03.12.1989 - Peygamber Efendimizin Güçsüzleri ve Cenazeleri Ziyaret Etmesi

03.12.1989 - Peygamber Efendimizin Güçsüzleri ve Cenazeleri Ziyaret Etmesi
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:
Kâne yü'tâ bi't-temri fîhi dûdün fe-yüfettişühû yuhricü's-sûse minhü. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine hurma ikram edildiği zaman ‘hurma sağlam mı, kurtlanmış mı kurtlanmamış mı?' diye takip ederdi." Hiç bakmadan yemezdi, sağlam olup olmadığına bakardı.
Kâne yü'tâ bi's-sıbyâni fe-yüberrikü aleyhim ve yuhallikühüm ve yed'û lehüm. "Yeni doğmuş yavrular, bebekler, küçük çocuklar Peygamber Efendimiz 'e getirilirdi. O da onlara dua ederdi." "Allah bunlara bereket ihsan etsin, mübarek eylesin!" diye çeşitli şekillerde onlara güzel hayır dualarda bulunurdu.
Kâne ye'huzü'r-rutabe bi-yemînihî ve'l-bittîha bi-yesârihî fe-ye'külü'r-rutabe bi'l-bittîhi ve kâne ehabbe'l-fâkiheti ileyhi. "Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir eline hurmayı alırdı, bir eline karpuz veya kavunu alırdı ve böyle hurmayı karpuzla kavunla beraber yerdi."
Bıttıh karpuza da kavuna da denilir; her ikisine de şamil bir kelime. En çok sevdiği meyve buydu. Efendimiz böyle yapardı çünkü hurma tatlıdır, ötekisi de suludur. Memleket sıcak, hararet yapıyor. Mübarek, onun hararetini ötekisinin sulu tadıyla birleştirerek yemeyi çok severmiş; Allah şefaatine nail eylesin. Keyfi, zevki, arzusu o tarzdaymış.
Kâne ye'huzü'l-Kur'âne min Cibrîle hamsen hamsâ.
Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cebrail aleyhisselam ile Kur'ân-ı Kerîm'i beşer beşer alırdı."
Beşer beşer ne demek? Beş ayet beş ayet mi alırdı? Beş sure beş sure mi, beş aşır beş aşır mı? Beş hizib beş hizib mi?
"Onu zikretmedi." diyor alimler. Şerhine baktım; "Râvîler beşten kastın ne olduğunu söylemedi." diyor. Demek ki orası biraz meçhul kalmış ama biz beş ayet diye düşünelim.
Tabi o peygamber. Allah ona muazzam bir zekâ, muazzam bir hafıza, muazzam kabiliyetler vermiş. Maddeten manen, kalben aklen fikren, her bakımdan şâheser, müstesna bir durumu var. Biz kendi âciz naçiz halimize göre yorumlayalım.
Kur'ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz' e böyle beş beş verildiğine, o da öyle öyle aldığına göre biz de bu rivayete göre kendimizi ayarlayacak olursak; her gün beş ayet ezberlesek, beş ayet öğrensek ne güzel olur. "Beşer beşer, beşer beşer" derken bir senede Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte biri tamam olacak. Üç dört sene içinde Kur'ân-ı Kerîm'in tamamına aşinalık ve belki de hafızlık nasip olur.
Bir doktordan bahsediyorlardı, Erenköy'de oturuyormuş. Erenköy'den Haydarpaşa'ya trenle geliyor, trenden iniyor vapura biniyor, Karaköy'e vapurla geliyor, oradan da işine gidiyor. Yolculuk esnasındaki zamanını değerlendirmek için her sabah ezberleyebileceği kadar ayeti yazar, yanına alır, o gün onun üzerinde çalışırmış; böylece hafız olmuş. Erenköy'de işine gelirken giderken hafız olmuş. Aşk olunca Allah neler nasip ediyor.
Kur'ân-ı Kerîm, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelamıdır, harikadır, bizim için çok büyük bir hediyedir, Allah-u Teâlâ hazretlerinin bizlere en büyük ikramıdır. Peygamber Efendimiz' in daimî mucizesidir. Onun için o büyük mukaddes kitap, büyük bir yadigâr. Orada bir duvarda asılı, cüz kesesinin içinde duruyor ama biz Kur'an okumayı bilmiyoruz.
Birisi gelmiş, bizim dün konuştuğumuz mühendis kardeşimize;
"Hocam, Kur'an'dan bir sayfa aç." demiş, açmış.
"Baştaki kelimeyi oku." demiş, okumuş. Aşağı kadar gerisini kendisi getirmiş. Başka sayfa açtırmış. Baş kelimeyi okumuş, orta kelimeyi okumuş aşağısını yine ezbere söylemiş. Güzel! Amerika'da bulunan o mühendis kardeşimiz;
"Ben onun kadar kuvvetli hafız görmedim." diyor. Bunlar da bu durumuna hayran kalmış.
"Hocam, Arapçan da var mı?" demiş. Arapçası yok.
Kâle ne demek? Kul ne demek? Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû ne demek? Bilmiyor, Arapçası yok. Onu sorunca hafız;
"Tam yaramın üstüne parmak bastın, beni tam acıyacak yerimden yakaladın. Ben de onun ıstırabını çekiyorum." demiş.
Kur'ân-ı Kerîm ezberinde ama mânasını bilmiyor. Bir de mânasını bilse ne şâheser olacak. Kardeşimiz;
"Ben Amerika'da bulundum, başka yerlerde bulundum; biz Müslümanların ilk işi Arapçayı öğrenmek. Zor da değil, öğrenilebilir." diyor.
Arapça Kur'ân-ı Kerîm'in lisanı olduğundan, Peygamber Efendimiz' in dili olduğundan, hadisler Arapça söylenmiş olduğundan Arapçayı öğrenmemiz lazım, Arapçaya çalışmamız lazım. Çalışacaksınız, yavaş yavaş öğreneceksiniz. Bir dil sahibi olmak, "yeni bir insan olmak" demektir. İki dil bilen insan, "iki insan" demektir. Üç dil bilen insan "üç insan" demektir. Dört dil bilen insan "dört insan" demektir; güzel.
Dil öğreneceksiniz ama ilk önce Arapçayı güzel bir tarzda öğreneceksiniz ki zevkine varasınız. Tercümelerde zevk kalmıyor.
Yapma çiçekle hakiki çiçek, hakiki gül bir olur mu?
Tercüme o. Tercümede mütercim metni okuyor, aklına gelen bir mânayı bu tarafa yazıyor. O metnin tam mânası değil, mütercimin kendi ifadesi. Onun yerine geçmez. Hukuken bile kıymeti yok. Aslı varken ötekisinin kıymeti yok çünkü çeşitli mânalara gelebilir.
Mesela; "Allah, mü'minleri altından ırmaklar akan cennetlere sokacak." ayet-i kerimesi.
"Altından ırmaklar akan cennetler" ne demek bu? Yani altın; şu parmağımıza taktığımız, yüzük yaptığımız altın mı böyle şırıl şırıl akacak? O ırmaklar altın ırmakları mı?
Hayır, "aşağı taraflarından şırıl şırıl cennet ırmaklarının aktığı cennet bahçeleri, cennet köşkleri" demek. "Altından ırmaklar akan" deyince insanın aklına Arapçasında olmayan bir mâna geliyor, kafası karışıyor. Tercüme olmasaydı; tecrî min tahtihe'l-enhâr denildiği zaman min tahtihâ sözünden altın veya gümüş mânası çıkmadığından hiçbir mesele yoktu.
Onun için aslını öğreneceğiz, Arapçaya çalışacağız. Yaşlı da olsak genç de olsak Arapça öğrenmeye başlayacağız. Bir defter bir kitap edineceğiz; cümleleri yavaş yavaş pratikten ezberleyerek, günden güne ilerleterek Arapça öğreneceğiz. Çünkü Kur'an'ı okuyacağız, Kur'an'ı anlayacağız; hadis-i şerifi okuyacağız, hadis-i şerifi anlayacağız.
Allah bize kolaylıklar ihsan eylesin.
Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselam'dan Kur'ân-ı Kerîm'i beşer beşer alırmış. Biz de beşer beşer öğrenelim. Kur'ân-ı Kerîm'in ehli olalım. Allah-u Teâlâ hazretleri ahirette cennete giren kuluna emredecek; "Kur'an'ı oku!" O ne kadar ayet okuyorsa okuduğu ayet sayısınca derecesi yükselecek. Hepsini okursa cennetin en yüksek derecesine çıkacak.
Hayruküm men tealleme'l-Kur'âne ve allemehû.
Müminlerin en hayırlısı kimdir?
"Kur'ân'ı en iyi bilendir." İmamlığa da o layıktır, emirliğe de o layıktır; her şeye o layıktır. Çünkü Kur'an'ı iyi biliyor, Allah'ın ahkâmını iyi biliyor; onun için.
O bakımdan, aziz ve muhterem kardeşlerim; biz de Resûlullah Efendimiz gibi Kur'ân-ı Kerîm'i hamsen hamsen, beşer beşer alalım, anlayalım, öğrenelim. Arapçasına da çalışalım, has Müslüman olalım. Allah'ın emirlerini anlaya anlaya, duya duya işleyelim. Böylece Rabbimizin rızasına vasıl olalım.
Kâne ye'huzü'l-miske ve yemsehu bihî re'sehû ve lıhyetehû.
Selemetü'bnü'l-Ekvâ'dan rivayet edilmiş.
"Kendisine misk ikram olunduğu zaman alırdı, onu başına ve sakalına sürerdi."
Efendimiz güzel kokuyu çok severdi. "Güzel koku, sizin dünyanızdan bana sevdirilen üç şeyden birisi" diye güzel kokuyu çok methediyor. Bu misk denilen koku da hakikaten şâheser bir kokudur. Gerçekten hakiki bir miski görseniz, koklasanız çok güzel, çok kibar, çok tatlı bir kokusu vardır. Efendimiz' e de böyle misk ikram edilirdi; başına da sürerdi sakalına da sürerdi.
Efendimiz' in yürüdüğü yollardan, ondan sonra yürüyen kişi; "Buradan Peygamber Efendimiz yürümüş." diyebilirdi; kokusundan bilinirdi. Pırıl pırıl misk kokardı, süründüğü güzel koku oralarda kalırdı.
Kâne ye'huzü min lihyetihî min ardıhâ ve tûlihâ.
Tirmizî Abdullah b. Amr radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sakalının aşağı tarafından da uzunlamasından da yan taraflarından da alırdı. Onu öyle her bir tarafa, kendi haline bırakmazdı. Kenarlarından da aşağısından da alırdı. Demek ki sakalını makasla düzenliyor, düzeltiyor. Sakalı şekilsiz değildi; muntazam, kenarından alınmış, aşağısından fazlası alınmış durumdaydı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem fazlalıkları alırdı; hiç almadan kendi haline bırakılmış değildi. Sakalını tarardı; sakal tarağını yanından hiç eksik etmezdi. Saç tarağını, misvakını, aynasını, güzel kokusunu yanından eksik etmezdi. Sakalı taralı, kenarları tıraşlanmış, güzel, muntazam bir şekilde olurdu. Kendisi tertemiz, pırıl pırıl kokulu olmaya dikkat ederdi.
Buradan anlıyoruz ki biz de hem kalbimizin temizliğine hem de dışımızın temizliğine dikkat edeceğiz. "Bizden insanlara nahoşluk gitmesin, insanlar bizden nefret etmesin." diye kendimize çekidüzen vereceğiz. Efendimiz' in başka tavsiyelerini de göz önüne almalıyız. Mesela;
"Ağzınız sapsarıyken, pis kokarken benim karşıma gelmeyin." diyor. Fırçalanmaya fırçalanmaya, misvaklanmaya misvaklanmaya insanın ağzı, dişlerinin üstü tabaka bağlar, sapsarı olur ve ağız kokmaya başlar. Adamla konuşurken ağzının kokusu duyulur.
Veyahut misvaklanmaya misvaklanmaya diş etleri hastalanır, hastalıktan ağzı kokar. Onun için dişleri temiz olacak, yıkanacak. Ayakları, eli, yüzü, ağzı burnu temiz olacak.
Müslüman güzel kokular sürünmüş olacak, taranmış olacak. Gösteriş için değil ama temiz pak olacak, sevimli olacak; sevimsiz olmayacak, beğenilmeyen tarzda olmayacak. Soğan sarımsak yemek yasak değil ama Peygamber Efendimiz; "Bunları yiyenler bizim mescidimize gelmesin." diyor.
Neden?
Çünkü etraftaki insanlar rahatsız olur. Sen yemişsin, sana zararı olmaz ama ötekisi burnunu kapatır, kaçacak delik arar. Onu rahatsız etmemen gerekiyor.
Ayaklar da öyle; gıcır gıcır tertemiz yıkanmış olması, kokusuz olması gerekiyor. Çoraplar eğer kokuyorsa onu pabucun içinde bırakırsın. Abdest alırsın, ayaklarını güzelce yıkarsın, öyle girersin. Her çeşit temizliğe dikkat etmek lazım.
Sakalın boyu ne kadar olacak?
Ulemamız bir eliyle tuttuğu zaman bir tutam olmasını tavsiye etmişler, çok fazlasını uygun görmemişler. Normal bir ölçü olarak bunu veriyorlar. Kenarlarından da aşağısından da fazlaları alınarak güzel bir görünüm içinde olmasına dikkat edileceği bu rivayetten anlaşılıyor.
Sayfayı tamamlamak için kalan iki rivayeti de okuyacağım:
Kâne ye'külü'l-bittîha bi'r-rutab."Peygamber Efendimiz karpuz ve kavunu hurmayla yerdi." diye Sehl b. Sa'd radıyallahu anh'ten ve Hz. Âişe radıyallahu anhâ validemizden bir rivayet yazılmış.
Ve kâne ye'külü'r-rutaba ve yülkı'n-nevâ fi't-tabak. "Peygamber Efendimiz hurma yerdi, tabağa çekirdekleri çıkarırdı." Aynı tabağa değil de ayrı tabağa hurmanın çekirdeklerini çıkarırdı.
Yalnız bir şey vardır ki hurma çekirdeği, zeytin çekirdeği yenirse onun da ayrıca şahsa faydası vardır. Peygamber Efendimiz çıkarırdı fakat yenilebileceğine dair rivayetler de vardır. Demek ki meyve yeme adabında; meyvenin çöpleri aynı tabağa çıkarılmayacak, ayrı yere çıkarılacak. Bir tabağın içinde hem yenilecek şey hem de yenilen şeyin artığı olmayacak. Nezaket ve adap bakımından öyle olması gerekiyor. Peygamber Efendimiz' in âdetlerinden, tavsiyelerinden.
Allah-u Teâlâ hazretleri her halimizi, her işimizi Resûlullah sallallahu aleyi ve sellem'e uydurmaya bizleri muvaffak eylesin. Neticede O'nun şefaatine erdirsin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylediği gibi cennet içinde bizi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine komşu eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
30.03.1986 -
Müslümanın Altın Gibi
28.12.1986 -
Kıyamet Alametleri
