12.01.1992 - Milletvekilleri, Yöneticiler

12.01.1992 - Milletvekilleri, Yöneticiler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemin. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ves-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn
Emma ba’d.
Fe’lemü eyyühe’l-ihvân. Fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdasâtuhâ ve külle muhtesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
إِذَا اسْتَشَاطَ السُّلْطَانُ تَسَلَّطَ الشَيْطَانٌ
İze’şteşâte’s-sultânu tesallata’ş-şeytânu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu kısa hadîs-i şerîfi, Taberânî’de ve mezhep imamı Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde kaydedilmiş.
İsteşâta: “Kızmak” demekmiş.
Mine’ş-şavt veya şayt: Alevlenmek, patlamak, kızıvermek, ateşlenmek mânasına geliyor.
Telehhebe ve taharraka gadaban. “Kızdığı için birden ateşlenmek, öfkesi patlamak” mânasına geliyor.
İze’şteşâte’s-sultânu tesallata’ş-şeytânu. “Sultan -yönetim elinde bulunan kimse- öfkeden patladı mı, alevlendi mi, kızdı mı şeytan ona hâkim olur.”
Şeytan dizginleri ele alır; şeytanın emrine, avucuna, şeytanın tuzağına düşer.
Onun için emirin, sultanın, hükümdarın, valinin, komutanın sakin olması lazım. Sakin olmayıp ateşlenip öfkelendi mi şeytanın tuzağına düşer, avucuna girer, dizginler şeytanın eline geçer, direksiyon onun eline verilmiş olur. Şeytan da onu helâk edecek bir tarafa sürükler; öldürtür, astırtır, kestirtir. Âhirette başı belaya girer.
Çünkü bir müslümanı haksız yere öldürmenin cezası, cehennemde ebedî yanmaktır. Onun için yönetimi elinde bulunduran, ağzından hüküm, kanun çıkan insanların, elinde iktidar ve selahiyet olan insanların vebali, belaları, cezaları, günahları çok fazladır, çok yüksektir. Onların durumları çok zordur. Allah yardım ederse Allah’tan korkar, titrerler de ihtiyatlı, dikkatli, halim selim, merhametli davranırlarsa paçayı kurtarırlar. Yoksa dünyaları âhiretleri mahvolur. Emirlik, komutanlık, başkanlık, yöneticilik… istenilecek bir şey değil!
Hz. Ömer radıyallahu anh;
“Yâ Ömer! Keşke anan seni doğurmasaydı, keşke çayırlarda ot olsaydın da bu vazife başına gelmeseydi!” diye korkmuş.
Cennetlik, aşere-i mübeşşereden olan Hz. Ömer korkmuştur.
Şu anda saltanat gibi, sefa gibi görünüyor;
“Vay arabasına bak, vay etrafındaki memurlara bak, nasıl selam duruyorlar, ne güzel durum...”
Güzel değil, veballi bir durum!
Hz. Ömer “Dicle’nin kenarında bir kuzuyu bir kurt kapsa Ömer mesul” diye titremiş. Gece uyku uyumamış, çarşıda pazarda nöbet tutmuş.
Bir gece Medine-i Münevvere’nin sokaklarında gezerken bakmış ki bir kervan yoldan gelmiş. Yorgun. Develeri çöktürmüşler. Adamlar da bitkin; sıcaktan yorulmuşlar, yatmışlar, uyumuşlar. Bakmış ki mallar meydanda, adamlar uykuda!
Oradan geçerken bu durumu görmüş. Yürüyüp gitse belki bir hırsız oradan bir çuvalı götürse, tırtıklasa uyanmayacaklar. Adamlar çok derin uykuda. Kendilerinden geçmişler, horul horul uyuyorlar. Sabah namazı vaktine kadar orada beklemiş. Bunların mallarına bir zarar gelmesin, diye koca halife Hz. Ömer elinde kamçı, sabaha kadar orada nöbet tutmuş. Sabah vakti olunca; “Hadi bakalım, namaz vakti, artık kalkın!” diyerek uyandırmış.
Merhamete, sorumluluk duygusuna, zahmete bak!
Hz. Ömer gibi idarecilere can kurban, ne mutlu! Ama öyle olmadığı zaman, hükmü yanlış verdiği zaman [vebali çok fazla.]
Şimdi milletvekillerinde kanun yapma salahiyeti var: Parmaklar kalkıyor, iniyor; sayılar sayılıyor...
“Hadi şu kanun çıksın, hadi bu kanun insin...
Hepsi beşer kanunu, çok veballi! Yanlış bir kanun çıktığı zaman ve o kanundan dolayı haklar yenildiği, insanlar mağdur olduğu zaman ayıkla pirincin taşını! Ayıklayamazlar. Bu vebalden kurtulamazlar. 55-57 milyon insanın vebali omzunda!
Milletvekilliği, devlet başkanlığı akıllı insan işi değil! Akıllı insan oraya hiç yanaşmaz, bir kenara çekilir, kendi özel işiyle meşgul olur; var mı bundan rahatı!
Yöneticiler çok cesur, çok büyük cesaret gösteren insanlar. Allah akıl fikir versin. Yanıltmasın, şaşırtmasın, yanlış iş yaptırtmasın. Çünkü yaparlarsa, mazlumun ahını alırlarsa dünyada da âhirette de belalarını bulurlar. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.
O bakımdan bizden de dua etmek isteniyor. Başınızdaki adamlara beddua etmeyin, dua edin. “Allah ıslah etsin” deyin.
Sonra?
Hakkı tavsiye edeceksin, doğruyu yapması için aktif olacaksın!
Bir arkadaş sabahleyin bana şikâyet ediyor. Bir yere gidiyoruz;
“Bu milletin reaksiyon kabiliyeti kalmadı. Her türlü haksızlık gözünün önünde cereyan ediyor; gık demiyor, reaksiyon göstermiyor…”
Bu yanlış! Sana da vebal gelir. Sen de emr-i mâruf nehy-i münkerini yapmadığın, nasihatini etmediğin, arzunu söylemediğin zaman sen de vebal altında kalırsın.
Sen de mektup yazacaksın. Elinden gelen mektupsa mektup, gidip söylemekse söylemek... Gideceksin tebliğ edeceksin:
“Seninle hukukumuz, arkadaşlığımız var. Şunu yapıyorsun, bu yanlıştır, yaparsan vebaldir. Benim görevim söylemek...”
Protesto etmen gerekiyorsa “Yanlıştır!” diyeceksin. Çünkü milletin nabzını ellerinde tutuyor, ona göre karar veriyorlar. Sen sustuğun zaman; “Millet bu işe razı.” diyor.
Onun için bir haksızlığın karşısında hakkı söylemediğin zaman sen de mesulsün; o zaman idareci de sorumlu, sen de sorumlusun!
Onun için devletin, milletin işlerine müteyakkız olacaksınız. Gidiyorsunuz, bakıyorsunuz; bütün vakıf malları yağmalanmış, istilaya uğramış, cami yıkık... Caminin içinde kubbesi yıkılmış. Adam caminin avlusuna gecekondu yapmış. Cami olduğu belli; kitabesi var, avlusu var, mihrabı duruyor… Orta yere gecekondu yapmış. Orayı gecekonduyu yapan her akşam içiyormuş.
Olmaz! Bu camidir, vakıftır. Sen bunu mülküne nasıl geçirdin? Burayı nasıl istila ettin?
Muhterem kardeşlerim!
Etraftaki insanlar da mesul olur siz de mesulsünüz. Hepimiz mesulüz. Allah bizi affetsin. Haksızlığın karşısında, usulsüzlüğün karşısında durmazsak hepimiz vebal altında kalırız. Susarsak da vebal oluyor. Onun üzerine basa basa söylemek istiyorum.
Men ehâne sultanallâhi fi'l-ardı ehânehu'llâh ve men ekreme sultanallâhi fi'l-ardı ekremehu'llâhu azze ve celle.
Ebî Bekre radıyallahu anh'ten rivâyet edilmiş, idarecilerle ilgili bir hadîs-i şerîf.
Biliyorsunuz İslâm'da intizam vardır.
Neden?
Çok ibretler var.
İslâm intizam dinidir. Üç kişi yola gitse, bir tanesi reis, emir, imam olacak. Hepsi aynı mânaya. Ötekiler intizamlı bir tarzda, son söz ötekisinde olacak. Şimdiki yüzyılın insanları da içtimaî meselelerde bu işin önemini anladıkları için... Git bir kongreye, ister tıp kongresi olsun, ister bilmem hangi semti güzelleştirme derneği olsun, isterse belediyeciler kongresi olsun, şoförler kongresi olsun; derhal ilk iş nedir? Başkanlık divanının seçimi, kongreyi idare edecek heyetin teşkil edilmesi. Kongrede kâtipler olur, hemen zabıtları tutmak için; bir başkan olur, en yüksek yere çıkar, herkes sözü ondan alır, kongre intizama girsin diye. Bak, İslâm'dan ibret almışlar, bu tarzda yapılıyor. Toplu yerde mutlaka bir intizam olacak. Müslümanlıkta da böyle intizam vardır. Üç kişi yola gitse bile bir tanesi imam olacak.
Müslümanlar, zamanında kendisinin kime tâbi olacağını da bilecek. Zamanının imamını bilmeyen cahiliye ölümüyle ölür. Herkes intizama girecek, nizama girecek, kime bağlanacağını bilecek; iş öyle bir intizam ile yürüyecek. Müslümanların başı var, organizasyonu var; böyle bir muhabbetli, birbirine saygılı, sevgili, bağlı insanlar...
Dinimiz, Müslümanların intizamlı olmasını istiyor. Bağlanmasını, böyle bir idarî teşkilat içinde olmasını, başlarına bir tanesini seçmelerini, büyük olarak ona itaat etmelerini emretmiş. Bunu nizam olarak koymuş.
Men ehâne sultanallâh. "Allah'ın sultanını kim hor, aşağı görürse, aldırmazsa."
"Canım, aah, kim ya, o da bir adam ben de bir adamım." gibi hani aldırmıyor...
"Onun benden ne farkı var?"
Ama ötekiler teveccüh etmişler işte, uymuşlar.
Şeytanın sultanı değil, "Allah'ın sultanını kim hor hakir görürse."
Fi'l-ardı. "Yeryüzünde." Ehânehu'llâh. "Allah da onu hor hakir eder."
Neden?
Allah birliği, beraberliği, muhabbeti, intizamı, temizliği seviyor; ayrılığı, tefrikayı, isyanı, ayrı baş çekmeyi sevmiyor da ondan.
Onu hor eder, sonunda o hor, hakir olur.
Men ekreme sultanallâhi fi'l-ardı. "Kim yeryüzünde Allah'ın sultanına, Allah'ın hâkim, reis kılmış olduğu kimseye ikram ederse, ona iyi muamele ederse, itibar ederse, hürmet gösterirse." Ekremehu'llâhu azze ve celle. "Aziz ve Celil olan Allah da ona ikram eder." Müslümanlar böyle birlik beraberlik oldukları zaman çok işler yapmışlar.
Mâlum Hz. Ömer zamanında İran'a geldiler, Mısır'ı aldılar, Afrika'ya gittiler, Horasan'a geldiler, Kafkasya'ya geldiler, Bizans hudutlarına geldiler. O zamandan İstanbul'a "Fethedelim, fethedelim..." diye 17-18 sefer yaptılar. Birlik ve beraberlik içinde oldukları zaman böyle oldu.
Tefrikaya düştüler. Tefrikaya düştükleri zaman, bizim dedelerimiz, zavallılar Yemen'de, Mısır'da çarpıştı, İtalyanlarla Trablusgarb'da çarpıştı, Galiçya'da, Balkanlar'da, Kırım'da, Kafkasya'da çarpıştı. Hepimizin dedeleri işte, bizden bir iki üç nesil önceki insanlar bunlar. O birlik beraberliğe aykırı hareket edenler, İngiliz'den rüşvet alıp ayrı yol tutanlar, falanca yerin kışkırtmasına kanıp şöyle yapanlar; Allah ondan sonra onları hor-zelil etmedi mi? Görmüyor muyuz, hor zelil olduklarını? Perişan olduklarını görmüyor muyuz? Birliği beraberliği bozdular, düşmanın vesveselerine -ivaatına- uydular, kendileri çok perişanlık çektiler. Hâlâ da çekiyorlar. Şu Beyrut'un içi yaşanılacak bir halde mi? Şu Şam'ın hâli, şu Irak'la Suriye'nin hâli, Mısır'ın perişanlığı, Afrika vesaire...Hepsi perişan oldu.
Demek ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ne güzel buyurmuş;
"Birlik beraberlik rahmettir; tefrika azaptır."
O halde ibret alacağız, birlik beraberlik içinde olacağız; ayrılık gayrılık gütmeyeceğiz.
Müslüman Müslümana ezâ cefâ edemez. Kanını dökemez, canını yakamaz, aleyhinde konuşamaz, malını yağmalayamaz, ırzına, namusuna, haysiyetine dil uzatamaz, tecavüz edemez. Bunların hepsi Müslümana haramdır; yaparsa yasak olur.
Hecru'l-müslimi ke-sebki demihî. "Müslümandan küsüp ayrı durmak bile yatırıp kesmek gibidir." diyor Peygamber Efendimiz.
Bu hadîs-i şerîfi buradan kaç defa okudum.
"Müslümana küsüp ayrılmak, yatırıp koyun boğazlar gibi kesmek gibidir." diyor.
Bizim dinimiz bu kadar birlik beraberlik istiyor.
İslâm gidince, tesbihin ipi kopunca taneler ne olur?
Şimdi ben başkasının elime geçmiş malını -otobüste, vapurda bulduğum şeyi- yiyip yutmuyorsam, götürüp polise teslim ediyorsam, komşumun kapısını açık gördüğüm halde içine girip bir şey çalmıyorsam, dağ başında yalnız yakaladığım bir kimseyi "Çıkart paranı!" diye soymuyorsam, bunları neden yapmıyorum?
Allah'tan korkuyorum; "Hesap var, azap var. Beni gören Allah-u Teâlâ hazretleri var." diyorum, duruyorum.
Sonra, "Müslümanların birbirini sevmesi lazım." diyorum, "Yazık, o da benim kardeşim." diyorum, "Ben daha çok sıkıntı çekeyim, o rahat etsin." diyorum. Kardeşlik duygusu var, sevgi var, muhabbet var, yaratılanı Yaradan'dan ötürü hoş görmek var. Zulmün zararını bildiği için zulmetmemek var. Hesap, azap, âhiret, Allah'tan sorgu sual, mahkeme-i kübrâ fikirleri var. Bunlara biz inanmışız. Biz bunları kitaplardan laf olarak okumuyoruz. Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna varacağız diye her adımımızı ölçe biçe atıyoruz. Allah'tan korkuyoruz. Can yakmaktan korkuyoruz.
Ben yumruk sallamasını bilmem mi? Ben silah taşımasını bilmem mi? Ben kurşun atmasını bilmem mi?
Bilirim!
Ama yapmıyoruz.
"Aman bir mazlumu incitmeyelim." Bir karıncanın üstüne yanlışlıkla bassak gece uykumuz kaçıyor; "Zavallı hayvan topallaya topallaya dokuz kere dolaştı. Yazık, ben onun üstüne bilmeyerek basmışım, affet yâ Rabbi!" diyoruz. Karıncayı incitmek istemiyoruz.
İmanımızdan!
Al bu imanı... Bu imanı aldın mı insanın ne mutluluğu kalır, ne ruh hayatı kalır, ne dünyası kalır, ne âhireti kalır, ne milletin tesbihinin ipi kalır. Milletin tesbihinin ipi gider, taneler darmadağın dağılır. 99 tane ya, 99 parça olur.
Onun için, bunlar mânevî güçler. Bunlar Amerika'da yok. Amerika yalvarıyor, yalvarıp yakarıp arıyor. Avrupa arıyor. İsveç'ten emniyet genel müdürü geliyor;
"Sizde intihar hadisesi, adam öldürme hadisesi az oluyor, sebebi nedir, biz de sebebini bulalım da memleketimizde tatbik edelim." diye.
Sanki "Bu dinden, bu imandan, bu ahlâktan, bu nizamdan, edepten, ardan, namustan, hayadan çıkın." gibilerden bir hal oluyor. Ondan sonra tutabilirsen tut onu. Onu bir kışkırttığın zaman artık freni patlamış araba gibi tutabilirsen tut bakalım. O nereden nasıl kötülük yapacaksa yapıyor.
İşte bunların kökünü araştırırsak, neden oluyor, nasıl oyuyor, ne yapılıyor diye; bunların hepsi birlik ve beraberlikle, Allah'a imanla önlenir; millî, dinî duygularımızı beslemekle olur. Besleyen damarları kurutursan ağaç gümbürtüye gider. Dibine tuz ekersen ağaç yeşil kalmaz.
Bunu yalnız ben söylemiyorum. Bu sosyoloji ilminin, psikoloji ilminin, bütün ilimlerin. Bunu Avrupalılar biliyorlar ve tatbik ediyorlar, kullanıyorlar.
Bizim bir İstiklal gazisi dostumuz vardı, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, İstiklal madalyası almış kimse. "Ben dindarlığı Fransa'ya gittiğim zaman öğrendim." diyor. Askerî ateşe olarak Fransa'ya tayin etmişler. Demiş ki; "Tamam, artistlerin diyarına gidiyorum, oh..." İşte sinema âlemi, Paris'in zevkleri, sefaları... Aklı böyle gitmiş. "Paris'e yakın bir kasabada biz ev bulduk, orada oturduk." diyor. "Baktım ki kadınlar örtülü. Mazbut, dindar bir kasaba. Hani nerede o Fransızlar'ın gazetelerde resimleri neşredilen âşüfteleri, şunları bunları? Yani baktım çok dindar insanlar. O zaman aklım başıma geldi." diyor. "'Bunlar Hristiyan, ben neyim? Hele şu dinimi bir inceleyeyim.' dedim." diyor. İncelemeye başlamış başlamış, ondan sonra olgun bir insan olmuş.
إِذَا اسْتَقَرَّ أَهْلُ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ اشْتَاقَ الْإِخْوَانُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ، فَيَسِيرُ سَرِيرُ ذَا إِلَى سَرِيرِ ذَا، وَسَرِيرُ ذَا إِلَى سَرِيرِ ذَا، حَتَّى يَلْتَقِيَا، فَيَتَّكِي ذَا، وَيَتَّكِي ذَا، فَيُحَدِّثَانِ مَا كَانَ بَيْنَهُمَا فِي دَارِ الدُّنْيَا، فَيَقُولُ: يَا أَخِي، تَذْكُرُ يَوْمَ كُنَّا فِي دَارِ الدُّنْيَا فِي مَجْلِسِ كَذَا، فَدَعَوْنَا اللهَ فَغَفَرَ لَنَا.
İze’stakarra ehlü’l-cenneti fi’l-cenneti iştâka’l-ehavânu ba’duhüm ilâ ba’dın fe-yesîru serîru-zâ ilâ serîri-zâ ve serîru-zâ ilâ serîru-zâ hattâ yeltekıyâ fe-yettekî zâ ve yetteki zâ fe-yuhaddisâni mâ kâne beynehumâ fî dâri’d-dünyâ fe-yekûlu yâ ahî tezkürü yevme künnâ fî dari’d-dünyâ fî meclisi kezâ fe-deavnallâhe fe-ğafara lenâ.
Peygamber Efendimiz müjde veriyor, istikbale ait olacak bir şeyi bize bildiriyor. Diyor ki;
İze’stakarra ehlü’l-cenneti fi’l-cenneti. “Cennet ehli cennete yerleşince...”
Mahşer oldu, hesap oldu, herkesin hesabı görüldü; ehl-i cennet ayrıldı. Sıratı geçtiler, mübarekler cennete geldiler, köşklerine yerleştiler, cennette herkes yerli yerine yerleşti…
Bir köşk mü olacak, sıkışık mı olacak?
Hayır! Cennete en son girecek insanın sahip olduğu mülkler bu yeryüzü ve bu semâvât kadar. Bir kişiye verilecek olan, bu yedi kat sema gibi. Çok muazzam mülkler verilecek. En son mertebedeki, en son cennete giren insan bile “bana verilen şey en büyük mükâfat. Bana verilenden daha büyüğü başkasına verilmemiştir” sanacak. O kadar büyük mülkler verilecek. Herkes mülküne, cennette gitti…
Sonra cennet ehli ne oldu?
İştâka’l-ehavânu ba’duhüm ilâ ba’dın. “İki kardeş birbirlerini özlerler, iştiyak duyarlar.”
Şimdi sen cennete girdin; Allah’ın lütfuyla, izniyle, öbür arkadaşın da cennete girdi. “Yahu bizim Ahmet'i çok özledim.” Diyorsun. Sen arkadaşını özlüyorsun, iştiyak duyuyorsun “Görüşsem” diye içinde bir arzu beliriyor.
Fe-yesîru serîru zâ izâ serîri zâ ve serîru zâ ilâ serîru zâ. “Bunun cennetteki tahtı, seriri ötekisine doğru kaymaya, gitmeye başlar, ötekisinin cennetteki tahtı, seriri bu tarafa doğru kaymaya başlar.” İkisi de birbirlerine doğru geliyorlar.
Neden?
Müştâk oldular, birbirlerini görmek istediler. Gönüllerinde arzu belirdi mi, arzuları yerine geldiğinden tahtlar birbirlerine doğru gitmeye başladı. Birbirlerine doğru tahtlar uçuyor.
Nasıl taht bunlar?
Kimisi inciyle süslü, kimisi altınla, kimisi zebercetle, kimisi yakutla, cennet taşlarıyla… Kıymetli taşlarla süslü harika serîrler.
Allah cümlemizi öyle yerlere oturtsun.
İkisi birbirlerine doğru uçarak gelirler. O bu tarafa doğru gelir, o bu tarafa doğru gelir; yaklaşıyorlar.
Uzayda yaklaştıkları gibi, gözüme öyle geliyor.
Hattâ yeltekıyâ. “Nihayet birbirlerine kavuşurlar.”
İkisi -elhamdülillah- karşı karşıya geldi.
Fe-yettekî zâ ve yetteki zâ. “Mücevherle süslü tahtlarında karşılıklı; o yaslanıyor, bu yaslanıyor.”
Fe-yuhaddisâni mâ kâne beynehumâ fî dâri’d-dünyâ. “Dünyada aralarında geçenleri, hatıraları konuşmaya başlarlar.”
Ne derler?
Peygamber Efendimiz;
Fe-yekûlu yâ ahî tezkürü yevme künnâ fî dari’d-dünyâ fî meclisi kezâ. “Birisi ötekisine der ki; ‘Ey kardeşim! Biz dünya hayatındayken, dünya evinde, dünya yurdundayken hatırlıyor musun bir toplantıdaydık.’”
Diyelim ki Es’ad Hoca hadis okuyordu da biz de dinliyorduk.
Fe-deavnallâhe fe-ğafara lenâ. “Görüyor musun bak, biz orada Allah’a dua ettik de Allah bizi mağfiret edip cennete soktu!” derler.
Allah bize bu konuşmaları yaptırtsın.
Allah hepinizden razı olsun.
Fâtihâ-ı şerîfe mea’l-Besmele.
18.11.1990 -
Fakirliğe Sabır, Sıhhat,
07.03.1993 -
Muhammed İsmi, Namazda
