15.03.1987 - Kusur Görmek, Methetmek, Saldırgan Olmak, Tembellik, Beddua Etmek, Hac

15.03.1987 - Kusur Görmek, Methetmek, Saldırgan Olmak, Tembellik, Beddua Etmek, Hac
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tekûnû ayyâbîne ve lâ meddâhîne ve lâ ta'ânîne ve lâ mütemâvitîn.
Mekrul rahmetullahi aleyh’ten İbn Asâkir ve İbn Mübarek mürsel olarak rivayet etmişler.
Peygamber Efendimiz emir buyurmuş bizlere ki;
Lâ tekûnü ayyâbîn. "Çok ayıplayıcı olmayınız."
Onu ayıplar, bunu ayıplar, kimseyi beğenmez, herkesin kusurunu bulur, ortaya döker. Sen birisini birazcık onun yanında methedecek olsan; "Aman şu!" diye bir başlar, artık adamcağızı batırır, çıkarır.
"Bu kadar ayıp görücü olmayın. Ayıpları ortaya dökücü olmayın, insanları kınayıcı olmayın!" diyor Peygamber Efendimiz.
Tamam, ayıplayıcı olmayacağız ama arkasından bir yasak daha var:
Ve lâ meddâhîn. "Çok methedici de olmayın!"
"Aman siz çok iyisiniz, hoşsunuz, ağasınız, paşasınız her yaptığınız şey mahzâ hakikattir, fazilettir, keramettir, lütuftur, in'amdır, ihsandır!"
"Maşallah, maşaallah, maşaallah, maşaallah!" fazla da medih yok.
Meddahlık da yok, ayyablık da yok; çok ayıplayıcılık da yok, methetmek de yok; ölçülü olacak.
Ve lâ ta'ânîn. "Ta'n edici de olmayacağız."
"Ta'n etmek" demek "saldırmak" demek aslında. Bilhassa silahla saldırmaya derler.
Mesela mızrağı almış, oku almış, kılıcı almış, bıçağı almış bir insanın üstüne gidiyor. "Ta'n etti." derler, "Saldırdı."" derler.
Ta'n etmek de "sağa sola saldırganlık" demek. "Ona buna zarar vermek" ta'n etmek. Ta'n edici de olmayacağız.
Ve lâ mütemâvitîn.
Ölmüş gibi, öyle ölgün de olmayacağız. Bitkin de olmayacağız. Tembel, duygusuz, bacağına iğne değil çuvaldız batırsan bacağını kımıldatmıyor, felçli gibi; öyle olmayacağız.
"Öyle de olmayın!" diyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki çok ayıplayıcı olmayacağız, çok methedici olmayacağız, çok ta'n edici olmayacağız, çok tembel olmayacağız.
Buradaki sigalar; "Çok tembel olmayalım da az tembel olalım." mânasına değil.
Arapça' da kullanılan sigalar, mübalağa sigaları olduğu için mesela meddâh ne demek?
"Methi çok yapan" demek. "İşi gücü medih, çok yapan" demek. Meddah olmayacağız.
Ayyâb ne demek?
"Âyib" demiyor "ayyâb" diyor yani "Çok ayıplayan" demek, "ayıplamayı meslek edinmiş."
Mübalağa sigaları olduğu için öyle diyoruz, çoğu da azı da öyledir.
İçki yasağından biliyorsunuz; Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da yasaktır."
Çoğu kötüyse, azı da hepsi yasak.
"Efendim, ben sarhoş olacak kadar içmiyorum, şöyle bir yaladım!"
Yalayamazsın, yalaması bile yok.
"Azıcık kaşıkla aldım, tadına baktım!"
Bakamazsın; çünkü haram. Çoğu haram olan şeyin azı da haram oluyor.
Bu çok ayıplayıcılık, meddahlık, ta'anlık, tembellik iyi olmadığından tabi bunları meslek edinmek çok fena!
İşi gücü yan gelip yatmak, göbek büyütmek, başkasının sırtından geçinmek; olmaz.
İşi gücü sağa sola saldırmak; olmaz!
İşi gücü yağ çekmek, dalkavukluk etmek, başkasını methetmek, ondan sonra cebini doldurmak; olmaz!
İşi gücü herkesi ayıplamak; olmaz!
Böyle yapmayalım, bunlar da kötü huylardır; kendimize hâkim olalım.
Birisini ayıplayacağımız zaman, ayıbını söylemeden önce kendi durumumuzu bir düşünelim:
Biz çok mu iyiyiz?
Hani Nasrettin Hoca demiş ki:
"Biz senin gençliğini de biliyoruz ya!" demiş.
"Ah gençlik, ah!" demiş, bakmış etrafta kimse yok.
"Senin gençliğini de biliyorum ya ben!" demiş kendi kendine.
Biz de kendi kendimizi biliyoruz; onun için başkasını ayıplayacağımız zaman kendimizi bir düşünüverelim, ayıplamayalım.
Ayıplamanın manevi zararı nedir?
Bir kimse bir Müslümanı bir kusurundan dolayı ayıplayınca manevi cezaya çarptırılıyor. O manevi cezayı hadis-i şeriflerden öğreniyoruz. O ayıpladığı şeyi kendisi yapmadan Allah onun canını almıyor.
Nesini ayıpladı? Filanca şeyini.
Tamam, o bir gün geliyor o ayıpladığı işi kendisi yapıyor, ayıpladığı için yüzü kızarıyor, morarıyor. Allah onu ceza olarak döndürüp dolaştırtıp o kusura getiriyor, ayağını kaydırıyor, o kusuru işlettiriyor.
Onun için ayıplamaya gelmez. Kusurlu bir insan varsa Müslüman dua edecek.
"Yâ Rabbi! Bu kardeşimi bu kusurundan kurtar. Yâ Rabbi! Çok şükür, beni korumuşsun; bundan sonra da koru." diye ayıplamak yerine dua etmek uygundur.
Methetmek de çok fenadır. "Methedenlerin yüzüne toprak saçın." diyor Peygamber Efendimiz.
Düşünün ki siz birisini methedip duruyorsunuz; adam yerden bir toprak almış, senin yüzüne gözüne saçmış. Ne fena olursunuz değil mi?
Hemen yüzünüzü gözünüzü kapatırsınız; "Hay Allah, ben buna güzel söz söylüyorum bu benim yüzüme toprak saçıyor."
Neden? Peygamber Efendimiz böyle buyurdu.
"Meddahların yüzüne toprak saçınız."
Yaptırmamak için, "Alışmasın." diye, yüz vermemek için, "Dalkavukluk mesleği gelişmesin." diye, "Meddahların yüzüne toprak saçın." diyor Peygamber Efendimiz. Onlara yüz vermeyin, önem vermeyin. Onlar öyle öyle aldatırlar, insanı yakalarlar.
"Sağa sola da saldırgan olmayın, ta'n edici olmayın."
Irzına, namusuna, haysiyetine, şerefine bühtan ve ta'n etme yolu da çok günahlı bir yoldur.
Bir de işe mütemâvid dediği şey var:
"Öyle olmadığı halde, kendisini ölgün, bitkin, halsiz gösteren, numara yapan insan."
Bir de "tembel" mânasına gelebilir. O halde öyle olmayacağız; kendi işimizi kendimiz görmeye çalışacağız.
Bak Peygamber Efendimiz; "Kimseden bir şey istemeyin." diye emretmiş.
Sahabe-i kiram devenin üstüne çıktıktan sonra kamçısı yere düşse deveyi ıhdırıp kendisi gider kamçıyı alıp tekrar binermiş. Çok zor iştir; deve ilk önce çökerken ön ayaklarını ikiye kıvırır. İnsan bir gelir, semerin kaşını tutmazsa tepetaklak gider. Ondan sonra arka tarafa bir şey yapar, arka ayaklarını kısar oturur; ondan sonra bir yerleşir, bir elek sarsılır gibi olur. Boş bulunursa yine bir tarafa savrulur, gider.
Devenin üstüne binmiş, oturmuş veyahut ayakta, zaten ayaktakine binemez, deve yüksek olur, herhalde binemez. Oturmuş, devenin üstüne binmiş, deveyi kaldırmış, kamçısı düşmüş; tekrar ıhtırıyor, deveyi çöktürüyor, kamçıyı alıyor, tekrar biniyor.
Neden?
Peygamber Efendimiz; "Bir kimseden bir şey istemeyin." dedi, diye. Tok gözlülükten, kimseye yük olmamaktan dolayı.
Onun için büyükler demişler ki:
"Evladım, yar ol ama bâr olma!"
Dost ol ama dostuna yük olma. Bâr "yük" demek hatta yük taşıyan -affedersiniz hayvanlara da bârgir derler. Türkçe' de o "beygir" olmuş, değişmiş. Bârgir "yük taşıyan" demek, sonradan "beygir" hâline dönmüş.
Yar ol ama bâr olma, dost ol ama dostuna yük olma. Ensesine binme, omzuna çıkma, kesesine yapışma, sülük gibi sömürme. Daima başkalarına iyilik yap, sevap kazan.
Senden herkes istifade etsin. Arslan gibi avını kendin bul; sonra başka ufak tefek mahlûklar da artıklarını yesinler. Tilki gibi, sırtlan gibi; "Başkasını avlayacak da onun kalıntısının kemiklerini sıyıracağım." diye bakma. Kendin arslan gibi ol!
Müslümanlık böyledir. Müslüman; kimseye yük olmadan, şerefiyle, haysiyetiyle, elinin emeğiyle yaşayıp, güzel huyuyla yaşayıp başkalarına da faydalı olandır.
Tasavvuf da odur;
Tasavvuf yar olup bâr olmamaktır.
Gül-ü gülzar olup har olmamaktır.
"Tasavvuf dost olup da yük olmamaktır, gül bahçesinin gülü olup da dikeni olmamaktır." diyor,
Birisi tasavvufu böyle tarif etmiş.
Dikensiz gül var mı? Yok.
Sen dikensiz gül olacaksın. Kimseye bir şeyin batmayacak, kimseye yük olmayacaksın; asıl şey budur. Gerçek, güzel Müslümanlık budur.
Lâ telâanû bila'neti'llâhi ve lâ bi-gadabihî ve lâ bi'n-nâr.
Tirmizî'nin hasenün hadîsün dediği, başka kaynakların da kaydettiği bir hadis-i şerif. Semüre İbn Cündeb veya Cündüb radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Allah'ın lanetiyle, gazabıyla, cehennem ateşiyle lanetleşmeyin."
Allah-u âlem mânası şu ki; "'Allah sana lanet eylesin, Allah'ın gazabına uğrayasın inşaallah, cehennemlerde ateşlerde yanasın inşaallah!' gibi ağır şeylerle lanet etmeyin, birbirinize beddua etmeyin." diyor Peygamber Efendimiz.
İnsan güzel şeylere kendisini alıştırmalı. İyi şeylere alıştırmazsa "Ahir zamanda bir nesil türeyecek; birbirleriyle selamlaştıkları zaman selamlaşmaları birbirlerine lanet okumak olacak!" diyor.
Şimdi mahallede delikanlıların birbirleriyle selamlaşmalarına bakıyorum; öyle acayip selamlaşmalar var. Hakaret kelimesiyle birbirleriyle selamlaşıyorlar.
Sonra televizyona da yazıklar olsun ki ta Avrupa'nın Amerika'nın adını bile duymadığımız selamlaşmalarını neşrediyor. "Çav!"
"Çav" ne demek bilmiyorum. Geçen gün gözüme ilişti; "Allahaısmarladık mânasına mı geliyormuş? Merhaba mânasına mı geliyormuş?"
"Çav!" Biz bunu Almanya'da duymadık.
Ben duydum evet. Almanlar birbirlerine "çüz" diyorlar yani "çav" diyorlar. Çüz değil de çüs, s ile ama Almanın çüs'ünden çav'ından bana ne? Benim televizyonumda niye şöyle "merhaba" denmiyor?
"Merhaba" Arap'tan geldi, demiyor, "çav" Batı'dan geldi, diyor. Olur mu?
Benim kendi atamın, babamın, dedemin töresi, gördüğüm şey varken adını bilmediğim, sanını bilmediğim acayiplikleri de ne?
Tabi çocuklarımızı oralarda okutuyoruz. Gidiyorlar onların benzeri, kopyası oluyorlar. Asıl nüsha değil, kopya. Kopyası oluyor, geliyor; ondan sonra burada dilini anlamıyorsun.
Ne yapacağız?
Evlatlarımıza sahip olacağız, evlatlarımızdan evvel kendi nefislerimize sahip olacağız ki ayağımız kaymasın.
Bak şu karda kışta; "Kaymayalım." diye bastığımız yere nasıl dikkat ediyoruz. Bu manevi saha da daha karlı, daha buzlu, daha soğuk, daha beter.
Onun için orada da ayağını sağlam basacaksın, hak yolda yürüyeceksin, dikkat edeceksin.
Kadın ve aile konusunda yazdıkları makalelere bakıyorsun; nereye götürmek istiyorlar?
"Evlilik yüktür, boş ver evliliği, ne olacak? Evlenmeden vaziyeti idare et!" Oraya getiriyor.
Evliliğin derdini kim çeker? O keyfine baksın, sen keyfine bak. Ev derdi yok, tasası yok, akşam eve yemek götüreceğim düşüncesi yok; onu teşvik ediyor. Onu ballandıra ballandıra anlatıyor.
Hani ekmeğin üstüne yağ sürersin, yağın üstüne bal gezdirirsin bilmem ne; ballandırma! Öyle anlatıyor ki "öyle olsun" diye.
Kimse artık o zahmetleri çekemiyormuş, çekmek istemiyorlarmış.
Benim hayat yolum İslâm. Onun için; "o yollardan bir tanesi de benim yolum" derseniz, gümbürtüye gittiniz. Onların hepsi bâtıl. Bir terazinin bir kefesine konulur, kuş tüyü kadar çekmez. Beri tarafta İslâm.
Bir İslâm var dünya üzerinde; bir de gayr-i İslâmî şeyler var. Ya Müslüman olursun ya da gelir sana başka şeyler bulaşır. Sana bulaşmaz, çocuğuna bulaşır. Sen kendini korursun, korudum sanırsın; karın gider, çocuğun gider.
Gidersin İstanbul'un lüks bir semtinde oturursun; bakarsın çocuk yamuk yamuk gidiyor.
Nedir bu yamukluk?
Muhitten, arkadaşlardan aldığı huylardan. Şimdi böyle pusar, senin tam kuvvetli olduğun zamanda bir şey demez. Sen biraz ihtiyarladığın zaman, işlendiği zaman, o da büyüdüğü zaman; "Senin dediğini yapmıyorum, ben bu yolda gidiyorum!" der çıkar.
"Evladım etme!" dersin ama geçti. Ağaç yaş iken eğilir; sen onu evvelden yetiştirecektin.
Onun için etrafınıza dikkat edin. Yediğinizde içtiğinizde; "Çayın içinde radyasyon var mı?" diye millet nelere dikkat ediyor.
Radyasyon görünmediği halde görünmeyen bir şeyin tehlikeli olduğunu millete öğrettiler. Biz manevi, büyük radyasyonlardan bahsediyoruz.
Dünya üzerinde çok büyük manevi radyasyon bulutları var; her tarafa radyasyon yağdırıyor, her taraf mahvoluyor. Ancak İslâm'ın kubbesi kurşun. Kurşun, radyasyon geçirmez. O İslâm'ın kurşun kubbesinin içine girersen kurtulursun; yoksa her taraf radyasyon. Kanser olur gidersin.
İnsanın kafası kanser olur, gönlü kanser olur, aklı kanser olur, fikri kanser olur, inancı kanser olur.
Ne olur? Sapıtır, bozulur gider.
Allah bizi her türlü manevi kanserin, hastalığın, yayıldığı dolaştığı şu fırtınalı asırda Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılıp o ummandan bu gemiye çıkıp kurtulanlardan eylesin.
Lâ telbesü'l-kumüsa vele'l-amâime vele's-sirâvilâti vele'l-berânise vele'l-hıfâ illâ ehadün lâ yecidü'n-na'leyn fe'l-yelbesi'l-huffeyni ve'l yakta'hümâ esfele mine'l-ka'beyn ve lâ telbesü mine's-siyâbi şey'en messehu za'ferânün ev versün fe la tentekıbü'l-mer'etü'l-muhrimetü ve lâ telbesü'l-kuffâzeyni. Ani'bni Umere radıyallahu anh enne racülen kâle yâ Resûlallah! Mâ yelbesü'l-muhrimü mine's-siyâbi.
Bu hadis-i şerif, hacla ilgili.
"Bir zât Peygamber Efendimiz' e; 'İhrama giren kimse neler giyebilir, neler giyemez?' diye sordu. Onun üzerine Peygamber Efendimiz buyurdu ki; 'Gömlek giymesin, sarık sarmasın; pantolon, iç donu, şalvar giymesin, bornoz giymesin, mesh giymesin. Ancak bir insan nalın bulamazsa, terlik bulamazsa kumların üstüne de yalın ayak basılmıyor; o zaman ayağını korumak için meshini giyerse topuklarından üst tarafını keserek, alt tarafını keserek onu açarak giysin…"
Topuklarından aşağısını kesecek. Topuğu kapalı kaldığı zaman mesh hükmü devam ediyor, olmuyor. O tarzda bunları giyemez, şu tarzda giyinebilir.
"Elbiselerden üzerine zaferan sürülmüş, "veris" denilen şey sürülmüş, koku sürülmüş, kokulu elbise de giymesin. O kokulu elbiseyle de ihramlı gezemez.
"Kadınlar da ihramlı olduğu zaman peçe takamazlar ve eldiven giyemezler." diyor.
İnsan karşılaşınca, yeri gelince söylemeli. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Ve lâ tentekıbu'l-mer'etü. "Kadın yüzüne nikap, peçe almasın."
"İhramlı iken, hacca niyet etmişken peçe almasın, eldiven giymesin." diyor.
Bundan ne çıkar?
Bu ifadeden Peygamber Efendimiz' in zamanında, haccın dışında kadınların yüzlerine peçe örttüğü ve ellerine eldiven giydiği çıkmaz mı? Çıkar.
Allah, Efendimiz' in sünnetine aykırı işler yaptırmasın. Peygamber Efendimiz' in şefaatine nail olup ahirette de kendisine komşu olmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
17.01.1988 -
Namazın Arkasından Okunacak
09.03.1986 -
Ümmetin Helak Olması
