02.02.1986 - Sirke, Nimet, Üzüm

02.02.1986 - Sirke, Nimet, Üzüm
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ni'me'l-idâmü el-hallu.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; ‘Ni'me'l-idâmü el-hallu’buyurmuş, "Sirke ne güzel katıktır. Ne güzel katıktır sirke." diye sirkeyi methetmiş.
Biliyorsunuz sirke ekşi bir madde, biraz salataya filan koyarız biz; salatanın keyfi yerine gelsin yani bu koymayı keyfimiz yerini bulsun diye yaparız. Onu bulamazsak limon sıkarız. Salata da zaten bizim asıl yemeğimiz sayılmaz, yemeğimizin yanında iştahımızı açsın da keyfimiz yerine gelsin, soframız süslensin diye salatayı da ondan yapıyoruz. Bizim şatafatımızın, soframızdaki süsün, ziynetin haddi hesabı yoktur. Hiç yemek yok dediğimiz zaman kapıda karşılar hanım;
"Efendi bugün ne getirdin, evde hiç yemek yok!"
"Aç bakalım buzdolabını, oo gel bakalım mutfağa…" Duvarda patates torbaları asılıdır, pirinç vardır, şunu vardır, bunu vardır, buzdolabı doludur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Sirke ne iyi gıdadır."
O layık değil miydi?
Yemeklerin en güzellerine, nimetlerin en yükseğine o layıktı ama dünyaya iltifat etmedi, kibir göstermedi, midesinin esiri, nefsine hizmetçi olmadı, bizi de öyle yetiştirmek için hadîs-i şerîflerinde nasihatler buyurdu. Tutana ne mutlu!
Sirke ucuz bir gıdadır; birkaç üzümü atsan bir kenara, biraz bekletsen fışkırır, tuzlarsan işte sirke olur. Yani kolay, herkesin evinde bulunan bir şey… Efendimiz böyle sirkeye banar yerdi.
Bu söz tevazudan söylenmiş. Efendimiz mütevaziydi, şatafatlı yemek aramadı. Aylarca mutfak diye bir şey yok, ocağından duman çıkmadı. Ateş yanmadı ki duman çıksın. Hurma yedi, "Süt var mı?" dedi, süt sağılmış getirilmişse onu içti, böylece idare etti.
Bu tevazuu gösterir ama bir de doktorlar diyorlar ki; "Bu, modern tıp bakımından da öyle. Zaten bütün yediğimiz maddeleri mide parçalara ayırıyor; aslî unsurlarına, aminoasit denilen şeylere ayırıyor. Burada da bu sirke denilen şey de onlardandır. Bütün öteki proteinler ilk önce o malzemeden ayrılıyor, ondan sonra vücut da ondan yapılıyor. İşin aslına, perde arkasına bakılırsa yine onda da çok büyük hikmetler, hayırlar var buyurmuş Efendimiz.
"Ben bir paça yemeğine çağrılsam bile giderim." buyurdu Peygamber Efendimiz, yeter ki muhabbet olsun. Yani adamcağızın eti bile yok da kesilen hayvanın bacağından tencereye koymuş kaynatıyor.
Neresini yiyecek?
Suyu işte. "Ona dahi giderim." buyurdu, tevazu gösterdi. Bazen aç durdu. Öyle aç durdu ki midesi ağrıyor, taş bağladı; bir gün, iki gün yemek yemediği oldu. Sabahleyin eve gelir sorardı:
"Bir şey var mı yiyecek?"
"Hiçbir şey yok yâ Resûllallah!"
"Eh ben de zaten oruç tutmaya hevesliydim, meyyal idim." Oruç tutmaya niyet ediverdi, öyle geçirdi vakti.
Rabbimiz bize çok nimetler vermiş. Bizim bu belde, Suudi Arabistan gibi değildir, her şeyi vardır, dağları taşları nimet doludur. Her şeyi vardır, verince nimeti itmek de olmaz, "Çok şükür yâ Rabbi verdiğin nimetlere…" Ama şükrünü eda etmek, şükrünü bilmek lazım. Bunu Allah bize veriyor ama dünyanın başka yerinde yok, herkese vermiyor. Afrika'da insanların resimlerini bazen gazetelerde çekiyorlar; kaburgaları sayılıyor, çocuklar değnek gibi kalmış. Kimisi açlıktan ölmüş, kıvrılmış. Bunlar insan! Bizim Hz. Âdem atamızdan kardeşlerimiz… Onları hep görüyoruz. Öyle ülkeleri anlatıyorlar ki, Asya'da da var böyle mahrumiyetli yerler. Yağmur yağdığı zaman solucan toplamaya çıkarlarmış, onu yiyecek de [karnını doyuracak].
Allah'ın çok mahrumiyetli memleketleri varken bizi burada yaratması, bu nimetlere mazhar etmesi şükrünü ödeyemeyeceğimiz bir durumdur. Onun için Allah'ın verdiği bu nimetlerin kadrini bilelim, şükrünü gücümüz yettiğince eda etmeye gayret edelim.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri diyor ki; "Şükür lafla değildir. Çok şükür yâ Rabbi verdiğin nimetlere." Bu basit bir şükür. Asıl şükür, Rabbin nimetini yedikten sonra ona âsi gelmemektir. Nimetini yiyorsun, karnın doyuyor. Karnı doydu ya ondan sonra eğlence yerine gidiyor. Karnı doydu ya günaha gidiyor. Halbuki şükrünü eda etmeye çalışması lazım!
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Ezîbû ta'âmmeküm bi-zikrillâhi. "Yemişseniz yemeğinizi Allah'ın zikriyle öğütünüz, eritiniz." Tespih çekin, Allah deyin lâ ilâhe illallah deyin de öyle eritin.
Allah bizi ve evlatlarımızı onlardan eylemesin.
Nerede bir sefalı yer görse hemen günaha kalkar orada. "Aaa buranın manzarası çok güzel çok havadar, püfür püfür esiyor; çimen, çayır, ağacın gölgesi. Getir içkileri, mezeleri, haydi bir de çalgı, çengi getirirsen daha da iyi olur…" Hemen günaha… Bu nimeti vermiş Allah, çok şükür demiyor, aksine günaha dalıyor, insanoğlunun bir acayip hali.
Ama başına bir hal gelse kime yalvaracak? Yer zangır zangır sarsılmaya başladı, ne yapacak?
"Allah" diyecek. Kadıköy vapurunda ben şöyle bakarım, güleceğim de gelirdi; lodos şiddetli... Vapurun burnundan dalga vurduğu zaman öbür tarafına aşırtıyor, vapurun burnu bir giriyor bir çıkıyor dalganın içine. İşte buradan kalkacak, Kadıköy iskelesine yanaşacak. Bıdır bıdır bıdır herkesin dudağı kıpırdıyor. E ne oldu, siz yazın lodos olmadığı zaman böyle değildiniz. Hepsi dindar, hepsi tespihli, hepsinin ölüm korkusu var. Ya batıverirse diye o zaman zikre, tespihe başlıyor. Ama öyle tehlike anında dua etmenin kıymeti yok.
Rahatlık zamanında dua edenin duasını kabul eder Allah. Aklına hiç gelmiyor öteki zamanda da başı sıkıştığı zaman ya hasta olacak ya birisi ölecek ya bir mali krize düşecek ya çocuğu olmayacak… O zaman dolaşır hoca hoca. Sair zaman yapmıyor, istediği bir şey [olmazsa dua] yapıyor, büyük bir namertlik. Mert olan insan nimeti vereni bilir, mün'im-i hakîkiyi bilir ve ona güzel kulluk eder. Utanır güzel kulluk etmemeye.
Hani nankör diyoruz, ne demek?
Nân Farsça "ekmek" demek; nankör "kendisine ekmeği vereni görmeyen" demektir. Kendisine ekmeği yemeği vereni görmüyor; öyle olmak doğru değil. İnsan iyiliğe iyi muamele edecek, karşılık verecek. Hatta iyi insan, başka bir kuldan kendisine bir kötülük gelse kötülüğe bile iyi muamele edecek; asıl güzel huylu, ahlâkı yüksek insanlar öyle insanlardır. Mesela büyüklerimiz demişler ki:
"İyiliğe iyilikle mukabele etmek her kişinin kârıdır."
Herkes yapabilir bunu. O sana bir hediye vermiş sen de ona bir hediye veriyorsun, o sıkıntılı bir zamanda yardımına koşmuş sen de onun yardımına koşuyorsun. Herkesin işi diyor, büyüklerimiz bu merhaleyi aşmışlar;
"Kötülüğe iyilikle mukabele etmek er kişinin kârıdır."
Onun için babayiğit olmak, arslan gibi olmak lazım ki; "O bana kötülük yaptı ben ona kötülük yapayım." demiyor, bilakis Allah için kötülüğe de iyilikle mukabele ediyor. Öyle olmak lazım! Kötülüğe iyilikle mukabele etmeyi tavsiye edecek kadar dedelerimiz faziletli olmuş, yükselmişler. "İyiliğe iyilikle mukabele herkesin işi, basit bir iş." diyor. Adamlar öyle yükselmişler ki o mübarekler; küçümsüyorlar.
Evine çağırmış kapısından kovmuş, evine çağırmış kapısından kovmuş, çağırmış kapısından kovmuş… Yetmiş defa diyorlar kitaplarda, -isterse yedi defa olsun- çağırmış kapıya kadar;
"Gel bizde yemek yiyelim." diye eve içeri girmiş,
"Yokmuş yemek; git." Demiş.
Yine gelmiş yine çağırmış, yine gitmiş yine gelmiş, yine gitmiş, yine gelmiş, sonunda ayağına kapanıyor;
"Efendim, ben sizi denemek istedim, kusuruma bakmayın affedin beni. Hakikatten büyük zatmışsınız, hiç kızmadınız. Çağırdım geldiniz, kovunca da bir şey demediniz; gittiniz. Git deyince gittiniz, gel deyince geldiniz." diyor.
"Evladım, bunun büyüklük neresinde? Bunu bizim Horasan'ın köpekleri bile yapar. Çağırırsın gelir, hoşt dersin gider." diyor.
Bak ne kadar tevazu sahibi. Küçümsemişler, "Basit şeyler bunlar!" demişler. Daha yüksek, güzel huylara sahip olmak için çalışmış, çabalamışlar. Bizim zamane insanları iyiliğe kötülükle mukabele ediyor. Bre insaf yani, bu kadar nankörlük yakışmıyor.
Allah bize edep nasip etsin. Edip, arif, kâmil, zarif kul olmayı nasip etsin. Kaba saba, nimeti bilmez, iyilik yapanı anlamaz, dostu düşmanı ayırmaz, duygusuz insan etmesin.
Nime't-ta'âmu ez-zebîbu yeşiddü'l-'asabe ve yüzhibü'l-vasabe ve yutfiü'l-ğadabe ve yutîbü'n-nekhete ve yezhebü bi'l-balğâmi ve yasfi'l-levni.
İkinci hadîs-i şerîf yine gıda ile açıldı. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde diyor ki;
Nime't-ta'âmu ez-zebîbu. "Üzüm ne güzel gıdadır!"
Gerçekten de güzel gıdadır. "Sirke ne güzel gıda!" demiş, gerçekten güzel gıdadır, faydası vardır. "Üzüm ne kadar güzel gıdadır." dedikten sonra açıklamış;
Yeşiddü'l-'asabe. "Sinirleri takviye eder." Yani zayıf sinirli olmaz insan, çelik gibi olur sinirleri. Ve yüzhibü'l-vasabe. "Hastalığı defeder." İnsan öyle halsiz bitkin hasta filan olmaz. Ve yutfiü'l-ğadabe. "İnsanın asabiliğini gazabını söndürür." Sinirli, ateş gibi parlayıveriyor, onu yedi mi geçer. Tatlılaşıyor demek, üzüm gibi oluyor insan, gazabı gidiyor. Ve yutîbü'n-nekhete. "İhtiyarlığı hoş eder." Hastalığı, ihtiyarlığı, halsizliği iyi eder. Ve yezhebü bi'l-balğâmi. "Balgamı söktürür." İnsanın içine hararet verir, hastalığını geçirttirir, balgamını söktürtür. Ve yasfi'l-levn veya yusaffi'l-levn. "Rengi de sâfîleştirir, güzelleştirir."
Üzüm güzel bir gıdadır. Bugün doktorlar da tıp da aynı şeyi kabul ediyor. Biliyorsunuz umumiyetle bizim bugünkü tatlı ihtiyacımız, fabrikalarda yapılmış beyaz şekere dayanıyor ama öbür taraftan da tıp kitaplarını, mecmuaların gazetelerin, tıp köşelerini okuduğumuz zaman diyorlar ki:
"Aman üç tane beyazdan sakın, dört tane beyazdan sakın. İşte şekerden, undan, yağdan sakın…" diye bir de öyle nasihat ediyorlar. Çünkü fazlası sıhhate iyi gelmiyor.
Bu sûnî şekeri, kelle şekeri, fabrika şekerini Osmanlılar zamanında Avrupa'dan getirmişler;
"Efendim, bu şekerden size verelim, ihraç edelim, size satalım bunları." [Padişah;]
"Ben şöyle adamlarımı toplayayım bir danışayım." demiş, toplamış. -Hocamız rahmetli anlatırdı, Allah şefaatine erdirsin.- Yeniçeri ağası kalkmış, palabıyıklı babayiğit adam demiş ki:
"Padişahım biz bu şekeri yersek onlar gibi cılız bacaklı kalırız."
"E ne olacak?"
"Biz pekmezi alacağız, hüp bir içtik mi tamam ne soğuk tesir eder ne başka bir şey tesir eder."
Onun şekeri de tam hakiki şekerdir. İşin içine şunu bunu katıştırmamışlardır. Eskiden dağlar taşlar her taraf üzümdü, bağdı, her tarafta bağlar çok olurdu. Şimdi onları söküyorlar, kütükler mütükler kimsenin o işe aldırdığı yok, çikolata şeker bilmem ne peşinde ama çocuklara, büyüklere en zararlı şeylerden birisi. [Çikolatalar, şekerler] yağ yapıyor, kolesterolü artırıyor; tabii şeyler iyi.
Bir de Ankara'da bizim hoş halli, Müslüman dindar doktor bir dostumuz var. Hani ilan vardır ya, göğü ısıtamazsınız diye reklam yapıyor birisi, göğü ısıtamazsınız şöyle yapın böyle yapın diyor. [Doktor dostumuz] diyor ki:
"Ne diye etrafı ısıtacağız diye uğraşıyorsunuz? Soba kalorifer şunu bunu… Üzüm yiyin içiniz ısınsın tamam."
İçiniz ısındı mı üşümedikten sonra... Doğu Anadolu’da bizim vatandaştan bir tanesi yakayı bağrı açmış gidiyor, kar kış kıyamet vuu estiriyor. Birisi de ağzını sarmış, başını sarmış, yakasını kaldırmış filan. O yaka bağrı açık efe onun yanına kadar gelmiş demiş ki:
"Böyle bu kadar sarınma."
"Niye? Soğuk!" demiş.
"Rüzgâr, soğuk bir yerden girdi mi çıkamaz, üşürsün." demiş.
Tabii o neden öyle oluyor? Demek ki insanın içi üşümediği zaman yaka bağır açabiliyor, içinin üşümemesi için de gıdanın sağlam olması lazım.
Bayburt'tan bir yaşlı teyze gelmişti -çarşaflı marşaflı- bizim gıdamıza, yemeğimize baktı. Kendi mahalli tabiriyle diyor ki:
"Eyle can mı baranır?" yani, "Sizin bu yediğiniz şeylerle can kuvvetlenmez ki!" demek istiyor.
"Böyle yediğiniz şeylerle eyle can mı baranır?"
Nasıl olacak?
"Tereyağını ısıtırsın hüp içersin. O zaman işte sağlam olur." diyor. Tabii tereyağını kim bulur, nerede bulur bilmiyoruz da...
Tabiî gıdalarda bizim için fayda var. Üzüm yediğin zaman şekeri çarçabuk hemen kana karışır, üzüm şekerinin hazmı da kolaydır. O bakımdan bu hadîs-i şerîflerdeki tavsiye edilen malzemeye itinâ etmek lazım. Üzümlerimiz bulunsun; büyük, Besni üzümleri vardır, siyah üzümler vardır; kan yapar. İşte onlardan arada böyle yemeli, bu hadîs-i şerîflerdeki nasihatlere bakarak hastalıklardan sıhhati korumaya dikkat etmeli.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
05.07.1987 -
Din Kardeşliği
04.01.1987 -
Kıyametin Büyük Alametleri,
