05.12.1993 - Mescidin Temiz Tutulması, Temizlik, Cami Adabı

05.12.1993 - Mescidin Temiz Tutulması, Temizlik, Cami Adabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ hemme'l-abdü en yebzüka fi'l-mescidi ıttarabet erkânühû ve'nzevâ kemâ tenzevi'l celdetü fi'n-nâr. Fe in hüve ibteleahâ ahreca'llâhu minhü'sneyni ve seb'îne dâen ve ketebe lehû bihâ elfey elfi haseneh.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hadis alimi ed-Deylemî'nin Enes radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
İzâ hemme'l-abdü. "Kul kalkıştığı zaman, gayret ettiği zaman."
Neye kalkıştığı zaman?
En yebzüka fi'l-mescid. "Mescitte tükürmeye kalkıştığı zaman." Ittarabat erkânehû. "Mescidin duvarları sallanır, titremeye başlar."
"Kul mescide tükürecek" diye, mescidin duvarları, direkleri sallanmaya başlar, titremeye başlar. Ve'nzevâ kemâ tenzevi'l-celdetü fi'n-nâr. "Ateşin içine atılan bir derinin kavrulup kuruyup kıvrıldığı gibi, kıvrılıp buruştuğu gibi mescit buruşur." Manevi bakımdan. Fe in hüve. "Eğer bu tükürüğü gelen kişi tükürmez de." İbteleahâ. "'Mescide tükürmeyeyim.' diye tükürüğünü yutarsa." Ahreca'llâhu minhü'sneyni ve seb'îne dâen. "Allah onun içinden yetmiş iki hastalığı çıkarıp giderir." Ve ketebe lehû bihâ elfey elfi hasenetin. "Ve Allah ona iki milyon hasene yazar." Elfey elfi haseneh. "İki bin tane bin hasene."
İki milyon hasene yazar.
Bu bizi biraz şaşırtan bir hadis-i şerif. Allah Allah! Mescide de tükürülür mü? Olur mu hiç öyle şey? Tükürülmez! Bizim mescitlerimiz halı kaplıdır, tertemizdir. Ayakkabılarımızı çıkarır gireriz. Ayakkabılarımızı da birbirine kapatırız. Bazı titiz kardeşlerimiz, amcalarımız, hacı babalarımız vardır; camiye torbayla gelirler, "tozu bile camiye dökülmesin" diye pabuçlarını torbaya koyarlar. Camiye çok hürmet ederiz. Camide ciddiyetimizi çok iyi koruruz. "Allah'ın evi" diye, "ibadet ettiğimiz yer" diye camiyi severiz. Tükürmek ne kelime, hiç öyle şey olur mu? Olmaz!
Ama tarihin eski devirlerine gidecek olursak Peygamber Efendimiz' in zamanına gidelim: Kurşun mu vardı? Kubbe mi vardı? Kemer mi vardı? Duvar mı vardı? Duvar vardı ama hurma dallarını çit yapmışlardı, üstünü sıvamışlardı. Tavan vardı ama hurma yapraklarını örtmüşlerdi, gölgelik yapmışlardı; çardak… Bizim bugünkü anlatabileceğimiz, o zamanki cami hakkında söyleyebileceğimiz, çardak gibi bir şeydi. Yan duvarları belki sıvanmış olan… O da çamurla sıvanmış. Öyle kaliteli sıva, boya, vesaire, nerede... Çok basit bir tarzda yapılmıştı.
Çünkü Müslümanlar camileri süslememişler. Bir de süslemeyi de özellikle yapmamışlar. Süslemeyi bilmezler mi? Hıristiyanlar o devirde San'a'da kilise yaptırmış, altınla kaplatmışlar. Süslemeyi bilmez mi? Herkes bilir. Süslenmek çok eskiden beri var. İnsanoğulları altın, gümüş ve ziyneti çok eskiden beri biliyor. Süslenmeyi bilmez miydi? Bilirdi. İsteseydi o gelen hayırların, sadakaların bir kısmını camiyi süslemeye vermez miydi? Verebilirdi. Ama vermemiş. Mescitleri sade yapmışlar. Süslememişler. Masraf yapmamışlar. Sade, Allah'ın bir binası işte. Güzelliği nerede? Maneviyatında, içinde ibadet edilmesinde; süsünde, ziynetinde, kapısında, altınında, gümüşünde, mermerinde, nakışında değil, oymasında, çıkmasında değil. Bir, mescitler böyle sadeydi. Mescitlerin süslenmesi, insanların zahirperestliğinden olmuştur. Dışa önem veriyorlar.
İkincisi, mescidin zemini nasıldı? Nasıl olacak? Dışarıdaki arazi nasılsa onun devamıydı. Arazi çitle bölünmüş, çit de sıvanmış, dışarıdaki toprak neyse içerisi de toprak. Bunlar ne yaparlardı? Allah-u Ekber, mescidin içinde toprağa secde ederlerdi, ne olacak? Eğer hurma liflerinden ördükleri bir hasır var da oraya koymuşlarsa o zaman üstleri başları toprak olmaz ama eğer hasırsız bir yerde namaz kılmışlarsa toprak da olur, tabi terliyse alnına filan yapışabilir de. Suudi Arabistan sıcak tabi...
Onun için Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki; "Müslümanın namaz esnasında topraklardan alnını, elini temizlemesi doğru olmaz." Allah'ın huzurunda. O işi sonra yapsın. Amel-i kesir olur, boş şeyle uğraşmak olur. Alnını temizleyecek, elinin pisini giderecek, şap şup, şap şup mescidin içi şapultuya gider. Oradan anlıyoruz ki toprak veya biraz ileri bir şey; hurma liflerinden yapılmış hasır filan olabilir.
Tabi toprak ise herhangi bir toprak, kum ise… Biliyorsunuz meşhur bir hadis-i şerif var, duymuşsunuzdur ve ona da hayret etmişsinizdir: Bedevinin birisi; "Bakalım bu yeni din ne? Bu peygamber nasıl bir insan? Bu İslâm nasıl bir din?" demiş, gelmiş. Bedevi, çölden gelmiş; bir şeyi yok. Uçkurunu çözmüş, köşeye çişini yapacak. Sahabe-i kiram; "Vay! Seni edepsiz!" Parçalayacaklar. Dövmeye kalkmışlar. Tabi Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Hayır, dövmeyin. Çişini yaptıysa bile oraya su dökün, temizleyin. Güzelce anlatın."
Çünkü çok cahil bir kavme peygamber gitti Peygamber Efendimiz. Onları adam etti, melek etti. Melek gibi güzel insanlar oldular. Evliyâullah oldular. Allah'ın en sevgili kulları oldular. Yumuşaklıkla… Yumuşak yumuşak, öğrete öğrete… Onlara her şeyi öğretti: Tahareti öğretti, tırnak kesmeyi öğretti, guslü öğretti, abdesti öğretti, diş fırçalamayı öğretti, koltuk altlarının kıllarını gidermeyi, kasıktaki kılları gidermeyi öğretti, her şeyi öğretti. Pırıl pırıl bir ümmet meydana geldi Efendimiz' in sünnet-i seniyyesiyle, gayret-i nebeviyyesiyle… "Hayır, dövmeyin." dedi, dövdürtmedi.
Ama biz işin bir de bu tarafından bakalım. Bedevicik niye gitti oraya küçük abdestini bozmaya kalktı? E sokak gibi gördü, bir duvar dibi gibi gördü, kum diye gördü; ondan yaptı. Oradan da o anlaşılıyor. Halı olsa halıya yapar mı? Böyle ev içi gibi ziynetli filan olsa yapar mı? Yapmaz.
Demek ki aklın almayacağı kadar sadelik var. Peygamber Efendimiz' in zamanında mescitlerde çok sadelik var. Hatta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki… -Her şeyi o içindeki özel ortamında anlamaya çalışmak lazım. Bu devre getirirseniz anlaşılmaz. Balığı sudan çıkarttınız mı ölür. Çağı içinde, devri içinde, çevresi içinde anlayacaksınız, anlatacaksınız.-
Men benâ mesciden.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Kim Allah rızası için bir mescit yaparsa -Allah hepimize yapmayı nasip etsin- Allah da ona cennette bir köşk yapar." Allah da ona cennette bir köşk bina eder. Ne güzel!
Sahabe-i kiram nasıl insanlar? Peştamalı varsa gömleği yok, gömleği varsa pabucu yok, hurması varsa katığı yok. Fukara, maddeten fukara, maneviyat bakımından hepsi padişah! Yoksul. "Yâ Resûlallah!" dediler, "Hani şu yolların kenarlarında namaz kılınsın diye dallar dikilip de çardak yapılmış namazgâhlar da bu hükme dahil midir?" "Evet, dâhildir." buyurdu Peygamber Efendimiz.
E ne mutlu! Onun için diyorum ben, şimdi bir talebe bile bir mescit yapabilir. Gider, karayollarının kenarında bir yerde durur; "tamam, cennetteki köşkü kazanacak fırsatı yakaladım" dört tane direk, üstüne sekiz tane dal, üstüne bir gölgelik, burası namazgâh. Ne oldu? İşte Peygamber Efendimiz' e sordukları şey oldu. Yolların kenarlarındaki çardaklar, namazgâhlar da basit şeyler de onlar da cennette köşk kazanmaya sebep olur mu? Olur, evet olur. Allah'ın lütfu çok. Sen Allah rızası için bir kulübecik bile yapsan, çardakçık bile yapsan, Allah sana cennette bir köşk verecek. Hadis-i şerifte böyle buyuruluyor.
"Hem de" dedi Peygamber Efendimiz, "O mescitlerin süprüntüleri, huri kızlarının mehirleridir." Ne demek? Öyle bir çardağa, öyle bir namazgâha girdiğin zaman, işte tozlanmıştır, yukarıdan yapraklar dökülmüştür vesaire; eğer eline süpürecek bir şey alıp süpürüp tozlarını bir yere toplasan orayı temizleyiversen, belki tozu, kiri, yaprağı yoktur da çakılı vardır; insanın dizine ayağına batar, onları süpürüversen! Onların süprüntüleri bile huri kızlarının mehirleridir. Mücevher olacak, demek.
Bir kız kolay kolay böyle taşa, çakıla gelir mi, çöpe gelir mi? Gelmez. Mücevhere gelir. Takacaksın yüzükleri, küpeleri, gerdanlıkları, takıları, beşibiryerdeleri, şu kadar şunu isterim, bu kadar bunu isterim. E bunlar huri kızlarının mehirleri olacağına göre Allah onu ahirette mücevhere döndürecek demek ki. Kâdir mi? Amenna ve saddaknâ, her şeye kâdir. "Huri kızlarının mehirleridir." dedi.
Buradan da anlıyoruz ki süpürülebilen, örtüsü olmayan sade yapılardı. Tabi o zaman da bedevicik cahilliğinden gidip kenarında ihtiyacını gidermek istediği gibi, birisi tükürmek de isteyebilir. Takılır boğazına; dur bakalım, eyvah hak tu filan diye bir şey yapacak mı? "O zaman mescidin duvarları titrer!" diyor Peygamber Efendimiz. Ittarabe, "ıstırap" demek, "ıstırap duyar" demek ama "titremek" demek. "Azanın ıstırabı, titremesi" demek. Mescidin duvarları titriyor. "Dur bakalım, bu bana saygısızlık gösterip tükürecek mi acaba?" diye titrer. Üzülür, ezilir. Sıcağı görmüş derinin, ateşteki derinin ezilip büzüldüğü gibi… Nasıl böyle kıvrılır, sertleşir, onun gibi. Mescit üzülüyor.
"Hocam mescidin canı var mı? Şuuru var mı? Siniri var mı? Beyni var mı?"
Bak, o senin ve benim mantığım. Peygamber Efendimiz bir hurma kütüğünün üzerinde hutbe okuyordu da dediler ki; "Hurma kütüğü olmasın, üç basamaklı bir minber yapalım." Marangozun bir tanesi Peygamber Efendimiz' e sevgisinden oraya bir minbercik yaptı. Kütüğü de aldılar, öbür tarafa koydular. Kütükten bir ses; ağlıyor.
Neden?
"Resûlullah Efendimiz benim üzerime çıkıp da hutbeyi öyle okurdu, şimdi ben ondan mahrum kaldım" diye, ağlıyor kütük. Peygamber Efendimiz minberden indi, o kütüğün yanına gitti, elini onun üstüne koydu, o zaman sesi geçti. O zamana kadar devam etti. Bunu herkes biliyor.
Onun için;
Gezdiğin yerleri toprak diyerek geçme, tanı, dediği gibi şairin, etrafındaki taşı taş sanma, kayayı kaya sanma, ağacı ağaç sanma!
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm.
"Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin." Sübhânallah, Sübhânallah, Sübhânallah, Sübhânallah, Sübhânallah… Her şey tesbihte.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdih.
Tesbihe devam ediyor. Muzari sigası, istimra sigası. Yüsebbihu.
Sebbaha sigası da var.
Sebbaha lillâhi. "Allah'ı tesbih etti." Mâ fi's-semavâti ve'l-ard. "Yerdeki gökteki her şey Allah'ı tesbih etti." Bu da var.
Yüsebbihu lillahi. Tesbih ediyor sigası da var, etmekte sigası da var.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî. "Hiçbir varlık, hiçbir şey yoktur ki Allah'ı zikr-ü tesbîh etmesin. Velâkin lâ tefkahûne tesbîhahum. "Siz insanoğulları onların tesbihini sezemezsiniz, kavrayamazsınız, anlayamazsınız." Tesbihi var, ama siz anlayamazsınız.
Demek ki hayat dediğimiz şey, demek ki varlık dediğimiz şeylerin, bizim bilmediğimiz, bugünkü bizim ilim tasniflerine göre cansızlar, canlılar, bitkiler, hayvanlar vesaire gibi taksimlerin ötesinde daha başka şeyler var, başka sırlar var. Anlayan anlıyor, anlamayan şaşırıp kalıyor, ne yapalım. Anlarsa anlar. Söyleyen Allah. Söyleyen Resûlullah. Anlasana be adam, Allah celle celâlühû söylüyor, Resûlullah söylüyor.
Eyüp'teki Abdülehad-i Nuri hazretlerine soruyorlar. Şeyh, evliyâullahın büyüklerinden: "Hocam" diyorlar, "Her şey Allah'ı tesbih edermiş, nasıl? Lisan-ı hâl ile mi tesbih eder?"
"Lisan-ı hâl ile tesbih eder" desen, herkes itiraz edemez. Çünkü insan durduğu zaman bile, -mesela böyle duruyorsun; ha bu bir şey istiyor, konuşmuyor ama lisan-ı hâl ile bir şey istediği belli. Veya gülüyorsun; ha seviniyor- lisan-ı hâlden anlıyorsun. Veya üzgün; anlıyorsun. Hâliyle, hâlinden seziyorsun. Lisan-ı hâli herkes anlar. Lisan-ı hâl ile tesbih ediyor.
"Yok" diyor, Abdülehad-i Nuri hazretleri. "Sübhânallah der yahu, bayağı söyler." Ama anlayan anlıyor. "Bayağı söyler." diyor ve ispat ediyor. Padişahın huzurunda münakaşa ediyorlar öbür alimlerle; "lisan-ı hâl ile midir, lisan-ı kal ile midir?" "Lisan-ı kal iledir." diyor, evliyâullah. Gözünden perdesi açık, biliyor. Bayağı Allah der.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz peygamber olduğu zaman, olmasından az evvelki zamanlarda, nereden geçerse etrafındaki kayalar, ağaçlar kendisine es-selâmü aleyke yâ Resûlallah derdi ve duyardı, şaşırırdı. Es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah. Es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah. Dağlar taşlar selamlıyor.
Onu duyan duyuyor. Peygamber Efendimiz duyuyor, evliyâullah duyuyor. Kur'ân-ı Kerîm söylüyor; "Tesbih ediyor." diyor. Demek ki kusur duymayanda. Duyurmayan Allah'a yalvarsın. Ne yapalım? "Yâ Rabbi, bu tesbihleri ben duyamıyorum, bana duyur." desin. İsterse duyurur Allah; ona da duyurur.
Mescidin duvarları titremeye başlıyor, kırışıp büzülüyor, acaba tükürecek mi? Adam insafa geldi, oranın ibadethane olduğunu anladı. Yapmaması lazım. Toprak ama sokaktaki toprak gibi ama burasının hudutları çevrilmiş, burada namaz kılınıyor, mescit burası, yuttu. Yuttu. Balgam. Kolay yutulur mu? Yutulmaz. İnsanın midesi bulanıyor. Ama niçin yuttu? "Mescide saygısızlık olmasın." diye. Fedakârlık yaptı. Çok büyük bir fedakârlık yaptı, yuttu.
"O zaman Allah onun yetmiş iki tane derdine, hastalığına şifa verir: 'Sen misin benim ibadet yerime böyle sevgi ve saygı gösteren, ben de seni şifâyâb eyledim.' diye, şifa verir. Ve ona iki milyon hasene yazar."
İki milyon hasene az değil, büyük rakam, büyük sermaye.
Biz ne yapacağız?
Keşke mescitlerimiz toprak olsaydı da tükürecek gibi olsaydık da tükürmeseydik, yutsaydık. Öyle yapma sen de sen de mescide senin yapabileceğin şekilde saygı göster. Sen de böyle teke gibi kokan ayaklarınla gelip halının üstüne basma.
Çalışıyor yaz gününde. Maşaallah turp gibi de sağlam. Ayakları da pınar gibi ter çıkarıyor. Yün çorabı da ıslanıyor, ıslanıyor, ıslanıyor. Onu da çıkarmaya üşeniyor, çıkarmıyor. Veya çıkarıyor; şadırvanda abdestini alıyor, tertemiz ayağının üstüne leş gibi çorabı giyiyor, lap lap lap. Bastığı yerde ıslak ıslak izler, ta ön tarafa kadar gidiyor… "Allah-u Ekber!" deyip namaza bir yatıyorsun; Allaaaaaaah! Aman yâ Rabbi! Sen bana sabır ver yâ Rabbi! Bayılacağım ama hele bayılmayayım, dur. Neden?
Adam, kirli çorabınla ne basıyorsun? Bembeyaz olsa orası, göreceksin; halı olduğundan anlamıyorsun. Tertemiz yıka, kâğıt mendille kurula veya dışarıda takunyada biraz bekle, kurula. Ondan sonra tertemiz ayakla gel. Çorapları pabucunun içine sok, orada dursun ya, sonra giy.
Çorapsız da pabuç giyilmiyor, denedim. Çorapsız pabuç giydiğin zaman olmuyor. Çorabın fonksiyonu var, işe yarıyor. Çorap, pabuçla ayak arasında conta vazifesi görüyor. Biliyorsunuz makinelerde contasız şeyler olmuyor, conta vazifesi görüyor, iyi. Birkaç defa çorapsız giyeyim dedim; hiç rahat olmadı.
Çorap giyilecek ama tabi sıhhî çorap giyilecek. Çorabı yıkayacaksın, ne olur? Bugünkü çorabı bugün giyersin, akşam yıkarsın. Ben bile yıkıyorum koca sakalımla, kaç tane şey yıkıyorum. Yıkamayı bana bıraktıklarından değil, ne olacak; hop yıkıyorsun, asıveriyorsun. Ertesi gün kupkuru, mis gibi sabun kokulu, öyle giyiyorsun. Yok, bugün yıkamam. Yarın? Yarın da yıkamam. Öbür gün? Öbür gün de yıkamam. E ne yapacaksın? Bir hafta geçecek, on gün geçecek, cemaati bayıltacaksın orada. İçeri bir girdiği zaman, innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn sağa sola serilenler, bayılanlar mı olsun?
Biz de camiye saygıyı böyle gösterelim. Konuşmayarak gösterelim. Caminin içinde ibadetimizi güzel yaparak gösterelim, vesaire. İnsan düşündü mü adabın inceliklerini, çeşitlerini bulabilir, muhterem kardeşlerim!
Allah celle celâlühû kendisinin ibadethanesine muhabbet edilmesini, hürmet edilmesini, riayet edilmesini, dikkat edilmesini seviyor. Anlıyoruz ki seviyor. O halde biz de "burası benim Rabbimin ibadetgâhı" diyerek; konuşmamıza, hareketimize, davranışımıza, girişimize, çıkışımıza dikkat edelim. Bismillâhirrahmânirrahîm deyip Besmele ile ayağımızı atalım. Giriş duası var, çıkış duası var.
Allâhümme iftah lenâ ebvâbe rahmetike ve salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sellim.
Böyle duaları var. Girerken sağ ayağıyla girecek, oturacak, kimseyi üzmeyecek.
Yan yana oturuyorlar, sohbet ediyorlar:
"Nasılsın, iyi misin? Bir haftadır göremedim seni, nerelerdesin?"
Ben de burada namaz kılıyorum; onlar yüksek sesle konuştukça haftaya gidiyor aklım, başka şeye gidiyor.
"Ne oldu, senedi ödedin mi, ödemedin mi?" bilmem ne…
Caminin içinde ötekiler rahatsız oluyor. Veya Kur'ân-ı Kerîm okuyor, yüksek sesle Kur'ân-ı Kerîm okuyor. İyi güzel, oku da biraz hafif oku, benim de başka işim var. Ben de başka bir şey okuyacağım, benim de bir mecburiyetim var. Etrafı taciz edecek. Tabi Kur'an'dan taciz olmaz. Ama o zaman bırakıyorsun, o kardeşin okuduğunu dinliyorsun tabi ama herkese saygılı olmak başka, temizliğe riayet etmek başka, vesaire. Rabbimizin ibadethanesinde, Rabbimizin ihsanına ermek için dikkat edelim inşaallah.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
10.05.1992 -
Temizlik, Rüya Yorumlamak
17.06.1990 -
Peygamber Efendimizin Son
