İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

14.11.1987 - Zekat, Sadaka, Dua

14.11.1987 - Zekat, Sadaka, Dua
Hadisler Deryası

14.11.1987 - Zekat, Sadaka, Dua

17.03.2026
21 dk 13 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Hassinû emvâleküm bi'z-zekâti ve dâvû merdâküm bi's-sadakati ve eıddû li'l-belâi'd-düâe.

İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edilmiş. Ben bu hadis-i şerifi özel bir sevgiyle seviyorum. Anlatmak da hoşuma gidiyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki; hassinû emvâleküm ''mallarınızı hisar altına, muhafaza altına alınız, kalenin içine koyunuz.'' Ne yaparak? Bi'z-zekâti, ''zekât vererek.'' Mal meydana kalsa ne olacağı belli olmaz; hırsızlar tırtıklarlar, alırlar götürürler, bir zarara uğrar. ''Akşamleyin ben böyle bırakmamıştım, kaç tane çuval gitmiş.'' Gider, etrafında bir muhafız yok, duvar yok. Haram yiyen birçok insan var, alır gider. Etrafına yüksek duvarlar lazım. Kapı demir olmalı, kapıda bir kilit olmalı ki herkes anahtar uydurup açamasın. Bekçisi olmalı, tel örgüsü, alarmı olmalı. Efendimiz öyle demiyor, kısaca söylüyor: ''Zekât verin mallarınız kalenin içine girmiş gibi korunsun.'' Çok önemli. Zekâtını verdiğin mal korunur. Zekât bir malın korunma garantisidir. Zekâtı verilmeyen mal gider.

Seneler önce İstanbul'da Kapalıçarşı'da büyük bir yangın olmuştu. İhvanımızdan bir terlikçi amca vardı, Allah mekânını cennet eylesin. Ona; ''Kapalıçarşı yanıyor.'' demişler. ''Yanabilir, ben zekâtımı verdim, Rabbim bilir nasıl isterse öyle yapar.'' demiş. Yangın tam onun dükkânına kadar geldi, durdu. Yangının olduğu yeri tamir etmek için tahta perdeyle kapattılar. Bu tarafta onun dükkânı duruyordu, öbür tarafı yanmıştı. Giderdik, gelirdik konuşurduk. Namaz vakti geldi mi kapıyı kapatırdı. Müşteri gelir, ''Ustam, hacı baba, hacı amca şu terlik kaça?'' der, o satışı bırakır, ''Namazdan sonra, namazdan sonra!'' derdi. Müşteriyi dükkânın içine bile almazdı, girmiş olan da çıkardı. Yakınında mescide gider, evvel vaktinde, en kıymetli zamanında, cemaatle namazını kılar ondan sonra gelir, ne güzel! İşte geldik işte gidiyoruz. O böyle güzel sevap kazanmış olarak gitti. Ne kadar müsterih, ''Yangın var!'' ''Olabilir, ben malımın zekâtını verdim, benimki yanmaz.'' demek istiyor. Yanarsa da kızmayacak çünkü Allah'ın takdiri, ne yapalım? Kim bilir Rabbimizin ne hikmetleri vardır? Yanarsa yanar, ona da bir şey diyeceği yok. ''Rabbinin takdirine rıza gösterir ama ben malımın zekâtını verdim.'' demiş.

Siz de malınızı korumak istiyorsanız en büyük garanti zekât vermektir. Malınızın zekâtını hesaplayın. Muhterem kardeşlerim, bizim yanlış bildiğimiz bir nokta var, zekât malın hayrının asgari seviyesidir, alt çizgisidir. Ondan daha fazla verebilirsiniz. Hani pazarlığı götürü yapacaktık? ''İki yüz kırk iki bin lira yetmiş yedi kuruş.'' İki yüz elli bin lira, üç yüz bin lira deyiver. Fakire gidecek, fakir istifade edecek, biraz fazla ver, garantili olsun. İstanbul'da bir hacı kardeşimiz var, yakınımız, sevdiğimiz bir kimse. Silahtarağa'da oturuyordu sonra daha uzak bir semte gitti. Gecekondu muhitinde oturuyor, ''O kadar fakir insan var ki hepsi de bana geliyorlar, dert yanıyorlar.'' diyor. Birinden bahsediyor; evin beyi hastaymış, veremmiş, ciğerleri rahatsızmış. Çok çocuğu varmış. Evleri kiraymış, damı akıyormuş. Altı, yedi tane okuyacak çocuk var, her birisi bir tane ekmek yese şu kadar para eder, aldığı para ekmek parası bile etmez. ''Aman sen böyle muhtaç insanların hemen şöyle bir listesini hazırla, sana müracaat edeni boş çevirme, biz orayı ‘zekâtları dağıtma merkezi' yapalım, hepsine dağıtalım.'' dedim. Fazla eşyalarımızı da götürelim, baktım bizim evde de gidecek eşyalar var, her evde mutlaka vardır.

Nereye vereceğimizi bilemiyoruz, çünkü biz ayrı bir muhitteyiz. Burada herkesin aşağı yukarı geçinecek bir hâli vardır. Ankara'da, Mamak'ta namazdan çıktık, ben birisine elbisesi biraz yıpranmış diye bir on bin lira zekât parası verdim. Kaşlarını çattı, ''Bu ne?'' dedi? Ama adam sinirlendi. Mübarek! Madem zenginsin, niye bu yırtık yakayla dolaşıyorsun? At bunu veya daha fakir bir kimseye ver, sen çiçek gibi giyin, ben de senin zengin olduğunu bileyim. Fakir de bilsin, gelsin senden isteyebilsin. İyi giyimli olduğun zaman gelir ister, eski, yırtık giyimli olursan elini cebine atar, para vermeye kalkar.

İmam-ı Azam hazretleri güzel giyinirmiş. "Allah celle celalüh verdiği nimetin eserini, kulu üzerinde görmeyi sever.'' Zenginlik mi vermiş, vermiş. Hani nerede, nereden belli? Hırpani giyiniyor, yamalı giyiyor. O yamalıyı başkası giysin, sen çiçek gibi giyin. İmam-ı Âzam'ın mezhebinden misin? Evet. O zaman çiçek gibi giyin, tertemiz giyin. ''Lüks giyin.'' demiyorum ama temiz pak giyin o yamalıyı da öteki fukaracığa verin. Yeni bir elbise alırsan öncekini fakire ver.

Tarikata intisap edeceği zaman merhum Ali Haydar Efendi'yi bir şeyh efendiye götürmüşler. ''Sen hangi mezheptensin?'' demiş. Nefsi kırılsın diye, biraz böyle istemiyor gibi sert muamele ediyor, ilk önce, ''Hangi mezheptensin sen?'' ''Tahsilli misin?'' demiş. Tahsilli. ''Eyvah! Neler çekiyoruz bu tahsillilerden, illallah.'' demiş. Tabii hocanın azarı karşısında başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi oluyor. O da onu kolluyor, ''Bakalım ne yapacak?'' diye. Yine kaşlar çatık, ''Hangi mezheptesin sen?'' demiş. ''Hanefî mezhebindenim.'' ''Yalan söylüyorsun.'' demiş. ''Nerede okuyorsun?'' dediği zaman, ''Medresetü'l-kuzât'ta, kadı mektebinde okuyorum.'' demiş. Hâkim olacak, kadı olacak. Mektebi de bitirmiş, kadı olmak üzere çıkmış. Hukuk fakültesini bitirmiş, hâkim olmuş gibi. ''Hangi mezheptensin?'' diye soruyor, ''Hanefî mezhebinden.'' ''Yalan!'' diyor. Çünkü İmam-ı Âzam'a kadılık teklif ettiler, kabul etmedi. Halife, ''Hapsederim.'' dedi, ''Edersen et.'' dedi. Hapse girmeye razı oldu, kadı olmaya razı olmadı. ''Veballi iş, mesuliyetli iş.'' diye, ''Sen nasıl onun mezhebinden olursun, yalan!'' diyor. Biz de mezhebimizin imamını tanıyalım. Çiçek gibi, tertemiz giyinirmiş. Niye böyle temiz, özenli giyiniyorsun? Çünkü Allah kuluna verdiği nimetin eserini, kulu üzerinde görmeyi sever. Bu hırpani kılık, sana yakışmaz. Olmasaydı o zaman yama üstüne yama yapardın, kırk yamalı aba giyerdin ama varken giymek olmaz. Büyük mutasavvıflardan bir tanesi normal giyinmiş. ''Tasavvuf erbabının yün hırkaları, basit kıyafetleri olur, daha mütevazı, niye öyle yapmıyorsun?'' diyorlar. ''Onda riya tehlikesi gördüm, onun için böyle yapıyorum.'' diyor. O zamanın modası o. Herkes öyle insanı alkışlıyor, ''Aferin, mâşaallah, ne kadar mütevazı giyiniyor, aşk olsun, ne kadar basit elbiseler giyiyor.'' O zaman o da normal giyinir ki halkın teveccühünü, şöhretini, alkışını çekmemiş olsun. Büyük insanlar böyle ince meselelere dikkat ederler.

Birisi, büyük meşayihten zengin bir zata para vermiş. Şöyle bir düşünmüş, almış, ''Ben zenginim.'' deyip reddetmemiş, almış. Diyorlar ki; ''Zât-ı aliniz zenginsiniz, konağınız, paranız pulunuz var, hayrınız hasenatınız geniş, konağınızda nice fakirleri beslersiniz, eliniz derya gibi cömert, her tarafa yardımlar yaparsınız, bunu niye aldınız? ''Reddetsem nefsimin hoşuna gidecek, kabul etsem nefsim hor zelil olacak. Nefsime ağır geldi. Horlanmasını, izzetlenmesine tercih ettim de ondan aldım.'' diyor. Alacak yine başkasına verecek, onların hesapları başka. Zaten cömert, zaten yanında para bulundurmuyor ama hesapları başka türlü oluyor.

Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte hassinû emvâleküm bi'z-zekâti, ''Zekât vermekle mallarınızı koruyunuz.'' buyurdu. Cömert olacağız, zekâtımızı vereceğiz. Zekâtımızı da kıt kıt, ucu ucuna vermeyeceğiz. ''Çocukların misket oynarken bir karışı tutturacağım diye uğraşıp didindiği gibi'' lüzum yok. Tam ucu ucuna olmasına gerek yok. Bolca verirsin, olur biter. Çünkü Allah daha çok veriyor.

Ve dâvû merdâküm bi's-sadakati. ''Ve hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz.'' Yeni bir ilaç. Sadaka ilacı. Hangi firmadan? Hadis-i şerif firmasından. Nasıl? Sen fakire sadakayı verirsin, Allah memnun olur, O da senin hastana şifa verir. ''Sadaka vermek suretiyle hastanızı tedavi ediniz.'' diyor.

Bir hastalığa tutuldu, hadi bakalım İstanbul'daki büyük profesöre. Orada muayene oldu, çare olmadı, Avrupa'ya, Amerika'ya… Derdi olan Amerika'yı boyluyor, orada by pas ameliyatı ve sair. Bu da bir başka tedavi. Sen hastan için bir sadaka ver, birkaç fakiri sevindir. Bakalım ne olacak?

Hoşuma giden fıkralardan birisidir; Hindistan tarafında eski vezirlerden bir tanesi zamanın padişahının vefatında ödenmek üzere herkese borç para verirmiş. ''Padişah öldüğü zaman borcu getirip bana ödersiniz.'' dermiş. ''Alın on bin altın, beş bin altın, iki bin altın.'' ''Ne zaman ödeyeceğiz?'' ''Padişah ölünce ödersiniz.'' Tabii bu duyulmuş. Çünkü söylenen söz gizli kalmaz, yerin kulağı vardır. Gammazlar, nemmamlar, dedikoducular, laf taşıyanlar gitmişler, padişaha söylemişler. ''Bu vezir senin ölümünü istiyor, borç para verirken, ''Padişah öldüğü zaman ödersiniz.'' diyor, hep sizin ölümünüzü anıyor.'' O da gazaplanmış, kızmış, ateş püskürüyor, veziri yanına çağırmış. ''Bre nankör! Ben seni şu kadar nimetlere gark ettim, kendime vezir yaptım, maaş verdim, imkân sağladım. Sen bunların karşısında bana merbut, sadık ve vefalı olman gerekirken, ne yapıyorsun?'' demiş. ''Hayrola ne yaptım?'' demiş. ''Borç para veriyormuşsun, ‘Padişah öldüğü zaman ödersiniz.' diyormuşsun.'' Başını önüne eğmiş; ''Doğru, böyle diyorum ama niyetim başka.'' demiş. ''Nedir niyetin?'' demiş? ''Benim maksadım, hakiki muhtaç birtakım insanlara, ‘Padişahımız çok yaşasın!' diye candan dua ettirmek.'' demiş. ''Adam vadesi uzasın, borcu geç ödesin diye ‘Aman yâ Rabbi! Padişahımıza uzun ömür ver de vezirin borcunu biraz daha geç ödeyelim' der, candan dua ederler diye yapıyorum.'' deyince padişah memnun kalmış.

Hastalığın tedavisinde de bir fakire sadaka verirsin, candan hayır yaparsın. Ama on lira vermekle olmaz, bir hayır yaptın mı doyuracaksın, ''Gel bakalım buraya, al şu parayı.'' Adamın sevinçten şapkasını havaya atması lazım. ''Vay be! Ne kadar para verdi, deli mi divane mi?'' Deli de değil, divane de değil, Allah rızası için verdi. Verdi mi az vermemek, doyuracak kadar vermek lazım. Başkasına muhtaç etmemek lazım.

Adana'da yardım topluyorlar; zenginin birisine gelmişler, durumu anlatmışlar: ''Cami yapacağız, caminin yanında Kur'an kursu yapacağız, işte burada Diyanet'ten tasdikli, resmi dernek makbuzları.'' Onları almış, şöyle bir kenara bırakmış. ''Bundan sonra, para toplamak için başka kimseye gitmeyin, hepsini ben veriyorum.'' demiş. Bitti, beş kuruş bir makbuz uğraşıp didinecek yerde bir kişi verir, geçer. Verebilir, olmayacak bir şey değil. Afyon'da kubbeli bir cami yapımı için yardım topluyorlar, bizim hacı amca anlatıyor: Bir esnafın kapısına gelmişler, girelim mi girmeyelim mi, tereddüt etmişler. Çünkü bu adam sarhoş, sonra öteki partiden, menfi bir adam. Sırayla handa veya çarşıda dükkânları dolaşıyorlar. İçlerinden birisi. ''Biz Allah rızası için cami yapılsın diye para topluyoruz, girelim, azarlarsa azarlar, kovarsa kovar.'' İçeriye girmişler, ''Mahallemizde bir cami yok, ihtiyaç var, bir cami yaptırmak istiyoruz.'' demişler. Adam biraz dinlemiş, ''Bundan sonra kimseden para istemeyin, camiyi ben yaptıracağım.'' demiş ve camiyi yaptırmış. Bu camiden büyük, yolun kenarında, kubbeli, kocaman bir cami. ''Bunu bir kişi, hem hiç umulmayan bir insan yaptırdı.'' dediler.

Onun için belli olmaz. ''Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz.'' derler. Parası da vardır, imanı da vardır. Yaptığı kabahatlerden, kusurlardan dolayı içi zaten yanıktır, ''Benim bu kadar kusurumu ancak büyük bir hayır paklar.'' diye bir cami yaptırmaya heves etmiş, niyet etmiş, yapmış. Öyle yapar hayır dua alır, Allah onu da dünya ve ahiretin hayırlarına erdirir. Bir fakire doyurucu bir miktarda verirsin, kurtulur. Üç yüz veriyorsun beş yüz veriyorsun, üç yüz veriyorsun beş yüz veriyorsun adam yine geliyor istiyor, yine istiyor. Başka yerde de istiyor. En iyisi sen evine git, durumunu gör, işini hallet, ondan sonra bir daha istemez duruma gelsin. Hakikaten bir fakir bulduk mu, bunu yapabilirsek daha garantili olur. O zaman o da candan dua eder. Bir Müslümanın bir Müslümana arkasından yaptığı candan dua makbuldür. Öyle dua ettirmeye çalışalım. Hastalarımızı sadakayla tedavi edelim, Efendimiz' in tavsiyesi böyle.

Ve eiddû ve'l-belâi'd-duâe. ''Ve belaya dua hazırlayın.''

Ve eiddû li'l-belâi'd-duâe. ''Nasıl Kur'ân-ı Kerîm'de düşmanlara karşı kuvvet hazırlayın.'' diyor, ayet-i kerime böyle başlıyorsa, burada da ''Belaya karşı hazırlık yapın, tedbir alın.'' deniliyor. Nedir o ed-duâ, dua. Belayı ne defeder? Allah bir bela musallat etse -Allah etmesin- onun çaresi nedir? Dua. Duadır çünkü, ed-Duâü yerüddü'l-kadâe ba'de en yübreme, ''Dua Allah'ın hükmünü değiştirir,'' kesinleşmiş hükmü değiştirir. Allah-u Teâlâ hazretlerine yalvarırsın, ''Aman yâ Rabbi! Bağışla yâ Rabbi! Affeyle yâ Rabbi!'' diye dua edersin, Allah affeder. Belayı döndürür, gelmiş belayı kaldırır. Ama iyi kul olmak, iyi zamanda duayı unutmamak, Allah yolunda olmak şart.

Bu hadis-i şerifi bir daha tekrarlayalım, iyice hatırınızda kalsın. Bize çok önemli anahtarlar, ipuçları veriyor.

''Mallarınızı zekât vererek koruyun, garantiye alın. Hastalarınızı sadaka vererek tedavi edin ve belaya karşı da dua hazırlığı yapın.'' Belanın karşısında dua.

Dikkat edilirse üç kademe zikredildi; insanın ya başına ya malına bir şey gelir, Karadeniz'de gemileri batar, deposunda elektrik kontağından iş yerinde, evinde, yangın çıkar. Ya malına ya canına bir zarar gelir; hastalanır üzülür, amansız bir derde tutulur vesaire. Veyahut malı da canı da sağlam olur, bir başka musibet, bela gelir. Bu hadis-i şerif hepsine çareyi söylüyor;

''Malını korumak için zekâtını ver, hastalıktan korunmak için sadakanı ver, belaya uğramamak için ağzı dualı bir kul ol.''

Bunların hepsi de kolay şeyler, zor şeyler değil. Zekât malın fazlasından veriliyor. Dinimiz, zenginin gırtlağına basıp da ''Vereceksin.'' demiyor.

Mal sahibi olan bir insana, zengine; ''Malının kırk da birini ver.'' diyor. Kırk tane koyunu varsa, bir tanesini Allah yolunda veremezse yazıklar olsun ona! Ne cimri adammış ki otuz dokuz tanesi kendisine kalacağı halde bir tanesini veremiyor. Malın çoğundan veriliyor, fazla olduğu zaman veriliyor. Onun için zekât kolay verilir. Sadaka her zaman verilir. Zaten veriyoruz ama küçük küçük, azıcık azıcık veriyoruz. Biraz doyurucu verirsek, candan dua etmesini sağlayacak tarzda verirsek iyi olur.

Sağlam yere verelim. Kimisi sadaka tüccarıdır, aslında fakir değildir, dairesi vardır. Adam dilenme hastasıdır. Beyler paşalar gibi yaşayacak parası olduğu halde kılık kıyafet değiştiriyor, dileniyor. Koluna ciğer sarıyor, sanki kanamış da sargıların üstüne kan çıkmış gibi. Sargıyı çözdüğü zaman bir şey yok.

Mühendis kardeşlerimizden birisi anlattı:

Mekke-i Mükerreme'de; ''Allah rızası için sadaka!'' diye dilenen birinden şüphelenmiş, gözüne sahtekâr gibi görünmüş. Kolu sakat gibi yapıyormuş. Yanına gelmiş, zorlamış, yakasına yapışmış, kolunu açtırmış. Bakmış, hiçbir şeyi yok. Bu işin tüccarına, sahtekârına değil, mahallenizdeki tanıdıklardan sorarak köyünüzden, kentinizden hakikaten muhtaç insanlara verin. Asıl miskin, asıl muhtaç, kimseye bir şey söylemediği halde için için fakirlikten kahrolan kimsedir, onu bulmak esastır. Çünkü hakikisi söylemeye utanır. ''Benden daha fakirleri vardır.'' diye de söyleyemez, utandığı için de söyleyemez. ''Elhamdülillah yine ayda altmış lira para alıyorum, onu da alamayan var.'' der. Altmış liraya evin kirasını mı verecek, yedi çocuğa mı bakacak? Ekmek mi, katık mı, giyim mi, yakacak mı alacak? Yetmez. Böyle gizli fakirleri bulmak, hakikaten yerine yardım etmek uygundur. Kimisi bu işin ticaretini yapıyor, mümkün mertebe onlara vermemeye çalışın. Gelen boş çevrilmez ona azıcık bir şey verirsiniz, asıl fakirleri araştırırsınız.

Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi hayırlara muvaffak eylesin, şerlerden mahfuz eylesin, cennetiyle Cemali’yle cümlemizi müşerref eylesin.

Fâtiha-i şerîfe, mea'l-besmele.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA