada da aile ahvâlinden bahsediyor. Ailenin mahremiyetine ait, evlilik mahremiyeti ile ilgili bir söz söylüyor ama ne kadar olgun bir şey. Ne kadar yüksek bir insan olduğunu bu cümlesinde de anlıyoruz. Kişi, karısının yanına gidiyor, kaşları çatık olmayacak. Tatlı dilli, güleç yüzlü olacak, şaka yapacak, oynaşacak, oynayacak diyerek, "Öyle olmazsa olmaz, yakışmaz." diyor.
Tabii İslâm her şeyi -yüznumaraya girmenin, çıkmanın usulü dahil- anlattığı ve hayatımızın hiçbir tarafını boş bırakmadığı için güzel bir sistem. Eğer şimdiki beşerî sistemler gibi olsa ya orasını anlatacak bu tarafını bırakacak veyahut sadece bir tarafı birazcık yamama bâbından bir şey olacak. İslâm insanı hiçbir halinde yalnız bırakmıyor.
Yüznumaraya girerken çıkarken nasıl olacak, banyo yaparken nasıl olacak, hanımının yanına vardığı zaman nasıl varacak? Besmele çekecek filan…
Tepeden tırnağa yıkanmak ne kadar güzel! Yıkanmayan kâfirler ne biçim adamlar!.. Öyle şey mi olur? Yıkanmamak olur mu? İslâm ne kadar güzel!
Mine'l-mürûeti en yensute'r-racülü li-ehîhi izâ haddesehû ve min hüsni'l-mümâşâti en yakıfe'l-ehu li-ehîhi iza'nkataa şes'a na'lihî.
Hz. Enes radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf. Efendimiz buyurmuş ki;
Mine'l-mürûeti. "Erliktendir, erkekliktendir, yiğitliktendir."
Mürûet, bizim mürüvvet dediğimiz şey, aslında mer, adam, kişi kelimesinden geliyor. Mürûeti mastar yani "erlik, babayiğitlik, yiğitlik" demek. Yiğitliktendir yani insanın olgun, kâmil, babacan, yiğit bir kimse olduğunun alametidir.
En yensute'r-racülü li-ehîhi izâ haddesehû. "Arkadaşı ona konuşurken arkadaşını kemâl-i dikkat ile dinlemek, yiğitliktendir."
O bir şey söylüyor, sen bir şey söylüyorsun, lafınız birbirine karışıyor; dur bakalım, İslâm böyle demiyor. Sen bir dinle o konuşsun, sen konuş o dinlesin; İslâm böyle söylüyor. Yani laflar birbirine girip lafı ağzından almak, "Lafını balla kestim, dur ben söyleyeyim" demek… Sen ne kadar "balla kestim" de desen bu söylediğin şey doğru olmadı. Bırak, sözümü bitireyim.
Toplantıların vazgeçilmez âdâbıdır. Birisi konuşmak için söz alır, konuşmanın sonuna kadar konuşur, bittikten sonra ötekisi cevap verir. Efendimiz bu kaideyi de koymuş; hem de "yiğitliktir, erliktir" diyor. Yani adamlıktır, olgunluktur, nakıs insan olmadığının, çoluk çocuk takımından olmadığının alametidir. Arkadaşı konuştuğu zaman sonuna kadar kemâl-i dikkat ile susup dinliyor. Yukarıda saydığımız edeplerden bir edep de bu.
Sonra;
Ve min hüsni'l-mümâşâti. "Beraber ahbaplık etmek, muamele etmek, yol yürümek, yoldaşlık etmenin güzelliğindendir." En yakıfe'l-ehu. "Kişinin durması…"Li-ehîhi. "Kardeşinin hatırı için…" İza'nkataa şes'a na'lihî. "Çarığının, pabucunun bağcığı koptuğu zaman onu ıslah edip onarıp bağlayacağım diye uğraşırken onun yanında durması da mürüvvettendir." O da güzel arkadaşlık emaresindendir.
Mine'l-mümâşâti."Birçok âdâbı vardır da onlardan biri de budur."
İslâm'a bakınız, Efendimiz' in nasıl terbiye ettiğini görünüz.
Yolda iki arkadaş gidiyor.
İyi arkadaşlık, iyi yoldaşlık nasıl olur? O arkadaşın pabucuna bir hal gelse, "Dur onu düzelteyim." derken o yürüyüp gidip de o sonra arkadan ona koşup yetişecek ya. Onu bile İslâm iyi görmüyor da;
"İyi arkadaşlığın alameti, o pabucunu düzeltinceye kadar senin de onun yanı başında durmandır." diyor. O edebi dahi öğretiyor. Bu inceliklerden öte tarafını kıyas edin.
Bir Müslümanı düşünün ki bir arkadaşıyla yola giderken neleri dahi düşünüyor.
İslâm bu kadar ince, zarif, duygulu iken; Müslümanların bu kadar duygulu, ârif, zarif, kâmil, hassas kimseler olması gerekirken bizim arkadaşlıklarımız nasıl arkadaşlık? Yirminci yüzyılın arkadaşlıkları nasıl arkadaşlık? Hani modern çağdaydık? Hani yirminci yüzyıl ileri bir çağdı? Yirminci yüzyılın ileriliği teknolojide, makine sanayisinde, maddede… Evet teyp var, radyo var, otomobil var, uçak var, vesaire var; insanlık öldü. İnsanlık yok, zarafet yok, âriflik yok, kibarlık yok, bu kadar hassas planda kardeşinin hatırına riayet etmek yok.
"Müslümanlar Müslümanların ancak kardeşidir."
Hani nerede? Yok!
Müslümanların bir de çok yüksek bir zümresi var, Müslümanlıkta ihtisas yapmış; dervişler, mutasavvıflar zümresi…
Hani nerede tekke âdâbı? İnnâlillâhi ve innâileyhirâciûn, sizlere ömür. Allah bizleri edib, ârif, zarif, kâmil kulları eylesin. Bu kaba-sabalıkla hiçbir yere varılmaz. Ne Rabbimin rızası bulunur ne Resulünün şefaatine erilir. Böyle kaba-saba Müslümanlık olmaz.
İslâm "Arkadaşının pabucunun bağcığı bozulduğu zaman onu yaparken bile yanında dur da arkandan koşmak zorunda kalmasın" diye onu dahi nazar-ı dikkate alıyor.
Büyüklerimiz demişler ki:
Et-Turuku küllühâ âdâbun."Tarikatların hepsi, tepeden tırnağa edeptir, âdaptır."
Camiye girmenin çıkmanın, konuşmanın, kapı çalmanın, arkadaşının yüzüne bakmanın, bakmamanın usulü, âdâbı vardır; her şeyin âdâbı vardır. Her şey edeptir; oturman, kalkman, meclise girince selam vermen, ayrılman... Her şeyi inceden inceye, âdâbına riayet ederek yaparlardı. Onun için onlar Müslümanların içinde ihtisas sahibi olmuş, edepte çok yükselmiş kimselerdir; böyle olması gerekiyor.
Olacak inşaallah! Kardeşlerimiz yeni yeni anlıyorlar. Böyle bir âlem varmış. Allah Allah! Kapısı açılmış, içi güller dolu, sümbüller dolu, şahane bir bahçe… O bahçenin içine daha yeni yeni giriyorlar. O bahçenin içinde yetişecekler inşaallah.
Min ehabbi'l-a'mâli ilallâhi teâlâ idhâlü's-sürûri ale'l-müslimi ve entüferrice anhu ğammen ev takzıy eanhu deynen ev tut'imehû min cûin.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Allah-u Teâlâ hazretlerine sevimli gelen amellerin önde gelenlerinden yani Allah'ın en sevdiği amellerdendir…"
İdhâlü's-sürûri ale'l-müslimi. "Müslümanların içine sevinç, neşe sokmaktır."
Allah'ın en sevdiği amellerden birisi sevindirmek, gönlü hoş etmek... Bir yetimi, bir dulu sevindirdin mi, bir fakirin gönlünü hoş ettin mi, bir kimseye herhangi bir şekilde gönül hoşnutluğu verebildin mi, içini ferahlandırdın mı, gözünü şenlendirebildin mi; Allah'ın en sevdiği amellerden biri işte budur.
Ve entüferrice anhu ğammen.
"Ya onu sevindirmektir…"
"Ya da onun bir üzüntüsünü üzerinden almaktır, atmaktır."
"Tamam, tasalanma! Onun çaresini buluruz. Gel, ben sana yardımcı olurum" filan diyor.
"Hay Allah razı olsun, beni rahatlattın!" diyor. Yani bir gamını, üzüntüsünü almaktır. Veyahut;
Ev takzıye anhu deynen. "Onun bir borcu var, ödeyemiyor, sen onun borcunu ödeyiverirsin."
Fukarâcık borç ödeyeyim diye uğraşıyor, parası yok, aldığı maaş şu kadar, ödemesi mümkün değil; sen ödeyiverirsin. "Allah razı olsun." diyor.
Ev tut'imehû min cûin."Acıkmış, sen onu yediriveriyorsun."
Bismillahirrrahmanirrahim diyor, Elhamdülillah diyor. "Ne güzel tatlı tatlı yedirdin, karnımızı doyurdun. Allah senden razı olsun." diyor.
İşte Allah'ın en çok sevdiği amellerden bazısı bunlardır.
Min e'l-ba'zıyye. Çok vardır da en sevdiklerinden bazısı bunlardır.
O halde bu noktaya dikkat edeceğiz. Namaz kılmaya, hacca gitmeye, zekât vermeye dikkat ettiğimiz gibi bu mânevî âdâba da dikkat edeceğiz. Kardeşimizi sevindirmek, gönlünü hoş etmek, borcunu ödeyivermek, teselli edivermek, açsa doyuruvermek gibi… Bir başka insana iyilik yapmaya fazlaca dikkat edeceğiz. Çünkü Allah bunu en çok seviyor, en çok sevdiği amellerdendir.
Diğer hadîs-i şerîf:
Min eşrâti's-sâah helâkü'l-arabi. "Kıyamet alametlerinden birisi de Arap'ın helak olmasıdır."
Yani Arap helak oldu mu, kıyametin alametlerinden birisi daha tahakkuk etmiş demektir. Kıyametin alametleri çoktur da…Eşrât,"şart" demek. Eşrâtü's-sâah, kıyametin şartları… Yani bu olacak da kıyamet kopacak.
Bu, Tirmizî'de ve Taberânî'de geçen bir hadîs-i şerîf.
Arap nasıl helak olur?
Arap, İslâm ülkelerinin orta yerindedir. Arap da helak olursa kenarındaki bir şey kalmadı ki, bitti demektir. Sonra Arap, İslâm'ın doğduğu ülkenin ahâlisidir. İslâm'ın doğduğu Mekke-i Mükerreme'nin, Medîne-i Münevvere'nin olduğu belde helak olursa demek ki Müslümanlar ölmüş de orayı düşmana bırakmış. Ortada kıyamet kopması için bir şey kalmamış.
Şu da olabilir ki insanın helaki ölümü değildir. Mesela İslâm yolunda, Allah yolunda harp etmiş bir kimse ölüyor, şehit oluyor. O helak değil, güzel bir şey! Asıl helak mâneviyâtın ölmesidir. Mâneviyâtı ölmüş, İslâm'dan haberi, imandan nasibi, insanlıktan hissesi yok, hayvandan beter olmuş; ölü… Asıl helak olmak odur. Bu mânaya da olabilir. Yani İslâm artık onlarda bile unutulmuş da hiç İslâm kalmamış. O zaman bekle kıyameti, ha koptu ha kopacak, demektir.
Şimdi bu zaman, Arap'ın helaki uzak mı, yakın mı?
Allah erhamu'r-râhimîn'dir. Mâsum bebeklere, ak sakallı ihtiyarlara, boynu bükük fukarâya, yoksula acısın; zalimleri de ıslah etsin. Şaşıranları doğru yola hidayetiyle sevk eylesin.
Maalesef İslâm ülkelerinin çoğu kâfirlerin avucunun içindedir, kendi idarelerine sahip değillerdir, onların avuçlarının içinde oyuncaktırlar.
Suudi Arabistan'ın Amerika'dan milyarlarca dolar alacağı var, alamıyor da hacılara zam yapıyor. Her hacıdan 524 riyal para…Eskiden bunu 100 alırdı, 200'e çıktı, 500'e çıktı...
Amerika'dan paranı alsana! Alamaz ki! Bütün paraları Amerikan bankalarında, Amerika istediği kadar veriyor.
Peki, bu paralar Amerika'ya nasıl geldi? Amerika onun petrolünü peşin aldı, parasını veresiye bile vermiyor. Şu acayipliğe bakın! Şu acayip işlere bakın! Kalkınmasını yavaşlatmış, bütçesi denk düşmüyormuş vs… Tabii Irak'a yardım etti, İran'a karşı para fazla gitti diye. Amerikalıların Awacs uçakları için bilmem ne kadar para verdi.
O niçin veriyor? Amerika parasını kendisi ödesin. Körfez'i korumak, petrolü korumak, onun işi...
Hayır! Kendisi kendisini koruttururken parasını Suud'dan alıyor. Bunlar akıl alır işler değil. İnsanın biraz aklı çalışmaya başladı mı, gerçekleri sağdan soldan görmeye başladı mı yüreğinde bir yara açılır, akar durur. Kanı hiç dinmez.
Allah Allah! Bu ne biçim ne acayip iştir ki varlık içinde darlık, zenginlik içinde yoksulluk, fakirlik… Acayip bir şey!
Niye Suudi Arabistan'ı misal verdim? En bariz misal orası diye. Hicaz, Mekke, Medine orada, Arap dediğimiz insanların çekirdeği orası. Hadîs-i şerîfte,"Arapların helakidir "diyor, onun için oradan verdim. Yoksa öteki İslâm âlemi farklı mı? Afrika, Asya farklı mı?..
Müslümanlara bir ceza, bir zillet gelmiş ki sorma gitsin. Müslümanlar cihanın efendisi iken, hâlâ da her türlü maddî imkân kendilerinde olduğu, memleketleri dünyanın en güzel yerleri, en kıymetli mıntıkaları olduğu halde, hâlâ akılları başlarına gelemiyor. Hâlâ düştükleri yerden Bismillarirrahmanirraham deyip bir kalkamadılar.
Afganistan'dan Gülbeddin Hikmetyar geldi buraya da adamcağız bizim sofralarımıza oturup yemek yiyememiş. Gözleri dolu dolu olmuş. Oradaki kardeşlerinin sefaletlerini hatırlayıveriyor, "Ben burada renk renk, çeşit çeşit sofralarda bu yemekleri nasıl yerim?" diye boğazına düğümleniyor.
Araplar size yardım ediyor mu? Acı acı gülmüş.
Türkler yardım ediyor mu? Eski hırka, pabuç, yiyecek, giyecek filan biraz gönderdiler.
Öyle mi olur? Afganistan'ın arkasında Türkistan var. Onlar bizim kardeşlerimiz, inleyip duruyor. Biz de burada yaz geldi mi plaj kenarlarını, deniz kenarlarını hiç kaçırmayız. Sahillerin dört-beş katlı en lüks apartmanları İstanbul'dan Tekirdağ'ı geçti, Çanakkale'ye doğru gidiyor. Senede bir-iki ay kullanılacak diye oralara apartmanlar yapılıyor. O tarafa doğru yapılmaya başlandı.
Para mı yok bizde? Kendimiz fabrika kuramaz mıyız? Amerika'ya muhtaç mıyız?
Vallahi billahi muhtaç değiliz! İhtiyacımız yok! Memleketimizde yediğimiz madde, giyeceğimiz madde çıkar, fabrikalarımız var; hiçbir şeylerine ihtiyacımız yok. Eksik olsun yüzleri, hiçbir şeylerine ihtiyacımız yok. Ama haysiyetimizden, imanımızdan, şevkimizden, heyecanımızdan bir şeyler kaybetmişiz.
Oradaki Arap, dünkü iki-üç tane kabile… Bize isyan etmiş, oraları ayırmış, güya müstakil devlet kurmuş, şimdi Amerika sömürüyor. Parası çok, bize vermiyor. Müslümanların parası; bize vermesin, bizim ihtiyacımız yok.
Afganlı' ya ver! Ona da vermiyor.
Hayırlı bir şey yap! Onu da yapmıyor.
Çamlıca tepesi gibi koca dağı orta yerinden kesmiş, devirmiş, üstüne saray yaptırmış. Kaç paraya yapılır? Yapılması çok zor…
Bir büyük hata, bir kötü görünüş var ki Suriye Arap diyarı, nafile; Irak Arap diyarı, nafile; Mısır Arap diyarı, nafile; nereye baksan… Yemen'in yarısı komünist, Kuzey Yemen, Güney Yemen ikisi birbirinden ayrılmış. Kimisi Habeşistan'ın zulmünde, kimisi Rusya'nın istilasında… Güya bunların hepsi de Müslüman. Ahali Müslüman da durum böyle yani helak olmuş.
Hangi Arap kavmi helak olmamış ki?
Efendim! Evleri var, köşkleri var, Cidde'yi gördün mü, yüksek yüksek binalar var…
Daha büyük helak ya! Ehl-i âhiret iken ehl-i dünya olmuşlar. Zevkin, sefanın, lükse harcanan paranın haddi hesabı yok! Yüznumaranın kapısının tokmağının altın yapılmasının bir gereği var mı? Yani bana bu hadîs-i şerîfe göre helak olmuş da diyebileceğiz gibi geliyor. Sanki helak de olmuş. Demek ki kıyametin o şartı da bitmiş gibi…
Allah'ın lütfu çoktur. Allah, sevdiği kullarından eylesin. Dünyada ve âhirette kötü günler göstermesin, iyilikler nasip eylesin.
03.06.1984 -
İlim, Müslümanları Sevindirmek,
07.07.1985 -
Faziletli Dua ve
