01.11.1987 - Allaha Zikretmek, Ana Babaya İtaat

01.11.1987 - Allaha Zikretmek, Ana Babaya İtaat
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ya Büsre üzküri'llâha inde'l-hatîeti yezkürke indehâ bi'l-mağfire ve etıi zevcek yekfîki hayra'd-dünyâ ve'l âhireti ve berri vâlideyki yeksur hayrı beytik.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem râvî Büsre'ye nasihat olmak üzere şöyle ferman buyurmuşlar:
Yâ Büsre üzküri'llâhe inde'l-hatîeti yezkürke indehâ bi'l-ma'fireti. "Ey Büsre! Allah'ı hata ve günah işlediğin zaman yâd eyle, an zikreyle ki: O da seni o günah karşılığında mağfiretiyle zikretsin."
Mağfiret eylesin.
Ve etıi zevceki. "Eşine, kocana itaat eyle ki." Yekfîki hayra'd-dünyâ ve'l-âhireh. "Allah senin dünya ve ahiret hayırlarına ermene kâfi gelsin, kifayet eylesin. Dünya ve ahiretin hayırlarını sana versin." Ve berri vâlideyki. "Anne ve babana iyi evlatlık vazifelerini yap, itaatkâr ve iyilik yapıcı bir evlat ol ki." Yeksur hayrı beytik. "Evinin hayrı ziyade olsun, çok olsun."
Biraz açıklamasını yapalım.
Üzkiri muhatabı hanım sahabe olduğu için müennes siygasıyla; "yâd eyle, zikreyle."
Üzkiri'llâhe. "Allah'ı zikreyle."
Ne zaman?
İnde'l-hatîeti. "Hata, hatîe, günah, kabahat, suç işlediğin zaman Allah'ı yâd et, zikret, hatırla."
Lâ ilâhe illallah de estağfirullah de sübhânallah de böyle bir şekilde zikret ki Allah da seni mağfiret eylesin.
Demek ki kul hata işlediği zaman ne yapacak?
Birkaç türlü davranış ihtimali var, önünde çeşitli yollar var, istediği yola girebilir.
Yollardan birisi; "Artık ben günah işledim, Allah'ın sevmediği bir kul oldum, mahvoldum, Allah benim gibi suçlu, edepsiz bir kulu affetmez. Battı balık yan gider, artık bu iş böyle." deyip ümitsizliğe düşmek, kolu kanadı kırılmak ve artık yaptığı işlere dikkat etmemek. Bu bir yol; ama yanlış yoldur çünkü Allah'tan ümitsizliğe düşmek yok.
"Hocam! Sen benim yaptığım günahın ne kadar fena bir günah olduğunu bilsen!"
Ne kadar büyük günah olursa olsun ne kadar kötü bir iş yapmış olursan ol pişman oldun mu tevbe ettin mi Allah affediyor. Allah ümitsizliğe düşmeyi yasaklamış.
Hatta Riyâzü's-sâlihîn'de bir hadis-i şerif vardır ki o hadis-i şerifte eski ümmetlerden bir günahkârın macerası anlatılır:
Adam 99 kişiyi öldürmüş; "Acaba Allah beni affeder mi?" diye sonradan içine bir ateş düşmüş, yaptığı şeylerden pişman olmuş, affolunmasını istemeye başlamış:
"Filanca kimseye derdini aç; o belki sana bir çare bulur." demişler.
O da onun üzerine o şahsa, bir din adamına gitmiş, -Belki bir rahibe gitti, bir papaza gitti.- derdini söylemiş.
O şahıs da;
"Vay! Sen bu kadar adam mı öldürdün? Vay zalim, vay katil, vay alçak!" tabi nasıl dediyse "Allah seni affetmez, bu suçlar çok büyük suçlar" deyince adam sinirlenmiş. Zaten katil; onu da öldürmüş. Yani etmiş 100; doksan dokuz artı bir eşittir yüz. 100 kişiyi öldürmüş.
Bunu Riyâzu's-sâlihîn hadislerinde İmam Nevevî kaydediyor.
Sonra yine; "Benim derdime çare olacak bir ihtimal yok mu? Acaba ne olabilir?" diye araştırmalara girişmiş.
"Falanca yerde çok daha büyük bir alim kimse var, ona git; belki sana bir çare söyler." demişler. O da yola koyulmuş.
"Şunun yanına gideyim, günahlarıma tevbe edeyim, suçlarımı bağışlattırmak için neler yapmak gerekiyorsa onları yapayım da ondan sonra Allah'ın rahmetine ereyim." diye bir düşünceyle, niyetle yola koyulmuş ama yolda eceli gelmiş, ölmüş.
Azap melekleri ve rahmet melekleri başına gelmişler. Azap melekleri;
"Bu adam 100 kişiyi öldürmüş bir katil. Bunu alıp götürmemiz lazım, bu azap görecek." demişler.
Rahmet melekleri de diyorlarmış ki:
"Evet suçluydu, günahlıydı ama tevbe edip çare arayıp derdine merhem olacak bir şeyler bulsa onları yapıp ondan sonra iyi bir kul olmaya niyetlenerek yola gidiyordu."
Aralarında münakaşa olunca, nasıl olacağını bilemeyince hadis-i şerifte bildirildiğine göre Allah-u Teâlâ hazretlerine arz etmişler. Allah-u Teâlâ hazretleri gittiği yer ile gideceği yer arasındaki mesafeyi ölçtürmüş. Gideceği yere daha yakın olduğu için rahmet meleklerine tevdi edilmiş, teslim edilmiş. Hatta deniliyor ki "Allah-u Teâlâ hazretleri o tarafın mesafesini kısalttı, yeryüzünü kısaltarak, dürerek onu afv-u mağfiret etti."
Bu bizim için bir müjdedir.
O hadis-i şerif, bu hadis-i şerif ve daha başka hadis-i şerifler bir müjdedir ki günah işlediğimiz zaman kabahat, hata yaptığımız zaman çare ümitsizliğe düşmek değil. Olan olmuş, yıkılan yıkılmış, kırılan kırılmış, bir kabahat olmuş, ortada; pişman olup tevbe edip bir daha yapmamaya azmederek "Çok hata ettim, düzeltir misin? Çaresini nedir?" diyerek çare arayıp doğru yola girmektir. Yüzü ne kadar kara olsa suçu ne kadar çok olsa Allah yine ümitsizliğe düşmeyi yasak ediyor ve affedeceğini bildiriyor.
Affeder.
Hakikaten kul samimi olarak dönerse tevbe-i nasûh ile tevbe ederse Allah-u Teâlâ hazretleri geçmiş günahlarının hepsini affeder, onu iyi bir kul olarak kabul eder. Ama "Sözünde durmazsa yine günahlara dalarsa o zaman eskiyi ve yeniyi hesaba dâhil eder." diye hadis-i şeriflerde geçiyor.
O bakımdan ey Allah'ın hata işlemiş olan kulları! Günahkâr kulları!
Hatanızın hata olduğunu anladığınız anda, pişmanlık duyduğunuz anda tevbe edin, Allah'ı zikredin.
Çare Allah'ı zikretmektir, tesbih eylemektir.
Fatiha suresinde bizim için Allah'a nasıl yalvarıp yakaracağımıza dair bir usul, edep gösterilmiştir.
İlk önce nasıl başlanıyor?
Hemen ihdina's-sırâta'l-müstakîm diye başlanmıyor. İlk önce Bismillahirrahmanirrahim diye başlanıyor. Ondan sonra;
El-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemin deniliyor; "Hamd Allah'ındır." deniliyor.
Allah'ın Rahman ve Rahim olduğu er-Rahmani'r-rahîm diyerek hatırlanılıyor.
Mâliki yevmi'd-dîn olduğu hatırlanılıyor:
"Yâ Rabbi! Biz sana iltica ederiz, biz senin kulunuz, ancak senden yardım isteriz, ancak sana ibadet ederiz." deniliyor.
Ondan sonra ihdina's-sırata'l-müstakîm deniliyor. Demek ki burada da anlıyoruz ki önce Allah zikredilecek, hamd edilecek, tesbih edilecek, tekbir getirilecek; usul, âdâb erkân böyle.
"Yâ Büsre! Hata işlediğin, kabahat yaptığın zaman Allah'ı zikret ki o da o günaha mukabil seni afv-u mağfiret eylesin."
Allah-u Teâlâ hazretleri o zikrin, tesbihin hürmetine; lâ ilâhe illallah, estağfirullah, Allah-u Ekber, Allah Allah Allah, yâ Rab, yâ Rab, yâ Rab demek hürmetine mağfiret ediyor
Burada Gülistan sahibi Şeyh Sa'dî'nin kitabına aldığı bir hadis-i şerifi hatırladım. Bir vaiz efendi bizim camimizde okumuştu da bir başka şahıs da onunla uzun boylu tartışıp "Nasıl olur?" diye kabul etmek istememişti. Ama hadis-i şerif var. Ben de biliyorum, okudum; Gülistan'da da var.
"Günahkâr bir kul 'Yâ Rabbi!' dediği zaman Allah ona nazar etmez. Yine "Yâ Rabbi!' diye yalvarmaya devam edince Allah yine nazar etmez. Yine "Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!" diye yine Allah'ın adını anıp iltica edince o zaman Allah-u Teâlâ hazretleri der ki;
Yâ melâiketi! "Ey benim meleklerim! Şahit olun ki ben bu kulumu afv-u mağfiret eyledim. Çünkü bu kulum benden başka Rab olmadığını bildi, bana döndü, bana iltica ediyor."
Kad isistehyeytü min abdî. "Ben kulumdan utandım. O böyle 'yâ Rabbi, yâ Rabbi, yâ Rabbi' derken ben onu afv-u mağfiret etmemeye utandım. Şahit olun ki affediyorum, affettim."
Peygamber Efendimiz' in hadis-i şerifinde geçtiğine göre Cenâb-ı Hak böyle buyuruyor.
Demek ki Rabbimizin rahmeti ne kadar geniş. Kul günahı işliyor ama pişman olup "Yâ Rabbi ya Rabbi ya Rabbi!" deyince Allah-u Teâlâ hazretleri kad istehyeytü min abdî diyor:
"Ben kulumdan utandım; affetmemeye utanırım, affederim."
Kul günahı işliyor, bizler işliyoruz, utanmadan günah işliyoruz, Rabbimiz mağfiret etmemeye utanıyor.
O bakımdan Allah'ın rahmetinin genişliğini bilerek ona göre Allah'ı çok zikrederek, tevbe ve istiğfar eyleyerek günahlarımızın bağışlanmasını isteyelim. Muhterem kardeşlerim!
Sonra devam etmiş. Tavsiye-i nebeviyyesi ne diyor?
Ve etîi zevceki. "Kocana da itaat et."
Karşısındaki şahıs evli, ona; "Kocana itaat et!" diyor. Bunun karşılığında ne olacağını da şöyle buyuruyor.
Yekfîki hayra'd-dünyâ ve'l-âhireh. "Allah-u Teâlâ hazretleri bu itaatin hürmetine senin dünya ve ahiretinin hayırlarla dolmasına, dünya ve ahiret hayırlarına ermene kâfi gelir."
Seni dünya ve ahiretin hayırlarına erdirir.
İtaatte çok bereket vardır, çok hayır vardır.
Ve berri valideyki. "Anne ve babana iyi evlatlık et, iyi evlatlık vazifelerini yap, ziyaret et, elini öp, hürmet et, yardım et, hizmet et." Yeksür hayru beytik. "Evinin hayrı, bereketi çok olur."
İnsanın hem evinin hayrı, bereketi çok olur hem de rızkı bol olur hem de ömrü uzar. Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz; sıla-ı rahim yapıldığı zaman ana babaya itaat edildiği zaman hem hayır ve bereket artar hem insanın ömrü uzar hem de rızkı bol ve geniş olur. Hem de anne ve babaya yapılan yardımların ikramların sevabı, cihada harcanan para kadar çoktur. Onun için anne ve babası sağ olanlar, anne ve babalarına güzel evlatlık yapsınlar. Lütfen güzel evlatlık yapsınlar, İslâm'da evlatlık nasıl yapılırmış onlara göstersinler.
Bizim fakülteden talebelerimizden bir tanesi; -birkaç defa bunu anlattım ama yeri geldikçe anlatmakta fayda görüyorum- sakallı bir çocuk olarak benim karşıma geldi;
"Oturabilir miyim hocam?" dedi oturdu. Ben masadayım, o da karşımda.
"Hocam! Ben Müslümanca yaşamak isteyen bir gencim." dedi. Sakal bırakmış, mazbut bir delikanlı, üniversite talebesi.
"Annem ve babam bana dargın, eve beni almıyorlar." dedi.
"Eyvah!" dedim ben o zaman; "Yardıma ihtiyacın varsa yardım edeyim?"
"Yok, malî durumum iyi; gelirim, kazancım var. Malî bakımdan bir sıkıntım yok. Yalnız annem babam bana dargın, beni evden kovdu, babam eve almıyor." dedi.
Niye?
"Benim sakallı olduğuma kızıyor, Müslüman olduğuma kızıyor."
Dedim ki: "O seni kovsa bile senin ona evlatlık vazifen var. Sen ona bir mektup yaz." dedim. -Allah o anda aklıma öyle getirdi.-
De ki: "Çok değerli babacığım ve sevgili anneciğim! Siz beni evden kovdunuz. Müslümanlığımdan dolayı kovdunuz. Halbuki benim bir Müslüman olarak size güzel hizmet etmem lazım, hizmette bulunmam lazım. Size karşı evlatlık görevlerim var; ama siz benim İslâm'dan ayrılmamı istiyorsunuz. Sevgili babacığım, sevgili anneciğim! İslâm'dan ayrılamam, İslâm'dan ayrılmam mümkün değildir. Çünkü o imanımla, ahiretimle ilgili. Bunu yapamam. Ama izin verin, benim Müslümanlığımı kabul edin, beni Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalışmayın, ben size yine evlatlık vazifemi yapayım, ben size hizmet etmek istiyorum. Dışarıda da yaşarım; ama benim size hizmet etmem lazım, bana bu fırsatı verin." gibi bir şeyler yazmasını o zaman tavsiye ettim.
Aradan bir zaman geçti, çocuk geldi, yanında bir kız, başörtülü, uzun mantolu, eldivenli. Kapıyı çaldı;
"Hocam! İçeriye girebilir miyim?" dedi.
"Tabi, girersin, buyur." dedim.
Oturdu; ben yanındakini nişanlısı sandım. Uzun boylu, güzel bir kapalı hanım kızcağız.
"Hocam! Bunu tanıyor musunuz?" dedi.
"Tanımıyorum, ilk defa görüyorum." dedim.
"Bu benim kız kardeşim." dedi. Maşaallah!
"Bu sizin bana tavsiye ettiğiniz mektubun neticesi" dedi.
"Ben sizin dediğiniz tarzda bir mektup yazdım. Benim mektup evde bomba tesiri yapmış. Aile alt üst olmuş, babam ağlamış, annem ağlamış, kız kardeşlerim bir başka hallere girmişler. Ondan sonra bana 'peki gel evladım' dediler, gittik, ben de evlatlığıma devam ettim, kız kardeşim örtündü. 'İslâm madem bu kadar güzel dinmiş.' dedi, böyle kapandı."
Ben de "Maşaallah!" dedim, sevindim.
Aradan bir zaman geçti; "Müjde hocam!" diye tekrar odama geldi.
"Ne oluyor?" dedim.
"Annem babam bütün aile hacca gidiyoruz." dedi.
Evladının Müslüman olmasına tahammül edemeyip evden kovan; "Defol! Senin gibi yobaz çocuk istemiyorum." diye kovan bir babanın sonunda geldiği nokta nedir?
Müslümanlıktır.
Yani onu o noktaya getiren nedir? Müslümanlığın güzelliğidir.
Bizim rahmetli büyüklerimiz öyle derdi, rahmetli annem öyle derdi: "Kiliseye götürmeyecek ama kiliseden gelirken omzuna alıp getirecek." "Kötülük yapmasına yardımcı olmayacak ama oradan dönüşte omzuna alıp getirecek." derdi.
Annenize babanıza iyi muamele edin. Hepimiz genel prensip olarak İslâm'ın güzel ahlâkını takınır, üzerimizde numune olarak çevremize gösterirsek dünyayı fethederiz.
Dünyada İslâm ile yarışacak, onunla rekabet edecek bir başka sistem yok. Tek yol İslâm; ama biz İslâm'ı güzel temsil edebilmeliyiz. Güzel temsil edersek tam Müslümanca temsil edersek o zaman herkes İslâm'a gelir. Kötü temsil edersek hem Müslüman gibi görünüp sakal bırakıp sarık sarıp şalvar giyip de kaba saba bir insan olursak o zaman bize kızması gereken insanlar bizim şahsımızda İslâm'a da kızar. O bakımdan lütfen kılığı kıyafeti itibariyle Müslümanca olan kimseler her hareketine, her sözüne daha bir başka türlü dikkat etsin. Bilsin ki o sakalından dolayı karşısındaki ona laf söyleyecek; "Vay sakallı vay!" diyecek, açacak ağzını, yumacak gözünü. Onun için fedakâr, edepli, tam derviş olacağız.
Akşam bir arkadaşla konuşuyorduk:
"Hocam! Hayatta çok çalkantılar geçirdim, çok yollar denedim. En güzel yol olarak dervişliği gördüm. En güzel yol olarak, çare dervişlik." diyor.
Hakikaten öyle.
Şimdi bu devirde Yunus Emre aramızda olsa Türkiye'yi fetheder, dünyayı fetheder.
Neden?
O güzel huyuyla, güzel ahlâkıyla, tatlı sözüyle, güleç yüzüyle, bükük boynuyla, yaşlı gözüyle, etrafa baktığı zaman ibret alan, o güzel duygulu kalbiyle ortalığı fetheder. Biz de öyle olalım, biz de o yolun yolcusuyuz. Biz de tatlı dilli, güleç yüzlü, güzel ahlâklı, fedakâr, İslâm'ı güzel temsil eden insanlar olursak...
O zaman bak ne diyor Peygamber Efendimiz: "Ana babana iyi davran; evinin hayrı, bereketi çok olur." diyor.
O neresi? O neresi?
İkisi ayrı yerde gibi ama yine evin hayrına bereketine tesir ediyor. Biz güzel ahlâklı olalım, cemiyete güzel ahlâk ile muamele edelim, ağzımızdan kötü söz çıkmasın, kendimizden kötü hareket çıkmasın, her hareketimiz zarif, olgunca, kibarca olsun, o zaman herkes meftun olur, bize hayran kalır.
Komünist bir yazar, sonradan dönmüş, gazetede hatırasını yazıyor:
"Hatalı olduğumu şimdi anlıyorum. Her şeyi unuttum, bir şeyi unutamıyorum. Bizim okulda Müslüman bir çocuk vardı. 'Ben yanlış yoldayım.' diye, bana öyle bir kindar bakardı, öyle bir soğuk muamele ederdi ki hâlâ onun yarası yüreğimde." diyor.
Bak dönmüş, doğru yola gelmiş ama o sert bakışın, o kötü davranışın kalbinde bıraktığı iz hâlâ silinmemiş.
Tatlı tatlı hareket edelim.
Muammer Dolmacı kardeşimiz Bayındırlık Bakanlığı'nda müsteşar idi; bakandan sonra en yüksek, en kuvvetli şahsiyet idi.
Bayındırlık Bakanlığı'na onu ziyarete gidiyordum. Merdivenlerden yukarıya, oradan da aşağıya doğru kalabalık bir heyet iniyordu. Kendi aralarında konuşuyorlar, ben de dinliyorum. Yukarıya çıkıyorum; birbirini tanımayan insanlarız. Ben çıkıyorum; o inenler,
"Aşk olsun Muammer beye, işimizi yapmadı ama adamı yine seviyorum." diyor.
İşlerini yapmamış, demek ki uygun bir şey söylememişler, yapılacak bir şey değil ama öyle tatlı dilli, güleç yüzle konuşmuş ki ayrılanlar işleri yapılmadığı halde memnun ayrılıyorlar.
Böyle olabilir:
"Çok kıymetli kardeşim, aziz kardeşim! Sen bir şey istiyorsun, mümkün olsa yapardım ama yapılması mümkün olmadığından, istediğin şey şu şu bakımdan mahzurlu olduğundan yapamıyorum, kusuruma bakma." dedi herhalde, öyle anlaşılıyor, gönüllerini fethetmiş.
Yapılan iyilik eskimez kardeşim. Eskilerimiz; "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı kalır." diyorlar, değil mi? İyilik unutulmaz, bir güleç yüz unutulmaz. Bir güler yüz, bir tatlı dil, bir yerdeki bir yardım hiç unutulmaz. Onun için iyilik yapmayı prensip edinelim. Adamlar bizim hâlimizden İslâm'ı müşahhas olarak görsünler. "Tamam, Müslümanlar böyle oluyor." desinler. Müslümanlardan korkmasınlar, Müslümanlara kızmasınlar, Müslümanları kötü, kaba saba sanmasınlar. Bizim sakalımızı görünce korkuyor. Cübbemizi görünce korkuyor, yumuşak yumuşak davranılırsa inşaallah anlarlar. Hadisi biraz daha tekrar edip geçelim.
"Yâ Büsre! Yaptığın günahtan sonra pişman olunca hemen Allah'ı çok zikret ki Allah da seni mağfiretiyle karşılasın, zikrettiğin için kusurunu bağışlasın. Kocana itaat et ki Allah sana dünya ve ahiretin hayırlarını ihsan eylesin, kifayet eylesin. Ana babana güzel evlatlık, iyi evlatlık vazifelerini yap ki evinin hayrı bereketi çok olsun." diyor, bunlara dikkat edelim.
Evliler aile saadetini korumaya çok dikkat etsinler. Karı, kocasına itaat etsin, Koca, karısını himayede bulunsun, bağlılığını kaybetmesin. Evlatlar anne ve babalarına hürmetkâr olsunlar.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.02.1986 -
Hamam, Seferi Namaz,
01.05.1986 -
Miskinlere Yardım, Ölüm,
