24.03.1985 - Cemaatle Namaz, İşrak, İlim

24.03.1985 - Cemaatle Namaz, İşrak, İlim
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men sallâ fî mescidi cemâatin erbaîne leyleten lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ min salâti'z-zuhri kütibe lehû bihâ itkun mine'n-nâri.
Hz. Ömer radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim 40 gece namazını cemaatle kılınan mescitte kılarsa..."
Lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ. "Allah-u ekber dediği zaman, imamın kıldığı ilk rekâtı kaçırmadan, hemen orada hazır bulunarak..." Sonuna yetişerek değil, işin başında...
Min salâti'z-zuhri. "Öğlen namazından itibaren..."
Kütibe lehû bihâ itkun mine'n-nâri. "Ona 40 günlük cemaate devamından dolayı cehennemden âzatlık beratı yazılır, eline verilir."
"Al, bu kâğıt senin yanında dursun; sen cehennemden âzatsın, seni cehenneme atmak isteyenlere gösterirsin, cennete gidersin."
Cehennemden âzatlık beratı verilir.
Nasıl yapacakmışız? Cemaatle namaz kılınan yere, cemaate müdâvemet edecekmişiz.
Cemaatimizden gıpta ettiğim kimseler var; her namazda gelirler elhamdülillah, burada ön safta yerlerini alırlar, namazlarını kılarlar. Burada bulunduğum zaman onları görmediğim zaman şaşırırım, memleketine, bir yere gitmişse ancak öyle... Muntazam kılarlar. İşte o devamın bereketi, Allah-u Teâlâ hazretleri öyle kimseleri cehennemden âzat edecek.
Şimdi burada ne dedi? Fî mescidi cemâatin dedi. Mescit demek, "secde mahalli" demektir. İnsan tek başına evinin bir odasında mescit edinirse; Allah-u ekber orada namaz kılabilir, o da mescit. Ama mescidi cemâatin demek, "cemaatin toplanıp da namaz kıldığı yer" demek.
Çünkü İslâm'da topluluğun, birlik ve beraberliğin çok kıymeti var da birçok kimse bu işin farkında değil. Cemaat kıymetli, muhabbet kıymetli, kardeşlik kıymetli, bereket onda, hayır onda... Onun için, evinde kıldığı namazdan burada kıldığı namaz daha sevaplı.
Ne dedi? Erbaîne leyleten dedi. "40 gece" dedi. Maksat "40 gün" demek.
Ondan sonra; lâ tefûtühü'r-rek'atü'l-ûlâ dedi. Yani şartı nedir? Namaza başında yetişecek, kuyruğunda değil. Başında, imamın arkasında hazır bulunacak, ilk rekâta yetişecek.
Mine's-salâti'z-zuhri dedi. "Öğle namazından başlayarak böyle devam ederse..." demek.
Neden mine's-salâti'z-zuhri dedi? Öğle namazını kılacak, akşam var arada, yatsı var, sabah namazı da daha güneş tam doğmadan kılınıyor. O taraftan itibaren bir günlük beş vakit namazı kılmanın ifadesi bu.
Beş vakit namazı 40 gün camide kılarsa kendisine bir diploma verilir. Beratı belki genç kardeşlerimiz anlamaz. Eskiden padişahlar berat verirlerdi. "Bizim Sultan Hamit'ten kalma beratımız var, bak upuzun açılıyor, teneke kutunun içinden çıkartayım, göstereyim." İşte onun gibi, artık nasılsa, Allah'ın onu cehennemden âzat ettiğine dair mânevî bir berat eline verilir.
Aşağıdaki hadîs-i şerîflerde de buna benzer hadisler var, onları da hızlı hızlı okuyuverelim.
Men sallâ lillâhi erbaîne yevmen fî cemâatin yudrikü tekbîrete'l-ûlâ kütibe lehû berâetâni: berâetün mine'n-nâri ve berâetüm mine'n-nifâki.
Bu Tirmizî'de ve İbn Hibbân'da olan hadîs-i şerîf, sahih, Hz. Enes'ten rivayet edilmiş. Ötekisi Hz. Ömer'den rivayet edilmişti, bu Hz. Enes'ten radıyallahu anhüm ecmaîn. Burada Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Men sallâ. "Kim namaz kılarsa..."
Ama niçin? Lillâh. "Allah için kılarsa..." Gösteriş için değil, âdet olsun diye değil, başka bir sebeple değil; "Allah için kim kılarsa..."
Ne zaman? Erbaîne yevmen. "40 gün." "Bir ay on gün, 40 gün devam ederse..."
Fî cemâatin. "Cemaatle..." Yalnız değil; cemaatle kim kılarsa...
Yudrikü tekbîrete'l-ûlâ. "İmamın başlangıçtaki ilk tekbirine, Allah-u ekber demesine yetişmiş bir halde kılarsa..." Rekât kaçırmış olarak değil, yetişmiş olarak kim kılarsa...
Kütibe lehû berâetâni. "Ona iki tane berat yazılır." İki diploma verilir, mânevî iki berat verilir.
Berâetün mine'n-nâri. "'Sen cehennemden âzatsın, cehenneme girmeyeceksin.' diye bir berat, cehennemden kurtuluş beratı..." Ve berâetün mine'n-nifâki. "'Münafık da değilsin, sen has hâlis müslümansın, al sana diploman.' diye münafıklıktan uzak olduğuna dair de bir berat verilir."
Cehenneme de girmez, münafıklık da artık ona sokulamaz, has kul olur. Münafık, "içi bozuk kul" demek. Elmayı dışından alıyorsun, güzel, bıçağı vuruyorsun, soyup yiyeceksin; içi kurtlu, atıyorsun, içi çürümüş, dışı güzeldi, rengi kıpkırmızıydı... Portakalı alıyorsun, bıçağı vuruyorsun; hay Allah, o şiddetli sıfır altı soğuklarda donmuş, içi bir işe yaramaz, acılaşmış, atıyorsun. Münafık da "içi bozuk insan" demek. Allah böyle kimseye münafıklıktan berat veriyor, yani has müslüman oluyor, içi de sağlam müslüman oluyor.
O halde bu hadislere göre ne yapalım? Ha gayret, -kazancı çok da- zor bir şey de değil, zaten namazları kılıyoruz, kılacağız. Evimizde kılacağımıza camide kılmaya dikkat ederiz. Yatsısıyla sabahıyla kaçırmamaya dikkat ederiz. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi o beratları eline alanlardan eylesin.
Men sallâ erbaîne yevmen salâte'l-fecri ve'l-işâi'l-âhireti fî cemâatin a'tâhu'llâhu berâeteyni: berâeten mine'n-nâri berâeten mine'n-nifâki.
Bu hadîs-i şerîfi de Hatîb-i Bağdâdî, İbn Asâkir kitaplarında rivayet etmişler. Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş: -Yine Enes'ten rivayet ediliyor. Radıyallahu anhüm ecmaîn. Sahabesinin cümlesinden Allah razı olsun.-
Men sallâ erbaîne yevmen. "Her kim ki 40 gün namaz kılarsa..."
Neyi kılarsa? Salâte'l-fecri. "Sabah namazını." Ve'l-işâi'l-âhireti. "Son akşam namazını yani yatsı namazını..." Birinci akşam namazı mağrib dediğimiz güneş batarken kılınan akşam namazı, ötekisi "yatsı" dediğimiz namaz.
"Sabah ve yatsı namazını kim kılarsa..."
Fî cemâatin. "Cemaatle, cemaat içinde..." Yalnız değil, kaçırmış olarak değil, evinde değil...
A'tâhu'llâhu berâeteyni. "Allah ona iki berat verir."
"Birisi cehennemden berat, birisi de münafıklıktan berat."
"Münafıklıktan berî oldun, sen paksın." diye bir yazı... "Cehennemlikten uzak oldun, sen cennetliksin." diye bir yazı...
Demek ki bu 40 gün [namazı cemaatle kılmaya] dikkat edeceğiz. Yukarıdaki hadisler de hepsi aynı mânaya geliyor. Hepimiz inşaallah gayret edelim. Biz ömrümüzde böyle çok 40'lar çıkartırız... Gayret etsek bir 40 tamamlarız, bir daha tamamlarız, bir daha tamamlarız, bir daha tamamlarız... Cemaate dikkat! Onun için bu mescitleri çok yapmışlar. Ben eskiden şaşırırdım: Şehzadebaşı cami kocaman bir cami, avlusunun bitişiğinde Burmalı Minare bir başka cami, ön tarafında İbrahimpaşa cami, sebilin olduğu yerde bir cami, sol tarafında Akarçeşme cami... Sübhanallah... Vefa Bozacısı'nın yanında bir ara nalbant dükkânı olarak kullanılmış bir başka cami... Belediyenin nikâh kıyma [yeri] tarafında restore edilmiş bir başka cami... Ya iki adımlık yerde bu kadar cami... Cemaatin kıymeti fazla! Cemaatin kıymeti fazla olduğundan dedelerimiz hepsi camiye koşmuşlar; senin benim gibi televizyonun karşısında ömür telef etmemiş.
Telefisyon. Neymiş o âletin adı? Televizyon değil, telefisyon; telef etme âleti. Neyi telef ediyor?
Vakitleri veriyorsun, öğütüyor; havaya... Hadi, yakıyor soba gibi, vakitler gidiyor.
"Hani sen kitap okuyacaktın, ilim öğrenecektin? Hani çocuğum sen derslerine çalışacaktın? Sınıfta kaldın, bak..."
İşte onlar öyle yapmazlardı. Onlar sabah namazında dükkânlarını açarlardı. Hayatları ibadetlere göre ayarlıydı. Öyle güzel ayarlanmıştı ki, öyle bir nizam vardı ki... Sabah namazını kılarlardı, tesbihlerini çekerlerdi, işine besmeleyle giderlerdi, dükkânını açardı.
Hatta bir eski tablo, bizim profesör arkadaşlardan birisi Paris'te bir müzede görmüş, resmini çekmiş, hakkında makale yazdı. Piyasa dualarla açılırmış. Şeyh efendi sarığıyla cübbesiyle gelirmiş, el açarmış "Allah'ım yâ Rabbi! Sen bize hayırlı rızık nasip et. Güzel işler yapmayı nasip eyle..." ne diye dua ediyorsa piyasa elbirliğiyle öyle açılırmış. Esnafın güne nasıl başladığına dair resimleri var. Namaz vakti geldi mi hemen namaza koşarlarmış.
Kapalıçarşı'da ben bir ara bulunmuştum, orada namazgâhlar filan vardı. Namaz vakti oldu mu herkes hemen dükkânı kilitleyiverip namaza koşarlardı.
Ondan sonra akşam evine gelirlermiş. Akşamleyin ben hatırlarım; ezandan sonra eve gelirsek babalarımız, dedelerimiz kaşlarını çatarlardı.
"Akşamdan evvel evin bütün ahâlisi eve gelecek bakalım."
Neden? Oruçluysa oruç iftar edilir, orada muhabbetli bir sofra kurulur, büyükler gelir. İşler akşam namazı vaktinde bitmiştir. Akşam saat 12'de okunurdu, gün bitti; 12, yeni bir gün başlıyor. Ne güzel muhabbetliydi... Yatsıya da camiye giderlerdi, bütün cemaat birbirini görürdü. Hayat ona göre nizamlanmıştı.
Şimdi hayat telefisyona göre ayarlanıyor; televizyonda program kaçta biterse bayrak direğine bayrak çekilinceye kadar millet karşısında...
Uykusuzluktan sabah namazı kaçacak...
"Kaçarsa kaçsın..."
İşe geç gideceksin...
"Zaten 11'den önce müşteri olmuyor."
Müşteri de hasta, esnaf da hasta... Müşteri de gelmiyor zaten, o da aynı hastalıkla mâlul, o da çarşıya çıkmıyor, ötekisi ne yapsın?..
Neler kaçırdık neler...
Men salle'l-asra fe-celese yumlî hayren hattâ yümsiye kâne efdale mimmen a'teka semâniyeten min vüldi İsmâîle aleyhisselam.
Enes b. Mâlik'ten rivayet edilmiş bir başka hadîs-i şerîfe geliverdik. Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men sallâ. "Her kim ki kılar..." el-Asra. "İkindi namazını..."
Men salle'l-asra. İkindi namazını kıldı, ne yapacak şimdi? Dur bakalım, ne yapacak:
Fe-celese yumlî hayren. "Namazı kıldıktan sonra oraya oturur, hayır imlâ eder."
"Hayır imlâ etmek" ne demek? Adamın bilgisi, mâlumâtı var; dindar ve alim. Oturur oraya, gelen talebeye, cemaate vesaireye dinî meselelerden, sorulan sorulardan cevaplar verir, hadis okur, âyet izah eder.
Ne zamana kadar? Hattâ yümsiye. "Akşama kadar."
Akşamlayıncaya kadar, ikindiyle akşam arasında ilmî faaliyetle, hayır öğreterek devam eder...
Ne olur? Bir iki keresinde böyle yapıverirse...
Kâne efdale. "Daha üstün olur." Mimmen a'teka. "Köle âzat edenden."
Nasıl köle? Semâniyeten min vüldi İsmâîl. "Hz. İsmail aleyhisselâm'ın evlâdından sekiz asil insanı kölelikten kurtarıp âzat etmiş gibi sevap kazanır."
Araplar'ın içinde Hz. İsmail aleyhisselâmın asâleti; Araplar'ın özü o, balın kaymağı o... En asil insanlardan sekiz tane köleyi esaretten kurtarmış, parasını ödeyivermiş de kurtarmış gibi sevap kazanır.
Allah hocalarımızdan razı olsun.
Şimdi biz bu hadisi ne zaman okuyoruz? İkindi namazını kıldık, arkasından okuyoruz, değil mi? Siz niye oturuyorsunuz, ben niye konuşuyorum? İkindiden sonra ne okuyoruz?
Peygamber Efendimiz'in hadisini okuyoruz. Ne zamana kadar? Akşamı buluyoruz, akşamlıyoruz.
Şimdi bunun arkasından -siz daha unuttunuz onu, ben de biraz [yaptıramıyorum]- Kur'ân-ı Kerîm cüzleri dağıtılır, herkes hatim okur, hatme iştirak eder, ondan sonra duası yapılırdı. O zamana kadar akşam vakti girerdi. Müezzin ezan okur, akşamı kılıp öyle çıkılırdı.
Sekiz tane Hz. İsmail aleyhisselamın evlâdından asil insan âzat etmiş gibi sevap var.
Bak dedelerimiz, hocalarımız işlerimizi nasıl ayarlamışlar... Biz farkında değiliz de yapıyoruz. Sonra hadis karşımıza çıkınca yüzümüze bir tebessüm yayılıyor; "Oh ben ne güzel iş yapıyormuşum meğerse..." diye, o zaman anlıyoruz. Demek ki hocalarımızın, Allah razı olsun, "İkindiden sonra hadis okunsun." diye [tavsiye etmelerinin] sebebi buymuş.
Biliyor musunuz ki -bu hadise başlamadan söyleyeyim- dua eden kimseyle âmîn diyen insan ecirde müşterektir. Hatta âmîn diyenin niyetine göre Allah verir. Yani dua edenin kalbinde bir başka niyet varsa, lafı biraz kıvırtıp da laf cambazlığına getiriyorsa bile, âmîn diyenin niyetine göre Allah sevap verir.
Birisi Kur'an okuyor, sen de o sûreyi biliyorsun ama o okuyor diye dinliyorsun. Okuyan da dinleyen de ecirde eşit. Varsın, dinle, korkma; dinlemek de okumak da eşit, sevabı aynı. İlim de öyle; öğretmek de öyle, öğrenmek de öyle. Allah bizi öğreten, öğrenen insan olmaktan ayırmasın.
En tatlı şey... Burada karşı duvara kadar üstü yemek yığılı ziyafet sofrası olsa bundan daha kıymetli olmaz; çünkü Peygamber Efendimiz'in mübarek hadisleri... Biz bunlardan bir tanesiyle belki âhiretimizi kazanırız, cenneti kazanırız. 40 gün devam ediversek; "Şu hadislerin bereketine ben de nâil olayım." diye, hadi bakalım cehennemden âzatlık diplomasını koynumuza koyacağız.
Öbür hadis:
Men salle'l-fecre cemâatin sümme kaade yezküru'llâhe -veyahut kaade bi-zikrillâhi- hattâ tatlua'ş-şemsü sümme sallâ rek'ateyni kânet lehû ke-ecri haccetin ve umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin.
Bu hadîs-i şerîf de Hz. Enes radıyallahu anh'ten. Hangi kitapta yer almış? Altı sahih hadis kitabından Tirmizî'nin kitabında yer almış. Tirmizî hadîsin arkasına da hasen kelimesini koymuş.
Ne demek? "Bu hadîs-i şerîf hasen bir hadîs-i şerîftir." demek.
Neden bunu izah ederek söylüyorum? Bazı kardeşlerimiz bu mesele hakkında kem küm etmişler de, onun için kaynağını da söylüyorum ve o hadis alimlerinin bu hadis hakkındaki hükmünü de söylüyorum.
Kâle't-Tirmiziyyü hasenün. "Tirmizî bu hadise 'hasen hadistir' demiş."
"Zayıf" dememiş, "uydurma" dememiş, bir şey dememiş; "hasen hadis" demiş. Hatırınızda iyi tutun!
Nedir bu hadîs-i şerîf?
Men salle'l-fecre. "Her kim ki sabah namazını kılar..."
Nasıl kılacak? Fî cemâatin. "Cemaatle..." Camide; evinde değil. Burada ev filan zikredilmiyor, hiçbir şey eksik fazla olmadan aynen ben söyleyeyim:
"Kim sabah namazını cemaat içinde kılarsa..." Fî, "içinde" demek. "Kim cemaat içinde sabah namazını kılarsa..."
Sümme. "Sonra." Kaade. "Oturursa." Yezküru'llâhe. "Allah'ı zikreder bir halde oturursa."
Burada biraz noktalar şüpheli durmuş; kaade bi-zikrillah. "Allah'ın zikrini yapmak için o meşguliyetle oturursa..." İkisi de aynı kapıya çıkıyor, yani namazı kıldıktan sonra oturacak, Allah'ın zikriyle meşgul olacak.
Ne zamana kadar? Hatta tatlua'ş-şemsü. "Güneş doğudan doğuncaya kadar." Doğdu, etrafı aydınlattı, o zamana kadar...
Sümme sallâ rek'ateyni. "Sonra kalkıp da iki rekât namaz kılarsa..." Zikirle meşgul oldu, güneş doğdu, o da kalktı Allah-u ekber diye namaz kılarsa...
Kânet lehû. "Onun için bu yaptığı iş olur..."
Ne olur? Ke-ecri hâccetin ve umretin. "Bir hac ve bir umre sevabı gibi olur."
Nasıl bir hac ve umre bu? Tâmmetin tâmmetin tâmmetin. "Eksiksiz tamam bir hac ve umre, eksiksiz tamam bir hac ve umre, eksiksiz tamam bir hac ve umre gibi ecir olur."
ed-Dâllü hayri ke-fâilihî. "Bir hayra delâlet eden onu işlemiş gibi ecir alır."
Onu bize öğreten hocalarımız bu kıldığımız namazların ecirlerini kabirlerinde hep alıyorlar. Biz de başkalarına öğretelim, biz de hayırlara delâlet edelim.
Cemaatle olmak şartı var, bir. Burada; fî cemâatin, "cemaat içinde" diyor. Ondan sonra, Allah'ın zikriyle meşgul olmak şartı var.
Ne yapacak? Eline tesbihi alacak, zikredecek.
Zikir nedir? Kur'ân-ı Kerîm zikirdir.
İnnâ nahnu nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le-hâfizûn âyet-i kerîmesi yok mu?
Ne demek? "Zikri, Kur'an'ı Biz indirdik, biz koruyacağız."
Kur'an'ın adı bile zikirdir.
Ve hâzâ zikrün mübârekün enzelnâhu. "Bu Kur'an size indirdiğimiz mübarek bir zikirdir."
O âyetten de anlaşılıyor. Demek ki Kur'ân-ı Kerîm zaten zikirdir, tepeden tırnağa zikirdir, zikrin özü hülâsasıdır, kaymağı balıdır. Kur'an okursa olur, zikir sayılır.
Lâ ilâhe illallah, sübhanallah, elhamdülillah, Allah-u ekber, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, onlar da zikir. Onlar da zaten "zikir" deyince ilk hatıra gelenler...
"Efendim ben başka yerde gördüm, Arabistan'da gördüm, Irak'ta gördüm, Kahire'de gördüm veyahut bizim Antep'te gördüm, Erzurum'da gördüm: Sabah namazını kılıyorlar, hoca efendi rahleyi önüne koyuyor, fıkıhtan bir kitap okuyorlar."
O da zikir.
"Tefsir okuyorlar."
O da zikir.
"Hadis okuyorlar."
O da zikir.
Biz şimdi ne yapıyoruz? Zikrediyoruz. Biz şu anda koca cemaat hâlinde topluca zikrediyoruz, hadis okuyoruz; Allah'ın adı anılıyor, dini öğreniliyor, öğretiliyor. İşte zikir bu.
Böyle bir şekilde vaktini değerlendirirse...
Hattâ tatlua'ş-şemsü. "Güneş doğuncaya kadar."
Mâlum, güneş doğunca bir müddet namaz kılınmama vakti vardır, ona vakti kerâhat derler. Onun da dinimizde delilleri var, hadisler var, büyüklerimizin bize tavsiyesi var. Güneş tam doğarken namaz mekruh, kılınmaz.
Neden? Biz güneşe tapıcılara benzemeyelim diye. Biz müslümanız; biz kimseye benzemeyiz! Benzemeye ihtiyacımız yok. Herkes bize benzesin. Güzel yüzün süslenmeye ihtiyacı yoktur.
Gönül çekici, gönlü dinlendiren o güzel yüzün süslenmeye ne ihtiyacı var? Ne boyanıyorsun? Yazık değil mi? O güzelliği ne karalıyorsun? Güzel yüzün süslenmeye ihtiyacı olur mu?
Ay gibi yüzü var, boyanmaya kalkmış. Yay gibi kaşları kirpikleri var, sürmelenmiş... Ne lüzum var? Allah süslemiş, daha güzel.
Bizim dinimiz güzeldir. Bizim başkasından bir şey almaya, süslendirmeye ihtiyacımız yok. Şu bilgilere bakın. Bunu hangi kitapta okudunuz?
Ben ilkokulu okudum, ortaokulu okudum, liseyi okudum, mühendislik okullarında hocalık yaptım, üniversitede hocalık yaptım; nerelerde var böyle bilgiler, gösterin bakalım...
Allah dinimizin güzelliklerini duya duya, tada tada, dimağında o lezzetleri hissede ede has, hâlis, samimi, içten Müslümanlığı yaşamayı cümlemize nasip eylesin. Allah cümlenizden razı olsun.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele-i şerîfe.
26.05.1985 -
4 Halife, Şehit
24.03.1985 -
Allahı Tasdik Etmek,
