15.01.1989 - Peygamber Efendimizin Mezarda Yatanlara ve Hastaya Sözleri

15.01.1989 - Peygamber Efendimizin Mezarda Yatanlara ve Hastaya Sözleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hel i'ndeküm ta'âmün fe-in kîle lâ kâle innî sâimün.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Sizlere hayırlı uzun ömürler ihsan eylesin, salih ameller nasip eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in mübarek âdetlerinden, itiyatlarından, hâlinden, şemailinden, sîretinden rivayetleri okuyama devam ediyoruz. Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ'nın rivayet ettiğine ve Ebu Davud rahmetullâhi aleyh'in kitabında kayıtlı olduğuna göre;
"Eve geldiği zaman sorardı, buyururdu ki..." Hel i'ndeküm ta'âmün. 'Yanınızda yiyecek bir şey var mı?' Fe-in kîle lâ. "Eğer 'yok, hayır, mevcut değil' diye cevap alırsa…" Kâle innî sâimün. "O zaman 'ben oruçluyum, oruç tutacağım.' derdi."
İsm-i fâil sîgası isim cümlesinde kullanılınca istikbale ait bir mâna verir. "Oruç tutmaya karar verdim, oruç tutacağım." derdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in Hane-i Saadetinde, Zevcât-i Tâhirâtın hücrelerinde yiyecek bazen bulunurdu bazen bulunmazdı. Bulunduğu zaman ikram ederdi, kendileri tenâvül buyururlardı. Ama ekseriya etrafındaki fukara-i müslimîne ve mescidin bir köşesine yerleşmiş bulunan, mescitten başka barınağı olmayan Ashâb-ı Suffe'ye, çağırırlardı onlara yedirirlerdi. Yemeği depo etmezlerdi. Yemek dediğimiz şey de onların yanında bazen bir avuç hurma, bazen bir tas süt, bazen bir avuç bir şey kurutması, böyle buğday kurutması filan gibi şeyler olurdu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz eve gelirken düşünürdü. Oruç tutayım, tutsam mı, tutmasam mı diye. Evde sorduğu zaman; "Yiyecek bir şey var mı, yanınızda mevcut bir şey var mı bugün?" "Yok." dedikleri zaman; "Ben de zaten oruca niyetliydim, oruç tutayım diye düşünmekteydim, bugün ben oruç tutuyorum, oruç tutacağım." derdi.
Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin.
Bizlere de insaf ihsan eylesin ki biz peygamber değiliz sahabe değiliz, Allah'ın âciz naçiz günahkâr kullarıyız. Bize Allah padişahlara layık yiyecekler, içecekler, giyecekler, rahatlar, imkânlar nasip etmiş. Bugün en basit bir insan bile uçağa biniyor iki buçuk saatte Cidde'ye varıyor. Denizlerde, deryalarda geziyor, karada dağları aşıyor. Kaloriferli otomobilinin içinde dışarıda kar yağarken sıcacık rahat koltuğunda bir beldeden bir beldeye ulaşıyor.
Düşünün ki o devirde bir deve olduğu zaman onu bile çok büyük bir nimet olarak kabul ederlerdi ama siz devenin üstüne çıksanız muhakkak ciğerleriniz ağzınıza gelir. Öyle onun sallanmasından şey yapmasından şöyle yarım saatlik bir yol yürüseniz yürüyemezsiniz devenin üstünde, binemezsiniz, onun sallantısından içiniz allak bullak olur, içiniz dışınıza gelir. O mübarek mücahitler nasıl yaya yürümüşler, nasıl o sıcak beldelerde buzdolapsız, susuz o ağır tuzlu sularla yaşamışlar, nasıl bir hurmayla ömürlerini geçirmişler…
Biz ne kadar büyük nimetlere sahibiz elhamdülillah. Evet, nice nice nimet sahibi insan vardır ki şükrederse, nimetin kıymetini bilirse oruç tutmuş, ibadet etmiş insan gibi de sevap alır. Bari, bari bize verilen nimetlerin kadrini kıymetini bilelim. Bilelim ki Allah'ın sevgili kulları olmadığımız halde Allah fazl-ı kereminden, Allah'ın nice nice sevgili kulları açlıktan günlerce karınlarına taş bağladığı halde biz böyle çeşit çeşit nimetler içindeyiz. Bu nimetlerin kadrini kıymetini bilelim, bir. Bir de demek ki lüks bir hayat içinde rahat yaşıyoruz onlara göre, bu fazla kazançlarımızla bunları israfa sarf etmeden fazla kazançlarımızla İslâm'ın gelişmesine, ilerlemesine, yükselmesine yardımcı olalım.
"Ben her türlü ilmimle, bilgimle, mevkiimle, makamımla İslâm'a hizmet edeceğim. Acaba İslâm'ım ihtiyaçları nelerdir? Acaba ben İslâm'a nasıl faydalı olabilirim? Acaba Müslümanlara benim ne gibi yardımım olabilir?" diye ana gayesi, asıl işi İslâm olan kaç tane Müslüman var? Kaç tane Müslüman var böyle her şeyi tam düşünen?
Allah hepimize İslâm'a malıyla canıyla, her türlü çalışmasıyla güzel hizmet edenlerden olmayı nasip eylesin.
Kâne izâ dehale'l-cebânete yekûlü es-selâmü 'aleyküm eyyühe'l-ervâhu'l-fâniyetü ve'l-ebdânü'l-bâliyetü ve'l-'ızâmü'n-nahiratülletî harecet mine'd-dünyâ ve hiye billâhi müminetün allâhümme edhil 'aleyhim ravhan minke ve selâmen minnâ.
İbn Mes'ud radıyallahu anh rivayet etmiş ki; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mezarlığa, kabristana gittiği zaman kabirdekilere selam verirdi."
Kabirdekilere selam verirdi çünkü ölümle hayat bitmiyor. Ölüm insanların bir dünyadan öteki dünyaya geçişidir, ruhun bedenden ayrılışıdır. Yoksa ruhun yok olması mânasına değil. O kabirlerde neler oluyor görenler görüyorlar. Neler olduğunu görenler görüyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir keresinde iki kabrin yanından geçerken dedi ki; "Bu iki kabirdeki şahıslar azap görüyorlar." Azap gördüğünü gördü, Allah'ın bildirmesiyle bildi. "Bu iki kabrin içindeki şahıslar şu anda azap görüyorlar. Hem de büyük bir sebepten, sizce büyük gibi görünmeyen bir sebepten dolayı kabir azabına uğramış durumdalar. Bir tanesi küçük abdestini yaparken sakınmazdı." Yani örtünmezmiş, namahrem yerleri görünürmüş anlaşılan. Kâne lâ yestetirü 'an bevlihî. "Yani küçük abdestini, idrarını yaparken sakınmazmış, örtünmezmiş ondan dolayı [azaba uğramış]. "İkincisi de söz götürüp getirirmiş ondan dolayı."
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ahvalini böylece görürdü. Evliyâullahın da kabirdeki halleri gördüğünü söylerler. Allah kime bildiriyorsa, gösterirse onların da gördüğünü ifade ederler.
Hatta böyle bir hâkim arkadaşımız vardı da Allah selamet versin, dindar bir kimseydi. Bir yerden bir yere seyahat ederken makberenin yanından geçerken, her kabrin yanından geçerken selamlar verip dualar ederdi. Yani edilmediği zaman birilerinin kalkıp da oradan beddua ettiğini görür gibi olduğunu ifade ederdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz makbereye girdiği zaman selam veriyormuş. Ne diyormuş? Sözü şöyle;
Es-Selâmü 'aleyküm. "Allah'ın selâmı sizin üzerinize olsun…" Eyyühe'l-ervâhu'l-fâniyetü. "Ey fâni ruhlar!" Ey bu dünyada hayatları bitmiş, bu dünyadaki hayatları fâni olmuş olan ruhlar, işte o makberede bulunan ruhlar… Ve'l-ebdânü'l-bâliyetü. "Ey yıpranmış, çürümüş bedenler…" Ve'l-'ızâmü'n-nahiratü. "Toprak olmuş, ufalmış kemikler…" Elletî harecet mine'd-dünyâ. "Dünyadan çıkmış…" Ve hiye billâhi müminetün. "Allah'a inanmış olarak ahirete göçmüş olan varlıklar." Yani mü'minler olduklarını böyle ifade ediyor Peygamber Efendimiz. "Dünyadan Allah'a inanmış bir vaziyette çıkmış fâni ruhlar, yıpranmış bedenler, çürümüş kemikler selam olsun sizlere." diye böyle selam verirdi.
Ondan sonra da arkasından, Allâhümme edhil 'aleyhim ravhan minke. "Yâ Rabbi! Sen bunların üzerine, bu bizden önce vefat etmiş olan bu mü'min kardeşlerimize sen rahmetini indir, rahatlık ve huzurunu indir…" Ve selâmen minnâ. "Bizim de selamımızı onlara bildir yâ Rabbi!" diye dua ederdi.
Demek iki şey yapıyor; bir, onun mübarek gözüne ayan olan ruhlara, bedenlere, kemiklere, kabirlere selam veriyor; bir de Rabbine onlardan rahmet diliyor ve selamını onlara iletmesini bildiriyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müşriklerin cesetleri toplanıp da Bedir'de bir kuyuya atıldığı, çukura atıldığı zaman onun başına gidip dedi ki:
"Ey kâfirler, ey müşfikler! Biz Rabbimizin bize vaat ettiklerine nail olduk. Siz de Rabbimizin size tehdit olarak, vaîd olarak söylediği cezalarla karşılaştınız mı, onları gördünüz mü?" diye onlara böyle hitap etti. Dediler ki:
"Yâ Resûlallah! Duyarlar mı, anlarlar mı?"
"Sizden daha iyi duyarlar." dedi, "Sizden daha iyi duyarlar, daha iyi anlarlar." dedi.
Muhterem kardeşlerim! İnsan bu dünya hayatında, hepimiz aldanıyoruz. Bugün yarın derken dünyanın işleri oyalıyor. Bazen cahillikten bazen gafillikten, bazen telaşımızdan bazen bu dünyanın güzel şeylerine gönlümüzü fazla taktığımızdan ahireti unutuyoruz. Halbuki asıl hayat ahiret hayatı.
Allahümme lâ 'ayşa illâ 'ayşi'l-âhireh. Asıl hayat ahiret hayatı. Bu dünya hayatı onun yanında sıfır, bir nokta, kısa bir an. Bir göz yumup açınca geçiyor ondan sonra asıl ebedî hayat, öbür hayat geliyor. Asıl mü'min olan insanlar, hakiki, uyanık kimseler, has Müslümanlar bu işleri anlıyorlar da ahirete hazırlanıyorlar. Fakat anlamayanlar bu dünyanın işte arsasıydı, apartmanıydı, apartmanın içinde mobilyasıydı, süsüydü, ziynetiydi, başkalarına karşı böbürlenmekti, onları aldatmaktı, kandırmaktı, zulümdü, cevirdi, cefaydı, gadirdi... Böyle aldanıp gidiyorlar ama işte sonu öyle.
Ahir ne?
Ahiri hiçlik, yokluk, toprağın altında bedenlerin çürümesi... Bu senin izz-ü nâz ile beslediğin bedenleri kurtlar yiyor, toprağın arasına karışıyor. Bir zaman kemiklerle, kafataslarıyla çocuklar oynuyor, kabir açılırsa çocuklar oynuyor.
Allah bize gerçekleri görüp ahirete göre hazırlanmayı nasip eylesin.
Kâne izâ dehale 'alâ merîdın ye'ûduhü kâle lâ be'se tahûrun inşâallâhu teâlâ.
Buhari’nin rivayet ettiğine göre rahmetullâhi aleyh Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ nakletmiş, rivayet eylemiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hastanın yanına girince, onu ziyaret etmek, onu teselli etmek maksadıyla onun yanına girince ne derdi?"
İşte böyle derdi; Lâ be'se tahûrun inşâallâhu. "Beis yok, üzülme, tasa çekme, tasa çekmeye değmez, zararlı bir durum yok." Hastaya söylüyor bunu. "İnşallah günahlardan temizlik vesiledir bu." derdi. Yani o hastalıktan kalktı mı günahlardan pak olacak olduğu, tertemiz kalkacağı için öyle derdi Peygamber Efendimiz. "Beis yok, üzülme, tasalanma, gam keder çekilecek zararlı bir durum yok. Hastalanmışsın, işte bu hastalıktan kalkınca tertemiz olacaksın. Hastalıkların günahlardan temizlenmene vesile olacak. Beis yok, inşaallah Allah'ın lütfu keremiyle, Allah-u Teâlâ'nın dileğiyle inşaallah tertemiz olacaksın." derdi.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! İnsanlar bazen sıhhatli oluyorlar. Tabii sıhhatli hallerinde sıhhatlerine şükretsinler. Sıhhati de Allah'tan istemek lazım. "Yâ Rabbi! Sen bana sıhhat âfiyet ihsan eyle. Hem dinde hem dünyada hem ahirette. Yani dinimde bir hastalık olmasın; itikadımda, kafamda, kalbimde bir karalık bir bozulma bir fesat bir şey olmasın. Hem dünyam rahat olsun, huzurlu sıhhatli, hem ahiretim rahat olsun, elemlerden, kederlerden, cezalardan veballerden uzak olsun." diye âfiyet istemek, tamam.
Sıhhatli olmak güzel ve sıhhatli olduğu zaman insan şükrederse, tamam daha iyi. Fakat hastalanırsa, bu hastalık bir çeşit piyango gibi bir şeydir. Yani manevi bir şey. İnsan hastalandı da sabretmesini bildi mi, hastalığın Allah'tan geldiğini bildi mi, sabretti mi, şikâyet etmedi mi, yani gelene gidene kendisini ziyaret edene hâlinden şikâyet etmedi mi, Allah'ın [takdirine] razı olarak, hastalığına sabrettiği zaman günahlarından anasından doğduğu gün gibi tertemiz, temizlenmiş olarak çıkarlar. Allah-u Teâlâ hazretleri ona buyurur ki:
"Haydi bakalım tertemiz oldun." Fe-ste'ni fi'l-'amel. "İşe yeniden, sıfırdan, başla." Bak hiçbir günahın kalmadı, defter-i âmâlin bembeyaz, pırıl pırıl, her günah silindi, haydi bakalım artık bundan sonra dikkat et." mânasına Fe-ste'ni fi'l-'amel denir." diye bildiriliyor hadis-i şeriflerde.
Ve bir hastanın uykusu bile ibadettir. İniltisi bile sevaptır, tesbih yerine geçer. Yapamadığı bütün ibadetler, mesela sıhhatli olduğu zaman bu adam ne yapardı? Bu adam beş vakit camiye giderdi, şimdi hasta gidemiyor, camiye gitmiş gibi sevap alır. Geceleyin kalkar teheccüt kılardı, teheccüt kılmış gibi sevap alır. Pazartesi-perşembe günleri oruç tutardı, oruç tutmuş gibi sevap alır. Hasta, tutamıyor ama bütün sıhhatinde yapmış olduğu amelleri yapmış gibi Allah ona o hastalığı anında sevap verdirtir ve duası makbul olur, uykusu bile ibadet olur. Yani hastalığın böyle tarafı var. Bu mükâfatları gördüğü zaman insanlar, yani hastalık temenni edilmez Allah'tan ama, hasta olduğuna üzülmemesi lazım. "Yani ne yapalım Allah böyle bir rahatsızlık vermiş. Eh bu da bir piyango, bir mükâfat gibi bir şey oluyor." diye teselli, müteselli olması lazım.
Bu gibi hadis-i şerifleri hatırınızda tutun. Hastanın bir de duası makbuldür. Hastanın ziyaretine gitmek de Müslümanın Müslüman kardeşi üzerindeki vazifelerinden bir vazifedir. Birbirimize karşı birtakım vazifelerimiz var. Hastalandığımız zaman birbirilerimizi ziyaret etmek. İşte bu ziyaretlerde bu hadis-i şerifleri söylersiniz. Efendimiz gibi söylersiniz siz de Lâ be'se tahûrun inşâallâhu teâlâ dersiniz. "Beis yok, üzülme, oh oh oh maşaallah, dersiniz, Allah'ın izniyle, inşaallah tertemiz çıkacaksın hastaneden bu odadan." diye onu teselli edersiniz, duasını istersiniz.
Tabii hastanın yanında fazla kalınmaz. Kısa bir ziyaret olacak, kısaca bir ziyaretle bu iş tamam olur. Bir girersiniz, alnına bir elinizi koyarsınız, duasını alırsınız, "Bir isteğin var mı?" dersiniz, ondan sonra gelirsiniz. Hastanın yanında fazla durmak da adaptan değildir, adaba aykırıdır. Hastalığını sormak da adaptan değildir. Çünkü belki söylenmeyecek bir hastalığı vardır, olmadık bir yerinde bir rahatsızlığı vardır. "Geçmiş olsun." dersin. Hastalığını da sormak da adaba aykırıdır.
"Nerenden neyin var?" Canım sana ne, doktor musun?
"Geçmiş olsun" de, dua et, duasını al, istifade et geç.
Muhterem kardeşlerim! Müslümanlık böyledir, hastalandı mı insan sevap alır. Her şeyde, Müslümanlıkta her şeyde insan kazanıyor; otursa, kalksa, yürüse, konuşsa, sussa, uyusa, uyansa kazanıyor.
Allah bizi şu has Müslümanlığa erdirsin ve has Müslüman olmaktan ayırmasın.
17.09.1989 -
Arafatta Okunan Dua
13.08.1989 -
Peygamber Efendimizin Tekbir
