05.06.1988 - Namazı Camide Kılmak

05.06.1988 - Namazı Camide Kılmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yacebü rabbüke min râî ğanemin fî resi şaziyyetin bi-cebelin yüezzinü lissalâti ve yusallî fe-yekûkullâhu azze ve celle unzurû ilâ abdî hâzâ yüezzinü ve yukîmu lissalâti yehâfu minnî kad ğafertü li-abdî ve edhaltuhûl-cennete.
Yacebu Rabbüke. "Rabbim hoşlanır." demek. Aceb, Arapçada "hoşlanmak, memnun olmak, sevinmek, razı olmak" mânasına da gelir. Bizdeki gibi "şaşırmak" mânasından ayrı "beğenmek-hoşlanmak" mânasına gelir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Senin Rabbin -muhatap olan kimse- bir dağda bir vadi başında koyun güden bir adamın halinden hoşlanır. -Ne yapar o adam? - Namaz için ezan okuyor ve namazını kılıyor. Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki: Ünzurû ilâ abdî hâzâ yüzenü ve yükîmüs-salâte yehâfü minnî kad gafertü li-abdî ve edhaltühül-cennete. "Meleklerine der ki ‘şu benim kuluma bakın; ezan okuyor, namaz için kamet getiriyor, benden korkuyor. -Benden korktuğu için dağ başında kendisini kimse görmediği bir halde tek başına ezan okuyor, namaz kılıyor. Kılsa ne olacak, kılmasa ne olacak? İnsan yok, yalnız, mürailik ihtimali yok. Benden korktuğundan böyle yapıyor- Ben onu affettim ve onu cennete dâhil eyledim."
Muhterem kardeşlerim! Namazın sevaplarının farklı olduğu yerler vardır; onları bir hatırlatayım. İnsan evde namaz kılsa bir sevap alır. Camide cemaatle kılsa 27 kat fazla sevap alır. Onun için camide namaz kılmaya koşun, camide kılmaya çalışın; planınızı ona göre yapın, işinizi ona göre ayarlayın, hanıma ona göre talimat verin. "Hanım, ben yatsı namazına gideceğim, ben akşam namazını camide kılacağım. Sofrayı ona göre hazırla." deyin.
Namazları camide kılmaya gayret edin.
Sabah namazını camide kılmaya çok çok gayret edin. Çünkü yatsı ile sabah namazının daha büyük fazileti var. Yatsıyı, sabah namazını kılan, bütün gününü sevaplı işlerle geçirmiş gibi ayrıca mükâfat alıyor. Sonra böyle bir dağ başında, şu hadis-i şerifte geçtiği gibi ezan okuyup kamet getirdiğin zaman sevap 50 kat olur. O da güzel.
Arap kardeşlerimizin hoşuma giden bir tarafı var. Mesela biz Mekke-i Mükerreme’den Cidde’ye doğru gelirken "ezan biraz geç okunacak" diye benzin istasyonundan hareket ettik, bir alışveriş ettik, "Daha namaza beş on dakika var, yolda kılarız." dedik. Keşke camide kılsaymışız, bilemedik. Biz camiden çıktık, baktık hemen yolun kenarına arabalarını park ediyorlar, saf bağlıyorlar; üçer beşer yedişer kişi, namazı evvel vaktinde kılıyorlar.
Suudi kardeşlerimizin çok güzel âdetleri var. Hemen evvel vaktinde kılıyorlar. Biz olsak "Araba gideceği yere gitsin de ondan sonra kılarız, daha yatsıya çok var." deriz. Bu bizim yanlış bir hareketimiz. Böyle yapmamamız lazım. Benzin istasyonunu beklemiyor; direksiyonu kırıyor, yolun dışına çıkıyor, evvel vaktinde namazlarını kılıyorlar. Arabası olan kardeşlerimiz arabalarına, kolay çıkacak bir yere birkaç kişilik güzel seccade koysunlar. Namazın vakti gelir gelmez hemen seccadeyi yaysınlar, ezanı okusunlar, kameti getirsinler, cemaat olsunlar, namazlarını kılsınlar. Sevabı 50 kat fazla, kaçırılacak gibi değil.
Kudüs-i Şerifte kılınan namaz 500 misli sevap.
Allah orayı da kurtarsın, zalimlerden kurtarmayı bize nasip eylesin.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Mescid-i Saadetinde, Medine-i Münevvere’ de 1.000 misli sevap.
Kâbe-i Müşerrefe’nin etrafını çeviren, o mübarek mescitte kılınan namaz da 100 bin mislidir. Onun için oraya gidenler; haccedenler, umre yapanlar, namaz kılanlar yaşadı. Oralara gidip de çarşılarda pazarlarda vakit geçirenler de büyük mahrumiyete uğradılar. Her yerde çarşı var. Belki oradaki şeylerin daha âlâsı burada var. İnsan orada çarşıya pazara gider mi? Benim elimde salahiyet olsa Mekke-i Mükerreme’de, neredeyse alışveriş yapacak çarşı bırakmam. Çarşıyı Harem-i Şerifin hudutlarına atarım. Cidde’ye giderken oraya uğrasın, alışverişini yapsın. Çünkü şeytan, bizim hacıları "ticaret ve alışveriş" diye çok aldatıyor. Bizi de aldatıyor; "zemzemlik alacağım, hurma alacağım, kumaş alacağım, hediyelik alacağım" derken çok vakitler çarşı pazarda veyahut boş şeylerle zayi oluyor. Orada 100 bin misli sevap; sevap da fazla günah da fazla. Orada bir edepsizliğin cezası da 100 bin misli fazla. Oraya edeple gitmek, edeple ibadet etmek, edebe riayet etmek lazım.
Yacebür- rabbü min abdihî izâ kâle rabbiğfirlî ve yekûlu alime abdî ennehû yağfiruz-zünûbe gayrî.
Ahmed b. Hanbel’in Hz. Ali Efendimizden rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ifadesi şöyle: "Rab kulunun şu halinden hoşlanır." İzâ kâle rabbiğfirlî. "Yâ Rabbi! Sen beni mağfiret eyle." demesinden Rabbi hoşlanır. Rabbiğfirlî dediği zaman Allah hoşlanır. Ve de buyurur ki: "Kulum benden gayrısının, günahını affetmeyeceğini idrak etti, bildi." der. Onun için biz de Rabbimizden afv-u mağfiret dilemeye dikkat edelim. Rabbiğfirlî verhamnî diye dua edelim.
Bu vesile ile Rab kelimesi üzerinde birazcık izahat verebilirim. Rab kelimesi büyütmek, yetiştirmek mânasına geliyor. Mesela paranın fazlalığına ribâ deniliyor. "Faiz" demek, yani "Artan, fazla olan kısmı." Bir şeyi büyütmeye de "terbiye" deniliyor. Alıyorsun; yediriyorsun, içiriyorsun, büyütüyorsun. Çocuğun, evladın manevi bakımdan da yetiştirilmesi mânasına geliyor. Rab, Allah-u Teâlâ hazretlerinin isimlerinden birisi. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri yoktan var eyledi, yarattı; yaşatıyor, besliyor, büyütüyor. Küçücükken kocaman oluyoruz, bir zerre iken kocaman bir varlık oluyoruz. Nice nice nimetler bahşediyor. İnsanı besleyen, büyüten, geliştiren, yetiştiren, nimetlendiren, rızıklandıran O olduğu için Allah-u Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından, Esmâül-Hüsnâsından biri de Rab oluyor. Bizi yaratan, yaşatan, besleyen, geliştiren, maddî manevi gelişmemizi lütfeden Rabbimiz. "Yâ Rabbi! Bizi mağfiret eyle." diye seslendiğimiz, niyaz ettiğimiz zaman; "Kulum benden gayrısının onun günahını affetmeyeceğini anladı, bildi." diye sevinir hoşlanır. İşte bu duygu son derece önemli. Kulun, kendisini yalnız Allah-u Teâlâ hazretlerinin affedeceğini bilmesi, fevkalade önemli bir hadise oluyor.
Yuazzibe’l müznibûne finnâri alâ kadri nuksâni îmânihim.
Enes radıyallahu anh tarafından Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle rivayet edilmiş:
"Günahkârlar cehennemde imanlarının noksanlığı kadar azaba uğrayacaklar."
Muhterem kardeşlerim! Burada ben bir incelik seziyorum; dikkat edilirse "günahlarının büyüklüğü nispetinde" demiyor, "İmanlarının noksanlığı nispetinde azaba uğrarlar." diyor. Bir başka hadis-i şerifte de şöyle diyor:
"Zina eden, zina ettiği esnada imanı kendisinde değildir. Çıkıp gider."
İmanlı olsa imanı ona o günahı yaptırmayacaktır. O anda imanı gitti de o edepsizliği ondan yapıyor. Kumar oynayan kumar oynadığı esnada; adam öldüren adam öldürdüğü esnada imanı gitmiş oluyor. Günahkârlar da bu günahlarını, imanlarındaki bu gelip gitmeden, zaaftan dolayı yapıyorlar. Onun için "cehennemdeki azap görmeleri de imanlarının noksanı miktarınca olacak" diye Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o inceliği ifade etmiş. Yani "yaptığı edepsizliğin günahı" ile demiyor, "günahının çokluğu kadar" demiyor, "imanın noksanlığı ile" diyor. O bakımdan imanımızı takviye etmeye, kuvvetlendirmeye, düzeltmeye, batıl ve yanlış itikatlardan sıyırmaya, has halis doğru itikada sahip olmaya son derece dikkat edeceğiz. Dedelerimizin en çok dikkat ettiği işlerden biridir.
Bizim dedelerimiz Orta Asya’da iken, Tibet yaylalarından Hindistan’a doğru Hint dinlerini tanıdılar. Hintlilerin Budizm, Brahmanizm vesaire, çeşit çeşit inançlarını tanıdılar. Çin’in Pekin şehrini baş şehir yapıp oralara hükümdarlık edip hâkim oldukları zamanlarda Çin’in inançlarına sahip oldular, onları öğrendiler, biliyorlar. Zaten kendi mıntıkalarında buldukları çeşit çeşit batıl inançların içinde idiler. İran’a geldikleri zaman ateşperestlik nedir, onu gördüler. İki tanrı kabul eden düalist dinleri gördüler. Hazar Türkleri, o tarafa doğru Hz. İbrahim zamanında yayılmış olan Yahudiliği tanıdılar, Hristiyanlığı tanıdılar; hepsini biliyorlardı, hepsini mukayese etme imkânları oldu. İran’a geldikleri zaman Şia’yı tanıdılar, Şiiliği gördüler; hepsini incelediler. Hepsi gözlerinin önündeyken, en doğru inanca sahip olup Allah'ın rızasını kazanmanın yolunu arayıp hayatlarını öyle tanzim ettiler. En pak itikada sahip oldular. Ehl-i sünnet vel-cemaat, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye yapışmak, tâbi olmak yoluyla hak yolda devam ettiler.
Edebe çok riayet ettiler, merhamete çok önem verdiler, kalp temizliğine fevkalade riayet ettiler. "Kalp yıkmanın, Kâbe’yi yıkmak gibi olduğu" duygusunu kitaplarda yaza yaza iyice perçinleştirdiler. İnsanların gönlünü hoş etmenin, hizmet etmenin, ikram etmenin sevabını gönüllere iyice yerleştirdiler. Dağ başlarında tekkeler yaptılar, gelen geçene bedava yiyecekler verdiler, insanları bedava misafir ettiler. Misafir etmek için birbirleriyle yarıştılar, rekabet ettiler. Bir misafirin bineğini birisi bir taraftan tuttu birisi diğer taraftan tuttu; "Yok bu bizim tekkeye gelecek, biz ikram edeceğiz, önce ben gördüm." diye münakaşa ettiler. Rabbimizin rızasını kazanmak için neler güzelse onları seçe seçe, en güzellerini yapa yapa yetiştiler. Bize de onu öğrettiler.
Osmanlı deyince yabana atmamak lazım; derya gibi insanlar, dünya tecrübesine sahip insanlar. Onun için bir insan onlara itiraz edeceği zaman yedi kere, dokuz kere yutkunması lazım. Dediklerini anlayabilmek için 10-15 fırın ekmek yemesi lazım. Osmanlının ne dediğini anlayabilmesi için epeyce seneler geçmesi lazım ki ondan sonra anlayabilsin. Osmanlı’nın son alimleri Türkiye’den çıkarıldığı zaman, önce Yunanistan’a oradan da Mısıra gitmişler. İlimleriyle Mısırı fethetmişler. Orada herkes hayran kalmış.
Vay, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ne derya adammış! Kalemi eline aldı mı herkes karşısında el pençe dururmuş. Bir Zahidü'l Kevseri ne mübarek adammış!
Bizim Düzce’den yetişmiş bir mübarek ama oraya gittiği zaman Mısırı fethetmiş, alimler yetiştirmiş.
Şimdi alimler iki kelimeyi bir araya getiremiyorlar. Gazetelere, mecmualara yazılar yazmışlar, pek çok eser telif etmişler. Mütevazı yaşamışlar ama büyük insanlar. Hâlâ Arap diyarlarında "çelebi" mânasında, "çok kibar" mânasında, "Osmanlı" diyorlar. Bir kimseye hitap ederken, ente Osmânlî "sen Osmanlısın" desen sevincinden uçar. "Çok centilmensin" mânasına geliyor. Pakistanlıların dedeleri, bizim dedelerimiz için onlar hakkında; "Onlar mübarek insanlardır; hudutlarda Allah yolunda cihat eden, Allah'ın sevgili kullarıdır." diye kaside yazarlarmış, şiirler yazarlarmış. Biz de elimizden geldiğince kötülüyoruz, emanetlerini hor bir şekilde çiğniyoruz.
Ne olurdu bütün evlerimiz cumbasıyla, haremliği ile selamlığı ile kalsaydı. Şu beton yığınları içinde kalmasaydı. Bu yeni binalar şehrin yeni yerlerinde yapılsaydı. Ben Belgrat’a gittim. Şurası yeni Belgrat, orası eski Belgrat; belli. Allah'ın toprakları geniş; eskiyi yıkıp berbat edeceğine, şehirleri beton yığını haline, nefes alınmayacak hale getireceğine olduğu haliyle bıraksaydın.
Ben bu caminin bahçesini hatırlıyorum, karşı tarafı hatırlıyorum; şu apartmanların olduğu yer, şu bizim caminin bitişi, yemyeşil bir bahçeydi. Şimdi yıktık, kazdık. Her gelen bir ev yapmış; cemaat onları alıncaya kadar, oradan çıkarıncaya kadar kıyamet koptu. Ne zorluklar çektik.
Aşağıdaki apartmanların yerinde, iki dönüm üç dönüm bahçeler içinde ne güzel ahşap köşkler vardı. Ne olurdu böyle kalsaydı; dedelerimizin ne kadar kibar insan olduğu ne kadar zarif olduğu, evlerinin ne kadar tatlı güzel olduğu, haremlikli selamlıklı olduğu anlaşılsaydı; hiç iz kalmadı ki hepsi gitti. Ve belki sadece resimlerde kaldı. Taş binalar olmasa bu binalar da giderdi. Bereket bunları kesme taştan yapmışlar, taşları kurşunla birbirlerine raptetmişler de bunlar kalmış; zelzeleden vesaireden kurtulmuş. Yıkılanları düzlediler de ancak böyleleri kaldı.
O dedelerimiz en sağlam itikatta oldukları gibi biz de Rabbimizden dileriz ki bizi yolların en güzelinde yürüyen kulları eylesin; itikadın en hasına en hâlisine sahip kulları eylesin. Amellerinin en sevdiğini en güzellerini işleyen kulları eylesin. Ahlâkın en güzeline sahip, en kâmil kulları olmayı nasip eylesin. Ömrümüzü rızasına en uygun şekilde geçirmeyi nasip eylesin. Huzuruna da yüzü ak, alnı açık, en sevdiği kulları olarak varmayı nasip eylesin.
Bi hürmeti Esmâike’l Hüsna ve bi hürmeti habîbike’l mücteba ve bi hürmeti esrar-ı sureti’l Fatiha.
06.12.1987 -
Takva, Hidayet, Vera,
03.08.1986 -
Meyve Satışı, Ticaret
