14.03.1993 - Namaz Kılmak, Cenaze Adabı, Namazda Örtü

14.03.1993 - Namaz Kılmak, Cenaze Adabı, Namazda Örtü
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yüsalli ilâ-sütretin ve'l-yednu min-sütratihî lâ yaktau'ş -şeytânu 'aleyhi salâtehû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Ahmed b. Hanbel ve diğer Nesâî'de, Ebû Davud'da, İbn Hibbân'da ve Taberânî'de var. Namazın kılınması esnasında alınacak bir tedbirle ilgili.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yüsalli ilâ-sütretin. "Sizden biri namaz kılacağı zaman önünde bir sütre bulunsun. O sütreye doğru namaz kılsın." Ve'l-yednu min-sütratihî. "Ve o önündeki sütresine de yaklaşsın, yakın olsun." Arada uzun mesafe olmasın da Lâ yakta'ş-şeytânu 'aleyhi salâtehû. "Şeytan onun önünden geçerek namazını kesmesin."
Müslüman namaz kılacağı zaman, bir arazideyse önüne bir çubuk dikecek veya namaza durduğunu ifade eden bir sütre, bir şey koyacak. Ya bastonunu dikecek veyahut da camideyse önünden bir kimsenin geçmesine sebep olmayacak bir şekilde duvara veya direğe yaklaşacak. Böyle bir sütrenin arkasında, önüne sütreyi, bir işareti dikmiş olarak, namaz kılacak ve ona da yakın olacak. Öyle yapmazsa, o zaman şeytan önünden geçer ve onun namazına kesinti verir, buyuruyor Peygamber Efendimiz.
İzâ sallâ ehadüküm 'alâ cenâzetin ve lem yemşî me'ahâ fe'l-yekum le-hâ hattâ teğîbe 'anhu ve in meşâ me'ahâ fe-lâ yek'ud hattâ tûda'a.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten cenaze ile ilgili.
Sizden biriniz, bir cenazeye namaz kıldığı zaman, eğer onunla beraber yürüyüp gitmeyecekse..." Namaz kılındıktan sonra, kabre konuluncaya kadar peşinden gitmeyecekse, arkasından yürümeyecekse, Fe'l-yekum le-hâ hattâ teğîbe 'anhu. "Kendisinden uzaklaşıncaya kadar, uzak bir mesafeyi göremez duruma gelinceye kadar, öyle ayakta dursun." Ona, o cenazeye merhameten, hürmeten öyle ayakta dursun. Ondan sonra ne yapacaksa yapsın. Ve in meşâ me'ahâ fe-lâ yek'ud hattâ tûda'a. "Eğer bu cenazeyi, defin vazifesini yapmak üzere, onunla beraber gidecekse, kabristana kadar, kabre konuluncaya kadar oturmasın." Öyle hürmeten, merhameten ayakta dursun. Kabre konulduğu zaman otursun, diye Peygamber Efendimiz' in cenaze ile ilgili tavsiyesi de bu.
Sütre "bir şeyi setreden, kapatan, örten şey" demektir. Yani namaz kılanın önünde, böyle bir çubuk bile olsa, herhangi bir mâni bir şey oldu mu, onun namazda olduğunu gösteren bir işaret oluyor.
İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yusalli ilâ-sütratin ve'l-yednü min-hâ ve lâ yeda' ehaden yemurru beyne yedeyhi fe-in câ'e ehadün yemurru fe'l-yukâtil fe-innehû şeytânün.
Hadis aynı mevzuda ama burada birkaç ilave hüküm daha var. Baş tarafı beraberce aynı ifade şeklinde devam ediyor, kelimeler aynı. "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman, bir sütreye karşı kılsın." Önünde namaz kıldığını sembolize eden bir şey bulunsun öyle kılsın. "Ve ona yakın olsun." Ve lâ yeda' ehaden yemurru beyne yedeyhi. "Önünden birisinin geçmesine müsaade etmesin."
Onu ne yapacak?
Namazda iken böyle eli bağlıyken, geçmek isterse birisi, elini uzatacak, dur geçme! Yani ben burada namaz kılıyorum, görmüyor musun, sütre de var gibilerden. Şöyle sağ elini uzatacak ki geçmesin diye. Kimseyi geçirmeyecek. Kendisi kimseyi geçirmeyecek ama;
Fe-in câ'e ehadün yemurru. "Birisi gelir de önünden geçmeye kalkarsa..."
Ne yapacak?
Diyor ki Peygamber Efendimiz, Fe'l-yukâtil. "Uğraşsın, onu geçirtmemek için." Yani mâni olsun, geçirtmesin. Onunla mücadele etsin.
Demek ki namaz kılanın önünden geçilmeyecek. Tabii bu hüküm bizim bu camilerde ve herhangi bir namaz kılanın bulunduğu yerden geçerken, namazgâhında dikkat edilecek bir husustur. Bunun istisnası Mekke-i Mükerreme'de ve Medine-i Münevvere' de ki Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî'dir. Çünkü orada çok büyük izdiham ve çok büyük kalabalık vardır ve kaçınmak mümkün değildir. Önünden geçmeden ilerlemek de mümkün değildir. Önünden geçmemesini sağlamaya çalışmak için ne kadar gayret etse de mâni olmak da mümkün değildir. Çünkü her an ibadet edilen bir yer olduğundan, birisi namaza duruyor, ötekisi selam veriyor. O gidiyor, o geliyor derken, orada buna müsaade ve hükümde bir kolaylık ve bir hafiflik olmuş ama bu gibi yerlerde hem namaza duran insan, önüne sembolik bir sütre koyacak veya duvara yakın duracak. Sembolik sütre olacak ve sütresine de yakın duracak. Ara çok mesafe olmayacak. Geçmek isteyene de müsaade etmeyecek.
Herhalde bu hadis-i şerifi okumuş olmalı. Peygamber Efendimiz burada, fe'l-yukâtil diyor ya, "Onunla savaşsın, uğraşsın." demek. Yani geçmek isterse birisi, uğraşsın demek.
Bir keresinde ben bu mücadeleyi gördüm. Medine-i Münevvere' de Allah-u Ekber, cemaatle namaza duruldu. Herkes namaza durdu tabii koridor gibi muntazam. Babuselam'dan sağ taraftan zencinin birisi orada yürümeye başladı. Böyle dümdüz, ileriye doğru gidecek.
Nereye gideceksin! Her taraf namaz kılan insanla dolu ama o gitmeye başlayınca, bir tanesi böyle malum usulüne uygun olarak, elini uzatıp geçme diye bir işaret yaptı. Ama o, o eli iterek, geçmek istedi. Bu sefer bu iki eliyle şey yaptı, o mücadele etti ama adam namaza durmuş durumda, yani namazda eliyle müdahale ediyor, ben de görüyorum. Yakınımda cereyan ediyor olay. O onu itmeye çalıştı o onu geçirmemeye çalıştı. Epeyce mücadele etti ama geçirmedi. Adam gerisin geriye döndü.
Sonra namazdan selam verdiğimiz zaman yanındaki de herhalde kulağına eğilip bir şey söylemek istedi. Yani;
"Burası Mescid-i Nebevî'dir, burada bu hususta, birazcık bir kolaylık, müsaade tarafı var." demek istedi. Ona da;
"Çok konuşma!" filan diye, uzaktan şöyle, ne dediğini anlayamadım ama bir işaret etti. Fakat şaşırdım yani bayağı güreşir gibi, güreş tutuşur gibi birbirleriyle mücadele ettiler ama adamı öbür tarafa geçirmedi.
Tabii bu hadis-i şerifi okudu herhalde, ona dayanarak yapıyor. Namazını da bozmadı. Namazın içinde bu işi yaptı namazını da bozmadı.
İzâ sallâ ehadüküm lî'n-nâsi fe'l-yuhaffif fe-inne fîhimu'd-dâ'îf ve's-sakîm ve'l-kebîr ve izâ sallâ ehadüküm li-nefsihî fe'l-yutavvil mâ şâe.
Bu da Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten, namazla ilgili. Çünkü ilk kelimesi o namaz kelimesiyle uygun başladığı için, hadis-i şerifler umumiyetle sırada namazla ilgili düşüyor. Peygamber Efendimiz diyor ki;
İzâ sallâ ehadükum lî'n-nâsi. "Sizden biriniz, camide, cemaatin önünde başkalarına imamlık yapıp da namaz kıldırıyorsa, öndeyse." Fe'l-yuhaffif. "Namazı hafifçe kıldırsın." Hafifçe kıldırmaktan maksat, yani çok uzatmasın. Öyle bıktıracak kadar. Namazdan bıkılmaz. Bıkılmaz namazdan ama, fe-inne fîhimu'd-dâ'îfü ve's-sakîmü ve'l-kebîrü. "Arkadaki cemaatin içinde zayıf olanı vardır. Ayakta durmaya takati yoktur." Ve's-sakîmü. "Hasta olanı vardır." İdrarını tutamaz, başka sıkıntısı vardır vesaire. Ve'l-kebîrü. "Yaşlı insan vardır." Kendisi ben gencim, durabiliyorum diye, uzun uzun rekâtlar, uzun uzun namaz kıldırmayacak, yani usulünce hafifçe kıldıracak. Hafif demek, acele demek değil, çok uzatmadan kıldıracak.
Ve izâ sallâ ehadüküm li-nefsihî. "Ama kendi kendine namaz kıldığı zaman." Fe'l-yutavvil mâ şâe. "Buyursun, istediği kadar uzatsın."
Peygamber Efendimiz bir gece namaz kılmaya kalkmış, sahabesinden bir mübarek de uymuş namazına. Bir rekâtını yarım geceye kadar sürdürmüş, öteki rekâtını da yarım geceden sabaha kadar sürdürmüş. Ne kadar uzatıyor Peygamber Efendimiz. Tabii ötesinin kendisine uyacağını bilmedi veya hesapta o yoktu. Sonradan o geldi, ittibâ etti arkasından. Başlamış Kur'ân-ı Kerîm'in uzun surelerinden falancayı okumaya, onu bitirmiş ondan sonra ötekine, onu bitirmiş ondan sonra ötekine... Arkasındaki artık namaza selam verip girmiş ama selam verip çıkacak kadar şey yapmış
Demek ki Efendimiz uzun namaz kılardı. Tabii uzadıkça füyûzâtı artar. Yani gelmeye başlayan varidat füyûzât geliyordu, kısa kıldığın zaman hay Allah, tık kesildi, tabii hemen sen çabuk selam verirsen o uzun devam etmez. Uzadıkça hele hele gece namazlarında, füyûzât ve fütûhat ve varidat daha ziyade olur tabii o zaman. Kendi başına olduğu zaman dayanabildiği kadar uzatsın. Ama imamlık yaptığı zaman hafif kıldıracak. Öyle uzun sureler okuyarak, cemaatin şartlarını zorlayacak şekilde kıldırmayacak. Bir kimsenin nefret etmesine, ikrah etmesine veya illallah demesine, sevmemesine, sevdirmemesine sebep olmayacak.
İzaâ sallâ ehadükum fî-sevbin fe'l-yuhârif bi-tarafeyhi 'alâ 'âtikihî.
Ebu Saîd el-Hudrî ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhumâ rivayet etmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadis-i şerifinde diyor ki:
"Sizden biriniz bir örtünecek kıyafet ile namaz kılıyorsa, bunun iki ucunu omuzlarına atsın."
Bizim bu terziden çıkma kumaşlar, buralara mahsustur. Eskiden ne iğneleri vardı, bu mübareklerin zamanında ne iplikleri vardı ne kumaşları boldu ne de öyle biçecek usta terzilikleri vardı. Bir örtü buldular mı, onu örtünürlerdi. İki örtü buldular mı, birisini aşağıya atar, belden aşağı örterlerdi, birisini omuzlarına örterlerdi. Böylece örtünmüş olurlardı. Yani o zamanın ve o bölgenin durumu böyleydi.
Şimdi bir tek örtüsü varsa, ne demek bu?
Altında ayrı, ayrıca tutunacak bir alt elbisesi, belden aşağısında peştamalı yok, o bu uzun örtüyü bürünüyor. Hem bacaklarını aşağı kadar hem de her tarafını, omzunu örtüyor ama ya sıyrılıverirse! Bir tanecik çünkü başka bir örtüsü yok. O zaman diyor ki, iki tarafına uçlarını böyle omuzlarına doğru atsın ki, yani tespit etmiş [sabitlemiş] olsun, sıyrılmasın, açılmasın, tesettürü bozulmasın diye bir tedbir.
Tabii bunları insan düşünüyor da bizim içinde bulunduğumuz nimetleri, nimetlerin ne kadar çok olduğunu görüyoruz. Bir hurmayla oruç tutarlarmış, bazen bir hurmayı bile yemeyip birisi biraz emip biraz ötekisine verirmiş o emermiş, biraz ötekisine verirmiş. Yani ağız tatlandırarak...
Açlıktan karınları sırtlarına yapışırmış. Yemek bulamazlarmış. Seyahate çıktıkları zaman ot yerlermiş, ot bulamazlarmış... Çekirge yiyorlar. Biz mesela çekirge yiyemeyiz, yenmez...
Ne yapsınlar? Yoklukta keler yerlermiş... Kertenkeleden büyük olan bir şeyler...
Bir sefere çıkmış Peygamber Efendimiz' in sahabesi, yiyecekleri, torbalarındaki hurmacıklar bitivermiş. Deniz kenarında bakmışlar bir balık deniz kenarına vurmuş. O kadar büyük ki, devesi ile kemiklerinin içinden köprü gibi geçecek kadar büyük.
Balina mıydı neydi?
Daha [kıyıya] yeni vurmuş, kokmamış ama demişler ki, acaba yenir mi yenmez mi tereddüt etmişler, yememişler ama açlıktan bayılıyorlar. Peygamber Efendimiz' e gelip sorunca, o zaman işte deniz avları, balıkların helal olduğuna dair ayet-i kerime inmiş. Ama anlaşılıyor ki mübareklerin yiyecekleri yok. Mahrumiyetleri çok, yiyecekleri yok...
Sahabeden birisi sabah namazını kılarmış, duayı bile beklemeden kapıdan çıkıp gidermiş mescitten... Birisi nasihat etmek istemiş, demiş ki:
"Mübarek, burası Peygamber Efendimiz' in mescidi. Acelen ne? İşte burada namazı kıldın, biraz da duasına kalsan. İşte o sevapları da kazansan olmaz mı? Her sabah her sabah bakıyoruz, es-Selamu aleyküm ve rahmetullah, es-Selamu aleyküm ve rahmetullah. Haydi! Koşa koşa gidiyorsun."
Boynunu bükmüş, demiş ki; "Evimizde bir tane örtü var. Ben örtünüyorum, geliyorum camide namazı kılıyorum. Çabuk çabuk geri gidiyorum ki hanımım da örtünsün de yani hanımların topuklarına kadar her tarafını örtmesi lazım. Hanımım da örtüsün de onun da namazı -örtünmeden de namaz olmuyor- olsun diye sabahın vakti çıkmadan, ona yetişmek için, öyle hızlı çıkıyorum demiş. Yani, karının ayrı, kocanın ayrı bile örtüsü olmayacak kadar sıkıntılı, üzüntülü, mahrumiyetli [zamanlar] olmuş. Rabbimizin bize verdiği nimetlere hamd-ü senalar olsun
Tabii onlara da o mahrumiyetlerin içinde, Peygamber Efendimiz' in ashabı olmak nimetini ihsan etmiş. Büyük sevaplar vermiş. Her mahrumiyetin arkasından da sen mahrum kaldın, sabrettin kulum. Al sana mükâfat diye de sabrın da büyük mükâfatları oluyor.
Allah bize büyük nimetler vermiş, şükrünü eda etmeyi, nimetlerin kadrini kıymetini bilmeyi nasip eylesin.
Kat kat elbiselerimiz, kazaklarımız, giyimlerimiz kuşamlarımız, her şeylerimiz elhamdülillah bollaştı. Eskiden de bu kadar değildi. Benim çocukluğumda da yine bu kadar bol değildi. Bizden öncekilerde de daha da mahrumiyetler varmış.
İslâm Tarihi kitabını yazan Asım Köksal Efendi anlatıyor: Ben küçüktüm, çocukluğumda annem babam bir bayram yaklaştığı zaman, -o zaman şeker fabrikası yok, şeker yok, çuval yok, kumaş yok, işte kendileri evde yün eğirip de dokuyup bir şey yaparlarsa yapacaklar, yapamazlarsa zor. Yamayıp yamayıp giyecekler, eski giyecekler filan.- bir şeker çuvalı bulmuş. Anası babası ele geçirmiş, nereden geçirdilerse, satın almış. Bu Asım Köksal küçük çocuk, o şeker çuvalından bir dizinden aşağıya bir don biçmişler. Şeker çuvalı beyazdır herhalde, iç donu gibi bir şey anlaşılan. Bir şey biçmişler çuvaldan, bayramlık diye onu giydirmişler. "O bayramda fiyakamdan arkadaşlar yanıma yaklaşamadı." diyor. Yani öyle caka, fiyaka [olmuş şeker çuvalı] ... Elhamdülillah, şimdi ne kadar bolluklar içindeyiz.
Allah Ümmet-i Muhammed'e umumi olarak bu bollukları ihsan eylesin. O Bosna Hersek'te, dünyanın muhtelif yerlerinde sıkıntı çeken kardeşlerimize de lütfuyla, keremiyle hem iman selametliği versin hem de rızık ve nimet bolluğu versin.
Filipinler’in başşehri Manila'da uçaktan indik, kenardaki bir yerde başka uçağı bekliyoruz. Arkadaşlardan bir tanesi kayboldu. Taksiye atlamış, şehre gitmiş, gelmiş. Gözyaşları içinde geldi. Dedik, "Merak ettik nerede kaldın diye? Saydık, sen eksiksin, neredesin?
O birkaç defa gelmiş, orayı biliyor anlaşılan. "Hocam, buranın bir camisi var, büyük, oraya gittim, böyle sefil insanlar, caminin avlusunda, kenarında, içinde... Zekât dağıttım. O kadar fakirler ki... " dedi. Hem dağıtmış hem ağlamış zavallı, öyle gelmiş.
Müslüman kardeşlerimiz! İşte Somali'de yüzde doksan dokuzu, yüzde yüzü Müslüman, açlıktan kırılıyorlar. Sudan da açlıktan kırılıyorlar. Filipinler'de Müslüman kardeşlerimiz var. Endonezya'da yüz milyondan fazla Müslüman kardeşimiz var. Pakistan'da, Bangladeş’te Müslüman kardeşlerimiz var. Laos'ta, Vietnam'da Müslüman kardeşlerimiz var. Singapur'da Müslüman kardeşlerimiz var.
Var da bizim haberimiz yok! Istıraplarından da haberimiz yok! Halbuki her birini bir Müslümanın ele alması, kollaması uygun olur. Zengin ülkelerin Müslümanları gitse, böyle fakir ülkelerden bir aileyi, birkaç aileyi hedef alsa, onun ihtiyacını görüverse, çoluk çocuğunu okutuverse, hastasına ilaç alıverse, bakıverse zavallılara... Bu taraftaki zengin Müslüman, o taraftaki fakire yardımcı olsa. Kimisi nimetler içinde, otomobillerde, saraylarda, bolluk içinde, yemeklerin fazlalıklarını kokuşuyor bidonlarla atıyorlar. Kimisi de öbür tarafta, yağmur yağarsa solucan toplayıp solucan yiyor, ot yiyor filan. Bu bir dengesizliktir. Müslümanların derdiyle dertlenmemek iyi bir şey değildir. Müslüman, öteki Müslüman kardeşlerini de düşünecek.
Allah bize insaf versin. Onlara da bize verdiği ferahlıkları ihsan etsin.
27.09.1992 -
Zekatın Önemi
26.09.1992 -
Gizlide Aşikarda Aynı
