17.12.1989 - Peygamber Efendimizin Orucu Açması, Sahur ve İftar

17.12.1989 - Peygamber Efendimizin Orucu Açması, Sahur ve İftar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmain.Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yebdeu bi’ş-şarâbî izâ kâne sâimen, ve kâne lâ yeubbü yeşrabü merreteyni ev selâsen.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz; demin Arapça metnini okumuş olduğumuz rivayeti, Ümmü Seleme radıyallahu anh hazretleri’nden Taberâni rahmetullahi aleyh rivayet eylemiş.
Oruçlu olduğu zaman meşrubat içerek başlarlardı.
Ve lâ yaibbu. Böyle suyu lakır lakır, paldır küldür, lıkır lıkır, çok çok içmezlerdi. Süze süze, sakin sakin, yavaş yavaş içerlerdi.
Yeşrebu merrateyni ev selâsâ. İki veya üç nefes alarak içerlerdi.
Demek ki bu hadis-i şeriften; Peygamber Efendimiz’in oruç meselesinde nasıl davrandığına dair bir işaret; bir de suyu içmenin, meşrubatı içmenin şekline dair bir adab öğrenmiş oluyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz tabii sahuru tavsiye ediyor. Oruç tutan kimsenin:
Canım ben kavîyim, tahammül edebilirim, akşamdan yedim mi, olur biter demesi değil. Oruç tutan kimsenin sahura kalkmasını tavsiye ediyordu. Çünkü sahurun kendisinde bereket var… Zaman olarak da kıymetli, değerli bir zaman. Duaların kabul olduğu bir zaman. Göğün kapılarının açıldığı bir zaman. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin:
Yok mu benden bir şey dileyen, haydi gelsin dilesin! Mağfiret edeceğim, istediğini vereceğim! diye kendisinin kullarını teşvik ettiği mübarek bir zaman olduğu için; zaten Müslümanlar, salih kimseler, veli kimseler, abid kimseler, dini iyi bilen kimseler, sevabına düşkün olan kimseler, zaten o vakitte umumiyetle uyanmış olurlar, teheccüd namazı kılmaya kalkmış olurlar.
Tesahharû, feinne fi’s-sahûri berekeh. Çünkü sahurda bereket vardır. Onun için kalkın sahur yemeği yeyin. Azıcık bir şey de olsa, birkaç lokma da olsa, bir su içmek şeklinde de olsa, sahuru yapması lazım Müslümanın. Bir edep bu. Tabii ertesi gün uzunca bir zaman aç ve susuz kalınacağın için; hele hele Suudî Arabistan’da bilmiyorum, oraları görmüş kardeşlerimiz, onlar daha iyi anlayacaklardır; başkası belki anlayamaz. Öyle bir amansız sıcak oluyor ki, insanın eli ayağı kesiliyor. Fevkalade sıcak bir ülke. Tabii su ile oruca başlamak uygun. Suyu içecek, depo edecek ki mümkün olduğu susuzluk çekmesin. Sahur yapacak ki; mümkün olduğu kadar halsizlik olmasın, ibadetini de yapabilsin diye. Peygamber Efendimiz iftarı da tavsiye ediyor.
Canım işte ben dayanabilirim. Nasıl olsa iftar ederiz, hele dur bakalım.
Hayır! İftarı da acele yapmayı tavsiye ediyor.
Peki o zaman ne yapalım? İftarı acele yapmak gerektiğine göre, kuralım evimizde sofrayı, yemeği yiyelim, namazı nasıl olsa bir kılarız.
O da doğru değil. O da namazı çok geriye atıyor. Akşam namazını çok ötedeki bir zamana atıyor, yatsıya yaklaştırıyor. Bir de insana bir rehavet çöküyor, orucun üzerine bir şey yediğini zaman. Artık namazlar biraz tatsız, tuzsuz oluyor. Onun için bu işin kestirme şekli; orucu hemen açmalı, iftariye dediğimiz, hemen iftar etmeye vesile olacak birkaç şeyle orucu hemen açmalı ondan sonra akşam namazını kılmalı ki, oh ferah, ondan sonra artık istediği kadar rahat durabilir yatsıya kadar.
Bir de Suudlular bir kurnazlık düşünmüşler, çok hoşuma gidiyor. Ramazan’da yatsı namazını biraz geç kılıyorlar, yarım saat daha geç kılıyorlar. Güzel. Yani karar vermiş onların diyanet teşkilatı, devlet teşkilatı. İftarın okunmasından iki saat sonra yatsı kılınacak diye. Tamam. Herkes ona göre yemeğini yiyor, abdestini alıyor, camiye yetişiyor.
Biz öyle yapmıyoruz, sanki yatsının vakti hemen kaçacakmış gibi. Evvel vaktinde kılarsak zaten o akşamla yatsının arasını, diyanet bir saat yirmi dakika yahut bir saat on dakika koymuş. Ötekisi bir saat yirmi dakika koymuş. Daha ötekisi bir saat otuz dakika koymuş. İhtilaflar var, çeşitli fikirler var. O evvel vaktinde kılmak gerekmez, azıcık tehir edersin, herkesin dediği olur, gönlü olur. Hem de oruç güzel tutulmuş olur.
İftar etmeyi de hurma ile yapmayı severdi Peygamber Efendimiz. İkinci rivayette onu göreceğiz.
Kâne yebdeu iza eftare bi’t-temri.
Hurma ile iftar ederdi, orucu hurma ile açardı. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimizin ihtiyadı, adet-i seniyesi.
Şimdi yukarıdaki hadis-i şerifte oruçlu olduğu zaman içmekle başlardı, yani neye başlardı? Oruca başlardı diye anlamak daha doğru. Halbuki galiba öyle anlamamış, tercümede oruçlarını evvela içecek şeyle bozarlardı diye tercüme olunmuş. Tabii oruca meşrubat içerek böyle başlamak şeyi düşünülebilir. O zaman altındaki hadis-i şerifle de bir farklılık da meydana gelmemiş olabilir. Eğer o da orucu bozmak manasına düşünülecek olursa, bu tercümeyi yapan Abdülaziz Hocaefendi’nin kanaati gibi; o zaman demek ki bazı kereler suyla iftar ediyordu, bazı kereler hurmayla iftar ediyordu diye bir mana ortaya çıkmış olacak. Ama biliyoruz ki bir başka hadis-i şeriften, Peygamber Efendimiz’in kendisinin tavsiyesi var ki:
İftarı su ile açarsanız, halsizlik olur diye tavsiyesi var. Yani aç karnına birden su ile açtığınız zaman, insanda bir nasıl oluyorsa, sindirim sisteminde bir halsizlik, bir dermansızlık durumu olabiliyor. Onun için eftara demek, iftar etmek demek, o doğru. Hurma ile açmak daha uygun olmuş oluyor. Ötekisi de oruca başlamak yani sabahleyin, sahur bitimi zamanı diye anlamak daha uygun olabilir.
Temr, olmuş hurma demektir. Hurmanın çok çeşitleri vardır. Peygamber Efendimiz’in en çok sevdiği hurma çeşidi, yarısı olmuş yumuşamış, yarısı da daha taze kıtır kıtır olan hurma şekli. Ona rutab deniliyor. Hurma dediğimiz şeyi bilmeyen arkadaşlarıma biraz anlatayım.
Hurma bizim hünnap gibi kıtır kıtır olur ilk önce. Fakat uç tarafından yumuşamaya başlar. Bir ucu yumuşar, yavaş yavaş ilerler yumuşaması. Ortasına kadar yumuşar, sonra tamamı yumuşar. Bizim bildiğimiz yumuşak, tatlı hurma haline gelir. Ama yarısı yumuşayıp da yarısı kıtır kıtır taze, sulu olduğu zaman çok tatlı olur. Sanki şeyin içine badem katmış gibi. Efendimiz de onu severmiş. Kendisine rutab yani yarısı olmuş, yarısı taze hurma ikram edildiği zaman onunla başlarmış. O olmadığı zaman kuru, bildiğimiz normal, yıllanmış diyeceğiz, öyle hurmayla iftar edermiş. Tabii böyle tatlıyla iftar etmek kuvvetlendiriyor. Suyla iftar etmek insanda bir halsizlik meydana getiriyor. İftarı demek ki mümkünse, hurmayla yapacağız veya zeytinle yapacağız. Onun hakkında da rivayet var.
Peygamber Efendimiz sadece Ramazan’da oruç tutmazdı; Ramazan’ın dışındaki zamanlarda da oruç vardır. O oruçlar sevap kazanmaya, ecir kazanmaya vesiledir. Mecbur değildir, mecburi olan oruç, senede bir ay, ramazan ayı orucudur ama onun dışındaki oruçların da çok sevabı var, faydası var.
Kâne yebdû ile’t-tilâi. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretleri, tenezzüh için şehrin dışına, ağaçlık, kuyu, çeşme başı olan yerlere çıkar idi ashabıyla. Öyle çıktığı ve oralarda tenezzüh, yani bizim piknik yaptığımız gibi o tarzda çıkardı. Biliyoruz o zaman Kubâ köyü, Medine-i Münevvere’ye mesafeli bir köydü. Şimdi aşağı yukarı evler birbirine bitişmiş gibi. Yine arada bazı hurmalıklar var ama artık hemen Medine’nin bir mahallesi gibi olmuş. Efendimiz cumartesi günleri Kubâ mescidine gitmeyi çok severdi.
Hatta kim evinde gusül abdesti alırsa, boy abdesti alırsa, sonra gider Kubâ Mescidi’nde namaz kılarsa, bir umre yapmış gibi sevap kazanır diye de hadis-i şerif var.
O da bir bakımdan da Peygamber Efendimiz’in ne kadar vefalı olduğunu gösteriyor. Çok vefalı idi, çok hatır kollayan, hatırı sayan, çok vefalı insandı Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem. Medine-i Münevvere’ye ilk geldiği zaman Kuba köyüne indi, hicret yolundan geldi,hicret ettiği zaman, Kuba’da birkaç gün ikamet etti. Orada hurmalıkların, bağlıkların olduğu yerde. Ondan sonra Medine-i Münevvere’ye geçti. Yani hemen, birden Medine-i Münevvere’ye girmedi Peygamber Efendimiz. İşte o ilk misafir olduğu yeri, kendisini orada ilk misafir eden kimseleri, hiçbir şeyini unutmazdı Efendimiz. Kendisine iyilik yapmış olan kimseleri, küçükken ailesine gelip de hizmet edenleri, süt annesini, süt kardeşlerini ve sairelerini. Hiç kimseyi, hiç ihmal etmezdi.
Herkesin gönlünü yapacak, herkesin kalbini hoş tutacak, herkese sevgisini gösterecek tarzda, çok geniş bir sevgisi ve çok güzel bir örnek alınacak vefası vardı. Bu vefası yerlere da öyleydi, mekânlara karşı da öyleydi. Kuba madem öyle bir yer, orayı ziyaret ederdi. Her cumartesi itiyadı, gidiyor, Kuba’yı ziyaret ediyor, mescidinde namaz kılıyor.
Meselâ Uhud; öyle bir dağdır ki, biz onu severiz, o bizi sever buyurmuş. Böyle şeyleri var. O Uhud Dağının etekleri ve Medine’yle arasındaki yerler yemyeşil hurmalıktır. Onun civarındaki bazı yerlerde de bazı kaleler vardı, yahudilerin filan oturduğu yerler vardı. Sonradan fethedildi. Surlu filan yerlerdi. Müslümanların eline geçti sonradan. İşte o hurmalıklara çıkıp, orada tenezzüh ettikleri, gezindikleri olmuş Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz’in.
Biz de rahmetullahi aleyh Hocamızla hatırlıyorum, Uhud Dağı’nın yakınlarındaki bahçelere nasib oldu gittik, tadına doyum olmuyor. Koyu gölgelik, hurma ağaçlarının altında derin, geniş bostan kuyuları falan olan bahçeler var oralarda. Motor da koymuşlar şimdi pata pata pata çalıştıkça bacak kalınlığında su çıkıyor, filan. Güzel şeyler.
Allah ziyaret etmemiş kardeşlerimize de oralarda ziyaretler nasib etsin.
Tabii Peygamber Efendimiz Uhud şehidlerini ziyaret ederdi. Dua ederdi . O ziyaretleri de oralara gitmiş olan kimselerin yapması uygun olur.
Kâne yeb’asu ile’l-matâhiri, feyü’ti bi’l-mâi, feyeşrebuhû, ve yercû berekete eydi’l-müslimîn. Kâne yeb’asu ile’l-matâhiri.
Peygamber Efendimiz su havuzlarının, çeşme diyelim, havuz diyelim; olduğu yerlere bir müslüman gönderirdi, hizmetçi gönderirdi, adam gönderirdi. Oradan su getirtirdi. Onu içerdi ve müslümanların elinin değdiği şeyden, bereket beklerdi. Bunun bereketi var diye düşünerek yapardı bunu.
Matahir demek, temizlenme, abdest alma, taharet yapma yeri demek. Matahir, taharet kelimesiyle ilgili ism-i mekân sigasının cemi oluyor. Mathar, matahir, abdest aldıkları yer. Abdesti nasıl alırlardı? Naylon ibrik vardı da hemen oradan doldurup dökerler miydi? Hayır. Büyük havuz var, önce ellerini yıkarlardı. Ondan sonra daldırıp, elleriyle suyu alıp yıkarlardı. Tabii eli değiyor suya. Ama ilk önce böyle bir abdest alınır mı, alınır. Mesela elinizde bir tas var, alınır mı böyle bir abdest, alınır. Ama ilk önce elinin yıkanması lazım. El temiz olduktan sonra oradan daldırılıp, alınıp, ondan sonra abdest alınabilir. Peygamber Efendimiz böyle havuzlardan, temizlenme, abdest alma yerlerinden; su getirtirdi ve müslümanların ellerinin değdiği şeyden bereket umardı, beklerdi. Ondan dolayı yapardı. Müslümanların eli değiyor ya abdest alacak diye oradan.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz de oralardan, o havuzlardan su getirtirdi de onu içerdi ve müslümanların o ellerinden bereket umardı, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz.
Demek ki, müslümanların her şeyi mübarek olduğu gibi, müslümanın her şeyi mübarek, müslüman kıymetli bir varlıktır. Biz birbirimizin kıymetini bilmiyoruz ama Allah indinde müslümanın çok kıymeti var. Birbirimizi kırıyoruz, incitiyoruz, çeşit çeşit cahillikler yapanlar oluyor ama Allah indinde ,müslümanın çok kıymeti var. müslümanın her şeyi hayırdır, berekettir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Sü’ril-mü’mini şifaun. Müslümanın suyunun artığı şifadır. Bardağı içmiş, yarısı kalmış. Şarrr dök aşağıya. Yok dökme, mü’minin artığı şifadır. Şifa var orada.
Canım dudağı değdi, dili değdi.” Değdi ama, Peygamber Efendimiz şifa var diyor işte.
Neden? Çünkü buyrulmuş ki:
İnne’l-müslime lâ yencüsü. Müslüman necis olmaz! Müslümanın dili temizdir, dudağı temizdir, eli temizdir, yüzü temizdir, kalbi temizdir; her şeyi temizdir. Müslümanın her şeyinden hayır olur, her şeyinden bereket gelir. Abdest aldığı yer, elini değdiği yer, hepsi temizdir. Suyunun artığı, yemeğinin artığı… Hadi, hanımlar bazı yerlerde; yemek yenmiş mi? Yenmiş. Yenmemiş mi, yarım mı kalmış tabak? Hadi boca ediyorlar çöp tenekesine, gidiyor. Olur mu? Müslümanın artığı şifa.
Canım kim yemiş, nasıl yemiş, ne bileyim ben? Canım işte şifa o, artık o kırık, o şey, onda bir hayır var, bir bereket var; her şeyinde bereket var. Onu Peygamber Efendimiz bizzat kendisi bize gösteriyor. İçiyor. Temiz olmasa içmez, içiyor, kendisi içiyor. Suyu getirtiyor oradan... Beri tarafta su yok mu? Var. Oraya gidiyor, o müslümanların abdest aldığı yerden su getirttiriyor, içiyor ve “Müslümanların elinin değdiği şeyde bereket vardır diye düşünüyor, onu öyle söylüyor.
Onun için bu işin böyle olduğunu bilelim.
Acaba yalnız böyle nefesi kuvvetli hocaefendilerin; âbid, zâhid, büyük zatların mı böyle suyunun artığı, bardağının, yemeğinin artığı şifadır?
Hayır, öyle demiyor Peygamber Efendimiz. Tüm müslümanların şifadır. O kardeşinin ki de sana şifadır, beriki kardeşininki de ona şifadır. Müslümanların birbirini böyle sevmesi lazım, birbirlerine böyle yakın olması lazım! Böyle birbirlerinin kıymetli olduğunu bilip, izaz ve ikram etmesi lazım! Oraya kadar adam gönder, sen oradan su getir. Durup dururken yormak da istemez Peygamber Efendimiz… Oraya adam gönderdiğine göre, gerçekten şifa var, gerçekten bereket var da ondan öyle yapıyor.
Kâne yebitü’l-leyâliye el-mütetâbiate tâviyen, ve ehlühû lâ yecidûne aşâen, ve kâne eksere hubzihim hubzü’ş-şaîr.
Tirmizî, İbn-i Mâce, Ahmed ibn-i Hanbel gibi kıymetli kaynaklar, İbn-i Abbas radıyallahu anh’dan rivayet etmişler. İyi dinleyin ki, bakın ne diyor bu rivayette;
Kane yebitü’l-leyâliye el-mütetâbiah. Nice geceler, peşpeşe… Bir gece, iki gece, üç gece, dört gece… Peş peşe nice geceler karnı bomboş, hiçbir şey yememiş, aç olarak gecelerdi Peygamber Efendimiz.
Ve ehlühû lâ yecidûne aşâen. Ailesi efradı, akşam yemeği bulamazlardı. Oturup da karınlarını doyuracak yemek bulamazlardı.” Hatta rivayetler var ki Peygamber Efendimiz karnını doyuruncaya kadar yemek yememiş.
Kâne eksere hubzihim, hubzü’ş-şaîr. Ekseriyetle yedikleri ekmek de arpa ekmeğiydi.İstanbul’da yaşayan kardeşlerimiz, nerede otururlarsa otursunlar, fırın var, pamuk gibi, sünger gibi ekmeği alıyorlar oradan, yiyorlar. Bu kardeşlerimiz bilmez arpa ekmeği ne demek?
Arpa ekmeği sokaktaki kara çamur gibi kapkara olur muhterem kardeşlerim. Böyle beyaz olmaz. Islak olur, hamur gibi olur. Arpanın yapısından dolayı. Öyle tadı pek hoş olmaz. Sen burada bu ekmeği buluyorsun, bu buğday ekmeği o arpa ekmeğinin yanında, pastanenin güzel, kıymetli pastası gibidir. Buğday ekmeğini nerede bulacak, ekseriyetle arpa ekmeği yerdi. Yani kapkara, arpadan yapılmış, koyu renkli,sert ekmeği yerdi. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz’in ekseriyetle ekmeği öyleydi. Ailesi çok geceler akşam yemeği yemezdi. Kendisi çok, peş peşe geceler hiçbir şey yemeden, karnı aç yatıp kalkardı.
Tabii bunu her zaman söylüyorum, muhterem kardeşlerime, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz’in eline dünyalık geçmez miydi?
Fakir miydi?
Hayır!
Peygamber Efendimiz’in elinden nice nice servetler geçerdi. Böyle yığardı altın veya gümüş veya ganimet veya şunu veya bunu. Eline geçeni hemen dağıtırdı fukaraya. Hemen dağıtırdı yoksullara. Allah gene verir diye; ertesi güne bırakmamaya, akşam geleni sabaha çıkartmamaya, hemen dağıtmak suretiyle, ehline ulaştırmaya çalışırdı. Sabah geleni akşama, geceye bırakmamaya çalışırdı. Kendisinin de mübareğin de hali böyleydi. Bizim kendi halimizi görün şimdi. Kendi durumumuzu düşünün. Ne yapmamız lazım?
O Allah’ın en sevgili kulu olduğu halde böyle mahrumiyetler içinde yaşamış. Biz bunca nimetlere sahibiz, bir güzel kulluk edemiyoruz yani.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi affeylesin, insaf versin. Yoksullara da merhamet etmeyi, onlar için de gayretli olmayı. Hayır hasenat yapmayı cümlemize nasib eylesin.
19.11.1989 -
Mescidden Kalkarken Okunacak
17.09.1989 -
Peygamber Efendimiz Dua,
