30.11.1986 - Meleklerin Gelmediği Yerler, Ehli Olmayanlara İlim Vermek, Seyahatten Dönüş Adabı

30.11.1986 - Meleklerin Gelmediği Yerler, Ehli Olmayanlara İlim Vermek, Seyahatten Dönüş Adabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ teşrebû fi'n-nakîr velâ fi'd-dübbâi velâ fi'l-hantemeti ve aleyküm bi'l müvekke'.
Ebû Saîd radıyallahu anh hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz birtakım su kaplarını yasaklamış. Diyor ki;
Lâ teşrebû. "İçmeyin."
Suyu, meşrubatı olabilir ki mesela hurmayı ezmiştir şerbet yapmıştır veyahut üzümü sıkmıştır şıra yapmıştır ama bozulmamış, içecek bir kap lazım ya, topraktan olabilir şundan olur, bundan olur, o devrin orada mevcut kaplarından bazılarını sayıyor.
Diyor ki; nakîr'den içme. Nakîr "tahtadan oyulmuş kap."
Suudi Arabistan gibi bir sıcak ülkede tahtadan oyulmuş kabın içinde su oldu mu yosunlanır kardeşlerim! Fokur kaynar. Sıcak ülkede o tahta insanın elinden kayar; yosun tutar, bozulur.
Onun için o sebepten içinde mikroplar, bakteriler, çeşit çeşit zararlı şeyler gelişir; "Ondan içmeyin!" buyurmuş.
"Sonra dübba' denilen cinsten de içmeyin."
O da bir çeşit ağaçtan yapılan, yaktin ağacından, kuru yaktinden yapılan bir şey, bir çeşit kap. O da herhalde "Su kaçırmasın." diye biraz da katranlanıyor, ziftleniyor ki o da içildiği zaman zararlı oluyor.
Hani bugün diyoruz ya; "Alüminyum tencere kullanmayın, çünkü alüminyumun zerreleri yemeğe karışıyor, zehirleme yapabiliyor." Hani diyoruz ya; "Kalaylı kapların kalayı azalmış olanları, kırmızısı çıkmış olanlarında yemek yapmayın." Bunlar da onun gibi tavsiyeler.
Ve lâ fi'l-hantemeti. "İçine içki konulan, "şarap konulan, yeşil bir şeyden yapılan bir çeşit kap."
Bunlardan içmeyin. Kabaktan, bizim kabak dediğimiz ağaçtan oyma kâseden, şarap kabı olarak kullanılan "hanteme" denilen şeylerden içmeyin; kırbadan için.
Bir başka rivayette de "Ziftlenmiş kaptan da içmeyin!" diye belirtilmiş.
Tabi bu hadis-i şerifin mânasını bizim memleketimizde şimdi tatbik edecek olursak kullanacağımız kaplara dikkat edeceğiz. Gerek su içme kaplarımıza gerek yemek kaplarımıza dikkat edeceğiz.
Muhterem kardeşlerim!
Bu kaplar içinde bir kere alüminyum çok tehlikeli, alüminyumdan tencere vesaire kullanmamaya sıhhî bakımdan mümkün olduğu kadar dikkat edin. Alüminyum, mesela limon, salata gibi şeyler olduğu zaman oralarda reaksiyona giriyor. Sonra kolay ufalanıyor, kazıdığın zaman zerreleri çıkıyor, "kanserojen" dediğimiz yani kanser tevlid edici şeyler olabiliyor.
Alüminyumu başka işte kullan; mesela çerçevede, şurada burada, kullanış sahaları başka şeyler olabilir. Evine kap alacağın zaman alüminyum alma. Topraktan sırlı bir tencere al ama alüminyum alma. Ötekisi daha ucuz, daha sıhhî ama alüminyum zararlı, iyi olmuyor. Cam fena olmuyor, cam iyi çünkü temizlenmesi kolay.
Sonra bu deterjan cinsleri iyi yıkanmadığı zaman, kap üzerinde kaldı mı insanın sıhhatini çok bozuyor. Normal sabun kullan. Normal, bizim kendi ecdattan kalma toprakla ovma filan gibi şeyler vardır, bir çeşit temizleme yolları vardır, onları alıp ovuşturup yaparlarmış, onları kullanırsınız. Bu şeyler güzel oluyor.
Çinko, üzeri emaye kaplı şeyler de sıhhî bakımdan iyi oluyor. Yalnız vurduğu zaman sırı atıyor, o tehlikesi var. Kullanacağınız kabın sıhhî olmasına dikkat edin. Naylonlar da çok zararlı oluyor. O naylon cinsi şeyler, su kapları, terlikleri içinde mikropları çok güzel barındırıyor, gözeneklerine giriyor. Terlikler biraz banyoda kaldı mı bakıyorsun yemyeşil olmuş. Yeşeriyor, neredeyse dallanıp çiçek açacak. Alüminyumdan kap kacak da öyle oluyor.
Sıhhatinize dikkat edin. İnsan bir defa alır ama sağlam, güzel şey almalı, sıhhatine zararlı almamalı. Giyiminize dikkat edin; naylon, sentetik malzeme çok zararlı oluyor. İnsanda alerji yapıyor, kaşıntı yapıyor, elektrik dengesini bozuyor, vücuduna baş ağrısı yapıyor, karanlıkta çıkarsanız kazağınızı çıkarırken çatur çutur, çatur çutur kıvılcımlar çıkıyor. Halis, dededen kalma yün kullanın. Halis pamuk kullanın, hiç katıksız pamuk kullanın, onlar çok daha sıhhî oluyor.
Sıhhatinize dikkat edin. Bütün bu giyim, yeme, ev eşyası, malzeme şeyinde elhamdülillah dedelerimiz iyi not aldılar. Kullandıkları her şeyin sıhhate uygun olduğu günden güne anlaşılıyor. Hem yeme malzememiz hem giyme malzememiz hem kap kacağımız vesaire hepsi elhamdülillah.
Bu Japon köselesini ayağına giyiyorsun, insanın ayağını altını pişiriyor. Halbuki normal kösele, normal deri gayet sıhhî oluyor. İşte bu gibi tavsiyeleri de Efendimiz yaptığı için ben de bu hadisin arkasına onları ekleyiverdim.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz; "Tahtadan oyma kaptan su içmeyin, kabaktan su içmeyin- yani şarap kabından içmeyin- ancak kırbadan, tulumdan içersiniz." diye bildirmiş, ben de ona ekledim.
Lâ tashabü'l-melâiketü rufakaten fîhâ kelbün ve lâ ceres.
Üçüncü hadis-i şerif:
Lâ tashabü'l-melâiketü. Melekler arkadaşlık etmez. Rufkaten. "Bir grup insan, cemaat, kervan." Fîhâ kelbün. "Aralarında köpek vardır." Ve lâ ceresün. "Veyahut hayvanlarında çıngırak vardır."
Öyle gruplara, öyle kervanlara melek yanaşmaz. Melek köpeğin olduğu yeri sevmiyor, çıngırağın çıngır çıngır ses çıkardığı yeri sevmiyor; "Oraya gelmez." diyor Peygamber Efendimiz.
Bu da meleklerle ilgili manevi bir bilgi olmuş oluyor. O kervana yaklaşamaz. Tabi meleğin gelmediği yerde insanın hayrı eksik olur. Dikkat etmesi lazım.
Lâ tatrahu'd-dürre fî efvâhi'l-kilâbi ya'ni'l-fıkh.
Ve onun arkasındaki hadis-i şerif:
Lâ tatrahu'd-dürre fî efvahi'l-hanâzîri ya'ni'l-ilm.
Birinci hadis-i şerif; Enes radıyallahu anh'ten bir başka rivayetle, râvi zinciriyle İbn Asâkir'den nakledilmiş. İkinci hadis-i şerif, İbnü'n Neccar'da başka bir rivayet zinciri ile yine Enes radıyallahu anh'ten gelmiş.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şeriflerin birincisinde diyor ki:
"İnciyi köpeklerin ağızlarına atmayın! Fıkhı kastediyor."
İkinci hadis-i şerif:
"İnciyi domuzların ağzına atmayın!"
Birisinde "köpek" diye geçiyor, ikincisinde "domuz" diye geçiyor; "Hınzırların ağzına atmayın!" Ya'ni'l-ilm. "İlmi kastediyor."
Bu ne demek?
İnci insanın boynuna takılır, onu süsler, kıymetli bir şeydir. Onu köpeğin ağzına atarsan yazık etmiş olursun. Domuzun ağzına atarsan yazık etmiş olursun, yersiz olmuş olur. İlmi de ehil olmayan insana vermeyeceksin.
"Tabiatı köpek gibi olan, alçak olan, iyi Müslüman olmayan, ilmi yerli yerinde kullanacak bir ahlâk yapısına erişememiş, alçak tabiatlı kimseye ilim öğretmeyin!" demek istiyor Peygamber Efendimiz.
Nâehil insana ilmi verdin mi bu ilmi istismar eder, kötüye kullanır, Müslümanların aleyhine kullanır veyahut Müslümanları birbirine düşürmekte kullanır veya tefrika çıkarmakta kullanır veya Müslümanların imanını tereddüde düşürmekte kullanır.
Mesela İtalya'da kilisenin desteği ile bir grup alim müşterek çalışma yaptılar, bir İslâm Tarihi! yazdılar. Tepeden tırnağa iftira dolu, yalan yanlış Annali Dell'Islam diye bir şey yazdılar, bunun yanlışlarını bizim Asım Köksal Hoca Reddiye diye iki üç parmak kalınlığında bir şeyde satır satır yazdı:
"Bak şurada şöyle demiş yalan, burada böyle demiş tercümesi yanlış, şurada şöyle yazmış hatalı, burada böyle demiş kasıtlı, şurada şöyle demiş öteki ifadesine zıt." diye tezatlarını vesairesini anlattı.
Ama muhterem kardeşlerim, Asım Köksal Hoca o Reddiye'yi, o eserin tercümesinden otuz kırk sene sonra yazabildi. O arada bu eseri Hüseyin Cahit Yalçın hapisteyken İtalyancadan Osmanlıcaya tercüme etti, bezli gri renkli, on cilt takım halinde burada bedava dağıttılar, ucuz fiyatla dağıttılar. Osmanlı son devir münevveri onları okudular.
Ciltli takım hâlinde İslâm tarihi kitabı, ama kim yazmış?
Papazlar grubu yazmış, farkında değil. Onu okudular. Kafalarından dinleri imanları gitti, dinsiz oldular, dine karşı oldular, dine cephe aldılar. Genel müdürlerden, amirlerden, subaylardan, tıbbiyelilerden pek çok kimseyi böyle aldatmışlardır.
O bakımdan ilmi nâehile vermemek lazım çünkü kötüye kullanır veyahut istismar eder veyahut para kazanmakta kullanır. Cebini, kesesini doldurmakta kullanır muhterem kardeşlerim!
İlmi ehline vermek lazım. Hangi adam takva sahibiyse, hangi adam iyi niyetliyse, güzel huyluysa, hangi çocuk istidatlı, temiz terbiyeli, edepliyse onu destekleyelim, hakiki alim o olsun. Paraya tenezzül etmeyen, mevkiye, makam hırsına sahip olmayan, onlara tamah edip de yanlış işler yapmayan alimler yetiştirelim.
Ben bizim zengin kardeşlerimize diyorum ki; "Bak bu fakir şahıslar okuyorlar, ondan sonra işte 'Hoca hatim indirdi para aldı, hoca mevlit okudu para aldı, hoca şunu yaptı şöyle oldu.' diye dedikodular yapıyorlar. Siz zengin kardeşlerim, bir çocuğunuzu, en kabiliyetli çocuğunuzu din ilmine verin. 'Çocuğum, para bakımından merak etme, ben sana araba alacağım, daire alacağım, her ay sana şu kadar maaş vereceğim, sen şu din ilmini sapasağlam öğren.' desin, teklifim bu."
"Acaba bana para verecek mi?" diye bakmayan din alimleri olsun. Hatta fukarayı gördüğü zaman kendisi para veren hocalar olsun.
Hocalara çok iftira etmişler.
"Ölü gözünden yaş, imam evinden aş çıkmazmış!"
Yalan! Allah razı olsun, her zaman gideriz, yemeklerini yeriz. Allah razı olsun, Allah rahmet eylesin, bizim Zekai hocamız Hacı Bayram'da bir gün sabah namazını kıldık, kalktı, mihrapta, dedi ki; "Ey cemaat, kalkın hepinizi lokantaya davet ediyorum, görün bakalım imam evinden aş çıkar mıymış çıkmaz mıymış, yürüyün!"
Herkesi aldı, lokantaya götürdü, doyurdu. Çok cömert insandı, etrafa boyuna yardım yapardı. Hocalara böyle iftira ediyorlar, gözden düşürüyorlar.
Arada her meslekten tek tük ters insan olabilir.
"Öğretmenlerden ters insan var." diye öğretmenlik mesleğini mi düşürelim? "Askerlerden ters bir iki kişi var." diye bütün askerlik mesleğini mi düşürelim? "Tıbbiyelilerden biraz ters doktorlar var." diye bütün tıp mesleğini mi düşürelim? Farz edelim polislerden bir iki rüşvet alan varsa bütün polis mesleğini mi karalayalım?
İyi misalleri alacağız, onları geliştireceğiz; "Bak, böyle kahramanlar var." diyeceğiz, onların hatıralarını yaşatacağız.
Kötü her yerde olabilir, onu saklarız, kendimiz terbiye ederiz, düzeltiriz.
Ben diyorum ki müstağni, kimsenin avcuna bakmayan tok gözlü alimler olsun. En zeki çocuklarımızı din alimi yetiştirelim. Avrupalı bir şahıs bunu söylemiş, sanıyorum Kanadalı Thomas Irving isimli Müslüman kardeşimiz -veyahut bir başka şahıs olabilir.-
Müslüman oldu, buraya da geldi, kendisiyle görüştük.
"Eskiden siz Müslümanların arasından en zeki çocuklar din alimi oluyordu. İmam-ı Azamlar, İmam Şafiiler vesaire. Bunlar zekâ bakımından cemiyetin en üstün dehaları idi, en üstün kimselerdi. Şimdi ise sizin en zekileriniz doktor oluyor, mühendis oluyor. En zekileriniz başka mesleklere kayıyor; din ilminde puanı en aşağı olanlar kalıyor. Ben o büyük dahi alimlerinizi okuyorum. Mesela İmam Şâtibî'yi okuyorum, ne güzel şeyler yazmış, tavsiye ederim; onları siz de okuyun." diyor.
Muhterem kardeşlerim! Eskiden olduğu gibi yine en zeki çocuklarımızı din alimi yetiştirelim. En zengin aileler çocuklarını din alimi yetiştirsin ki hocaların üstünden bu lekeyi sildirelim. Hocalara yapılan bu hakareti sildirelim. O zeki insanlar, o paraları Allah yolunda kullanmayı da bilirler, İslâm'ı yaymakta kullanmayı da bilirler.
İnşaallah, incileri, inciye layık, elmasa layık, mücevhere layık, yüksek kaliteli insanlara verelim.
Lâ tatruku'n-nisâe leylen ve fî lafzın ba'de salâti'l-ateme.
Bu hadis-i şerif de uzun bir seferden, uzun bir ayrılıktan sonra evine gelen zatlarla ilgili. "Evinizin, kadınlarınızın kapısını geceleyin çalmayın." diyor.
Veyahut ba'de salâti'l-atemeti. "Yatsı namazından sonra çalmayın." buyuruyor.
Bunun tabi çeşitli sebepleri var. Bir kere sen uzun zaman evde değildin, hanım kendisini salıverdi. Ev belki düzenli değil, belki hanımın hazırlığı yok. Halbuki tertemiz, temiz pak olması lazım. Hanımın kocasına süslenmesi gerekir. Erkeğin hanımına süslenmesi gerekir.
Peygamber Efendimiz; "Saçlarınızı düzeltin, sakallarınızı düzeltin, koltuk altınızı temizleyin, vesairenizi temizleyin, tırnaklarınızı kesin, temiz olun, nazif olun, pak olun. Eski ümmetler böyle yapmadılar da çeşitli kötülükler çıktı." diyor.
Erkek temiz pak olacak, dişleri de fırçalanmış olacak, ağzı da kokmayacak, güzel kokular da sürecek. Kadın da temiz pak olacak.
O akşam hiç haberi yok. "Gafil durma misafir gelir, gafil durma ölüm gelir." derler; bizim oralarda bir tabir vardır. Kadıncık gafil gafil dururken kapı tak tak çalınıyor. Kocası gelmiş, ortalık derbeder, perişan, eşya bir tarafta, şey bir tarafta; iyi olmaz. Evin geçimi bakımından uygun olmuyor.
Veyahut sen geceleyin gelirsin, kapıyı çalarsın, şimdiki gibi her taraf elektrikle donanmış değil ki komşu dışarıdan bir kapı takırtısı duyar, ondan sonra bakar; "Komşunun evine bir adam giriyor, yav bu adam seyahatteydi, bunun evine kim girdi?" der, dedikodu olur, yanlış kanaat olabilir.
Onun için "Gündüz aydınlığında, göz göre göre insan eve öyle gitmeli." diye, Efendimiz' in içtimai terbiyesi.
Ne güzel şeyler tavsiye ediyor; "Çakıl taşı bile toplamış olsanız evinize hediye ile gidin." diyor. Hani yolda güzel taşlar filan olur. Eskiden bizim tuzlar olurdu. Gençler bilmezler, biz de yavaş yavaş ihtiyarladık artık, tam ihtiyarlarla arada, orta nesil olduk.
Tuz taşı; yuvarlak, kaya tuzu, tak tak tak tak döversin; yemeğin tuzunu kendimiz döverdik. Çocukken bize; "Hadi döv." derlerdi, döverdik. Eskiden yuvarlak bir taş evde lazım olurdu; düz, yuvarlak bir taş.
"Velev çakıl taşı, düz taş tarzında bile olsa eve bir hediye ile gidin." diyor Peygamber Efendimiz.
Ne güzel bir şey; çünkü çoluk çocuk "Babam gelmiş." diye bakacak, senin elin kolun boş, moralleri bozulur. Halbuki hediyeler al; "Sana şunu aldım, al sana şunu aldım." de.
İkicik üçcük küçük şey de olsa gönlünü alacak şeylerle gitmek lazım. Efendimiz her bakımdan bizi yetiştiriyor. Her bakımdan, en ince teferruata kadar dinimiz bizi edepli, arif, zarif, kâmil, hoş halli, hoş sohbet, tatlı dilli insanlar hâline getiriyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi Allah'ın emirlerini bilenlerden eylesin. Dinimizin ahkâmına aşina eylesin. O güzel edepler ile bizleri müteeddib eylesin. Arif, kâmil, veli, matlub, makbul kullar olmayı cümlemize nasip eylesin.
Huzur-u alisine sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmaya sizleri ve bizleri muvaffak eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
05.02.1989 -
Sofra Duası, Namaz
30.11.1986 -
İbadette Ölçü, İçecek
