22.12.1985 - Namaz

22.12.1985 - Namaz
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Min tamâmi's-salâti ehadiküm izâ lem yekün na'lâhu fî ricleyhi en yedaahümâ beyne yedeyhi.
Bu da namazla ilgili. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Min tamâmi's-salâti ehadiküm. "Sizden birinin namazının tamam olması, kâmil olması, eksiksiz olmasının şartlarından birisi de şudur;"
İzâ lem yekün na'lâhu fî ricleyhi. "Terlikleri, nalınları, ayağına giydiği şeyler ayağında değilse önünde olması namazının tamamındandır."
Bunu açıklayalım:
Bizim camilerimizin kubbesi, halısı, süsü, ziyneti, mihrabı eskiden yoktu. Peygamber Efendimiz' in zamanında toprağın üzerine hurma dallarını -direklerini- dikmişlerdi, üstüne hurma yapraklarını örtmüşlerdi, gölgelik... Mescid-i Nebevî, Peygamber Efendimiz' in mescidi böyleydi.
Altı neydi? Altı kumdu.
Üstü neydi? Hurma dalıydı.
Öyle, o kadar. Bir gölgelik olsun, altında namaz kılsın kâfi. Topraktı. Toprağın üstüne mi secde ederlerdi?
Evet, toprağın üstüne secde ederlerdi, alınlarına toprak yapışırdı. Toprak... Sonradan sonraya, sonradan sonraya tabii iklimlerin de tesiri var... Mesela burada açık olsa üstü yağmur yağar, kar yağar, olmaz diye burada durum başka türlü olmuş.
Bir insan pabucuyla geldi. Pabucunu toprağa sürttü mü pabuç temizlenir. Esas itibariyle temizlenir. Bir şey varsa bile toprakla ovuşturmakla temizlenir, temizlik olur. Namazı öyle kılabilir. Abdesti varsa, pabucu temizse namazı kılabilir. Veyahut da pabucunu çıkartır. Tabii o zaman pabucun kirlenmemesinin bir sebebi de belki şimdiki yüznumaralar gibi şeyler yoktu, çirkef sular yoktu... Bastığı yer temizdi meselesi var. Ama kirli de olsa... Diyelim ki bir deve geçti, o da onun pisliğinin üstüne bastı. Toprağı ovuşturup tamamen giderdiği zaman temizlenir. Temiz olunca da namazı onunla kılabilir. Veyahut çıkartır.
Peki çıkarttığı zaman pabuç nerede olacak?
Ta geride kalırsa aklı da geride kalır. "Benim pabuç acaba ne oldu? Acaba bir başkası giyer mi? Acaba karışır mı?" diye aklı orada kalır, o zaman namaz eksik olur.
"Namazın tamam olmasının şartlarından birisi..." diyor Peygamber Efendimiz, "eğer ayağına giydiği nesneler -artık nalın veya şunu bunu, neyse...- ayağında değilse, çıkmış ise önünde olmasıdır."
Bak Efendimiz' e sallallahu aleyhi ve sellem, her şeyimizi nasıl güzel [tarif ediyor]. Pabucumuzu koyacak yeri dahi tarif etmiş. Bakın, namazda insanın zihninin başka bir şeye takılmadan Rabbine kendisini nasıl vermesi gerektiğini gösteriyor bu. "Aklı pabuçta olursa namazı eksik olur." demek.
O halde namazı kendimizi ibadete tam vererek kılmalıyız. Zihnimize takılan hiçbir şey bırakmamalıyız. Zihnimize takılmasın, zihnimizde duracağına karşımızda dursun, aklım onunla meşgul olmasın diye öyle yapmalıyız.
Dua ederdi: "Yâ Rabbi! Ben senden..." İnnâ nes'elüke tamâmen ni'me. "Nimetin tamamını isterim."
"Ve âfiyetin devamını isterim..." diye böyle dualar var.
O duada "nimetin tamamı" nedir? Cennete girmektir. Eğer insan dünyada birazcık köfte, börek, çörek, tatlı, kaymak yese ondan sonra cehenneme gitse nimet olmaz ki! Cennete girmek nimetin tamamıdır. Cehennemden uzak olmak, cehennemden kurtulmak nimetin tamamıdır.
Biz o zaman demek ki elimizi açıp da "Yâ Rabbi! İnnâ nes'elüke tamâmen ni'me. Biz nimetin tamamını istiyoruz." deyince güzel şey istiyormuşuz.
Neyi istiyormuşuz? Cennete girmeyi, cehennemden kurtulmayı da istiyormuşuz. Demek ki şümullü bir dua edilmiş oluyor.
Min hîni yahrücu ehadüküm min menzilihî ilâ mescidihî fe-riclün tektübü lehû haseneten ve'l-uhrâ temhû anhu seyyieten
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den. Mânası şu:
"Sizden birinizin evinden mescide çıktığı zamandan itibaren..." Evinden namaz kılmaya mescidine doğru çıktı. “Çıktığı zamandan itibaren...”
Fe-riclün. "Bir adımını ki attı..."
Tektübü lehû haseneten. "Ona bir sevap yazılır."
"Bir adımını attığı zaman ona bir sevap, hasene yazılır ve ötekisini attığı zaman ondan bir günah silinir."
Nereye gidiyor bu adam? Bu adamcağız Allah'a ibadet etmeye camiye gidiyor. Evinden çıktığı andan sevabı yazılmaya başlar. Bir adım attıkça bir sevap yazılır, öteki adımını attıkça bir günahı silinir. Böylece camiye varıncaya kadar her adımında bir kâr, bir sevap kazanır. Bu bir sorunun cevabını bize veriyor.
"Hocam, cemaatin sevabı çokmuş. Tamam, yalnız kılınan namazdan cemaatle kılınan namaz 27 kat daha sevaptır, güzel. Evimde cemaat yapsam olur mu hocam?" diyorlar şimdi. Millet hep [kolayını] arıyor ya, çeşitli böyle noktalarını öğrenmek istiyor.
"Evimde cemaat yapsam olur mu?"
"Olur."
"O cemaat sevabı olur mu?" Belki sevap olur ama bak camiye her gelişte bir adımda bir hasene kazanıyorsun, öteki adımda bir günahın siliniyor. O evinde kıldığın zaman onlar olmadığı için bu sevaplardan mahrum kalıyorsun, bir.
İkincisi; bakarsın Allah senin tembelliğinden dolayı senin namazını evinde kabul etmez. Sen ezanı duydun, yan çizdin, tembellendin; kabul etmez. Ama camide sadece sen yoksun ki, yaşını başını almış ak sakallı ihtiyar amcalar, hacı efendiler, hoca efendiler, adını sanını bilmediğin gizli, belli olmayan Allah'ın sevgili kulları var. Onlarla beraber sen Allah-u Ekber diye namaza durduğun zaman Allah onun namazını kabul edecekse -sevgili kulu, sevdiği bir insan, ömrünü sakalını İslâm yolunda ağartmış- "Ben bu kulumun namazını kabul edeceğim." dediği zaman seninkini ondan ayırmıyor, toptan kabul ediyor. "Şunun namazı kabul, onunki ayrılsın." diye ayrım yapmadan cemaatle namaz kılanların hepsinin cemaatle namazını kabul ediyor. Böylece seninki de aradan geçiyor, kabul olmuş bir namazın oluyor; yüzüne çalınmamış, reddedilmemiş bir namaz oluyor.
Onun için, bizim aklımız varsa şeytana uymayacağız, nefse kanmayacağız; ezan vaktinden önce saati gözleyip kendimizi ayarlayacağız, camiye geleceğiz, camide namazı kılacağız. Cami içinde Müslüman sudaki balık gibi şenlenir. Balığı çıkardın, elinde tuttun, kıvır kıvır kıvranıyor. Suya atarsın, ne kadar sevinir... Münafık camide durmak istemez, kafesteki kuş gibi, ah bir kapısı açılsa, uçsa gitse, şu namaz bir kılınsa kaçsa. "Ya namaz kıldın, nereye gidiyorsun efendi?" Namaz kılıyor, duasını etmiyor. Çalışmış, ücretini almadan gidiyor gibi... Bu tarzda olmayacak. İnşaallah camide namaz kılmaya dikkat edeceğiz. Sevabı 27 kat fazla. Her adımımızda bir hasene kazanıyoruz, her öteki adımımızda bir günahımız siliniyor. Namazımızın kabul olması garantilenmiş oluyor.
Evet, bu hadîs-i şerîfte demin birkaç defa okuduk. Tümhâ diye meçhul sigasıyla okunursa uygun olur.
Öteki hadîs-i şerîfe geçiyoruz:
Min saâdeti'l-mer'i'l-müslimi fi'd-dünyâ el-cârü's-sâlihu ve'l-menzilü'l-vâsiu ve'l-merkebü'l-henî.
Bu da Ahmed b. Hanbel'de, İbn Hibbân'da olan bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kişinin mutluluğundandır..." Burada üç alâmet sayıyor. Ne?
Bir; el-Cârü's-sâlihu. "İyi bir komşusu olması."
İki; ve'l-menzilü'l-vâsiu. "Genişçe ferah bir evi olması."
Üç; ve'l-merkebü'l-henî. "Uygun, yumuşak, münasip bir bineğinin olması."
Bu üç şey dünyanın mutluluğundandır.
Mâlum, insanlar dünyada ya mutlu olurlar ya mutsuz olurlar ya sevinirler ya üzülürler ya gam çekerler 'ah vah' ederler ya da neşeli olurlar. Kişinin mutluluğunun alâmetlerinden, sebeplerindendir şu üç şey: Bir, iyi bir komşusu olması. İki, geniş bir evi olması. Üç, hoş uygun bir bineğinin olması.
Komşusu kötü olursa karısına, kızına, kendisine, malına zararı olur veyahut başı kavgadan gürültüden kurtulmaz. Kötü bir komşu olursa dünya başına dar gelebilir. Gramofonu -eskiden gramofon vardı ama- şimdi televizyonu, radyoyu sonuna kadar, gecenin geç vaktinde, sen yatmışsın, rahatsız eder. Üstünde altında tepinir, dans eder... Kötü komşunun mâlum, uzun izaha lüzum yok, insanın dünyasını başına daraltması vardır, bir.
İkincisi, evin genişliği. İnsanın evi biraz ferahça olmalı; komşusu, misafiri geldiği zaman şuraya yatırabilmeli, burada ikram edebilmeli. Daracık odalar, sıkışık eşyalar; bir kimse gelse gelemez, bir yerden öbür tarafa geçemez, o da insanı üzer. İnsanlar umumiyetle; "Ah bir odamız daha olsa... Bir tane daha odamız olsa rahat edeceğiz." der.
Üçüncüsü, bir de güzel bineği olması lazım. Çünkü uzun yollara, Allah bize müsaade etmiş, develerin, atların üstüne bineriz, diğer şeylere bineriz. Sonra insanlar Allah'ın verdiği akılla daha başka binekler de yapmışlar.
Bunlar olursa insanın artık keyfine değme gitsin. Komşusu iyi, evi geniş, bir de güzel bineği var.
Allah cümlemize böyle nasip etsin. Dünya âhiret saadeti, hepsi nasip olsun da dünyada da bunları nasip etsin; iyi komşular, güzel genişçe bir ev, -bahçeli olursa daha âlâ olur- bir de güzel bir binek. Otobüslere biniyorsun, sıkış, itiş, kakış, ayağına basarlar, nasırını acıtırlar, güzelce boyatırsın silersin, süpürürsün, üstünü çamurlarlar, paçaların berbat olur, kadın erkek bir arada sıkışık, "Hay Allah, kadın geldi, şu tarafa döneyim..." dersin, öbür tarafta... Yani bir felaket... Allah bir binek verirse iyi olur, insan çok rahat eder.
Min saâdeti'l-mer'i hıffetü lıhyetihî.
Bu da biraz latifeli hadîs-i şerîftir.
"Kişinin mutluluğu alâmetindendir, sakalının hafifliği." Uzun, koskocaman bir sakal değil de hafifçe, dengeli, ölçülü bir sakalı olması...
Nasıl olacak? Bu hususta ulemâmızın çeşitli [görüşleri] var; çenesini sıvazlayıp tuttuğu zaman bir tutam olursa iyi... Daha fazla uzayıp gitmiş... Kimisi bıyığını bilmem nereye kadar uzatıyor. Gazetelerde [görüyorsunuz;] bir ucundan birisi tutmuş, bir ucundan birisi tutmuş; şu kadar bıyığı var, rekor. Kimisi sakalını bilmem nereye kadar uzatıyor. Her şeyin ölçüsü [var.]
"Sakalının hafif olması kişinin mutluluğundandır." dedi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Min saâdeti'l-mer'i hüsnü'l-huluki ve min şekâvetihî sûu'l-hûluki.
Câbir b. Abdillah radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kişinin güzel huylu olması mutluluğundandır, saadetindendir; kötü huylu olması şekâvetindendir."
Saadet; insanın mutlu olması, içinin dışının şen olması. Şekâvet de kalbinin katı olması, Allah'ın rahmetinden uzak olması. Mâlum, insanlar âhirette ikiye ayrılacaklar, bir kısmı saîd; mutlu, saadet ehli; bir kısmı şakî olacak, onlar da şekâvet ehli. Şakîler cehenneme, ebedî olarak orada kalacaklar; saîdler cennete gidecekler, ebedî olarak cennette kalacaklar.
Kişinin güzel huylu olması saadetindendir, saadetinin alâmetindendir. Çünkü dünyada rahat yaşar, âhirette de cennetlik olur. Kötü huylu olması da şekâvetindendir. Çünkü dünyada şakî, yani yol kesici eşkiyâ gibi olur, kimseyle geçinemez, başı dertten kurtulamaz, her gün başına bir başka iş açılır, âhirette de kötü huyundan dolayı cehenneme gider.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için peygamber gönderildim." Buna çok dikkat edeceğiz! Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, diğer ibadetleri yapıyoruz; bunların gayesi nedir? Yaptırmak istediği, insanda meydana getirmek istediği netice nedir? Güzel huyluluk.
Namaz insanı intizama alıştırır, Rabbinin huzuruna çıkartıp kendisini muhasebe etme imkânını sağlar, kötülüklerden sıyrılmasını, pak olmasını temin eder. Oruç insanı nefsine, iradesine hâkim olmaya götürür, günahlara karşı diretebilir, nefsinin her dediğini yapmaz, aklının hâkimiyetini sağlar... Zekât merhametten dolayıdır; merhameti terbiye olur, başkasına acımasını gösterir. Hac itaat etmeyi, söz dinlemeyi, meşakkatlere karşı hak yolda cefâ çekmeye razı olmayı öğretir.
İbadetlerin netice itibariyle insana bir terbiyevî tesiri vardır. İnsanın terbiyeli, olgun insan olması lazım. Olmamış, Müslümanlığı eksik, huyu güzel olmayınca olmaz.
Geçen gün bir camideyiz, hadi bir gürültü patırtı... "Bir tane patlatırsam gözüne!" filan... Neredesin? Nerede patlatıyor ötekisinin gözünü? Camide!
Küçücük bir meseleden bir ihtilaf çıkartıyorlar, karşısındakine; "Git lan, bir tane patlatırsam gözüne!" diyor. Allah'ın evinde, ibadethanede... Olmaz! Müslümanlığı öğrenememiş. Koca sakalı var, filanca derviş ama hazmedememiş. Dervişlik imtihanını kaybetti.
Derviş nasıl olacaktı?
Gözü yaşlı, boynu bükük, sabırlı olacaktı. Dövene elsiz, sövene dilsiz olacaktı. Gönülsüz olacaktı. İyiliksever, affedici olacaktı. Derya gibi olacaktı. Sakin olacaktı. Toprak gibi olacaktı, bassalar bile, Müslüman kardeşidir, affedecekti. Çünkü iki taraf da sert olursa geçim olmaz, bir taraf [alttan alacak.] Ötekisi sonra anlar; "Ya ben edepsizlik ettim, kusura bakma ya, seni üzdüm." der, gelir özür de diler. Ama iki taraf da sert oldu mu; "O bana yaptı, ben ona yaparım. O bana vurdu, ben de ona vururum." Hadi, bir şey kalmaz.
Kavga etmeyeceğiz. Hele hele caminin içindeki Müslümanların hiç kavga etmemesi lazım. Ama Müslümanlığı bilmiyorlar. Saftan dolayı kavga...
O kavga [şundan] çıkmıştı: Birisi imam oldu, ona ötekisi; "Niye imam oldun?" diyor. Doğru, onun imam olacak ehliyeti yoktu, müezzin abdest almaya gitmişti, o hemen öne geçivermişti, beklemesi lazımdı. İtiraz eden haklı. O da diyor ki; "Yahu işte ne güzel namaz kıldırdık, sana ne!" Ne güzel kıldırdığını sen söylüyorsun, bir de bize sor. O senin kendi kanaatin, senin kuruntun. Bir de cemaate sor, bak işte itiraz ediyor, memnun değil.
Onun için, güzel huylu olması lazım.
Kardeşlerime, bilhassa genç kardeşlerime [söylüyorum:] Yaşlandıktan sonra insanın huyu zor değişir, kolay kolay hizaya gelmez. Şimdiden kötü huylarınızı dost düşman size söylediği zaman, bir hâdiseden ortaya çıkıp da anladığınız zaman kötü huyunuzla uğraşın, düzeltmeye çalışın. İyi huyu elde etmeye gayret edin. Başka çaresi yoktur. İyi huylu insana Allah gece gündüz namaz kılan insanlar kadar sevap verir. Kötü huylu insan sevaplarını da kaybeder, cehenneme de gidebilir, Allah etmesin.
Allah cümlemizi huyları da halleri de güzel kimseler eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele-i şerîfe.
23.06.1985 -
Faziletli Dualar A
21.04.1985 -
Hasta Ziyareti
