03.07.1994 - Dilenciyi Reddetmemek, Çalışana Para Vermek, Allahın Emrini Aziz Tutmak

03.07.1994 - Dilenciyi Reddetmemek, Çalışana Para Vermek, Allahın Emrini Aziz Tutmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
A'ti's-sâile velev câeke alâ feresin. Ve a'ti'l-ecîre hakkahû kable en yeciffe arakuhû.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Arapça metnini az önce okumuş olduğumuz ilk hadis-i şerif Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 74. sayfasının beşinci hadis-i şerifidir. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor:
A'ti's-sâile velev câeke alâ feresin. "Sizin yanınıza at üstünde bile gelse yine de dilenciye bir şey verin; mahrum bırakmayın, reddetmeyin, boş çevirmeyin."
Tabi at üstünde gelmek insanın hatırına; "Demek atın varmış be adam! Satsaydın da ihtiyacını görseydin!" gibi bir fikir getirir. "Madem atın var, ne diye gelip benden bir şey istiyorsun?" gibi bir şey hatıra getirir ama öyle bir mantık yürütmeyi Peygamber Efendimiz uygun görmüyor. Atı üzerinde süvari olarak gelse bile yine bir şey verin; belki sözü doğrudur. Yalansa kendi aleyhine, siz sevabı yine alırsınız.
Ve a'ti'l-ecîre hakkahû. "Ve ücretle çalıştırdığınız kimseye hakkını verin; ücretini, çalışmasının bedelini verin." Kable en yeciffe arakuhû. "Alnında çalışmasından hâsıl olan terler daha kurumadan parayı avucuna sayın."
Muhterem kardeşlerim! Bizim dinimiz zuhura geldiği zaman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz peygamberlikle vazifelendirildiği zaman dünyanın hali şimdiki gibi değildi. Büyük mahrumiyetler vardı. Bir hurmaya muhtaç durumdalardı. Sofraları bizimkisi gibi kalabalık değildi, ekmekleri yoktu. Tıka basa yemek çok görülen bir şey değildi. Belki çok zenginler, çok oburlar vardır ama çok görülen bir şey değildi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin ocağında, mübarek hane-i saadetinde, o mütevazı ama eşsiz şerefli hanede aylarca duman tütmezdi. Ocak yakarak aş pişirmek bahis konusu olmazdı. Demek ki hurmayla vesaire ile idare ediyorlarmış, yemek yokmuş. Bizim tencerede tavada pişirdiğimiz yemek cinsinden; ocakta kaynatıp kebap ettiğimiz, kızarttığımız cinsten bir şeyleri yokmuş. Günlerce aç kalırlarmış. Karınları içe göçer, âdeta sırtlarına yapışırmış. Şimdiki göbekli insanların aksine karınları içe doğru çukurlaşırmış. Optikte aynaları ve mercekleri ayırırken "dış bükey, iç bükey" diyoruz ya onun gibi; arada çok büyük fark var.
Giyim kuşam da çok bol değildi. Bir hayvan keserlerse o hayvanın postundan istifade ederlerdi. Onu sağından solundan dikenlerle tutturup bürünürlerdi. Mağara devri gibi. Evleri de öyle çok ahım şahım evler değildi; hurma dallarından çatılmış, duvarları çamurla sıvanmış barınaklar şeklindeydi. Çamurla iyi sıvanmamış olduğu zaman delikleri olurdu. Hatta baktığın zaman içi görünebilirdi; Pencereler de yoktu, cam da yoktu. "Paşabahçe Cam Sanayii" yoktu o zaman. Kapılarına perde gererlerdi. Kapı da yoktu.
Onun için Peygamber Efendimiz; "Bir evin içine bakmak, içine girmek gibi günahtır." buyuruyor. Kişinin sağa sola da pek bakmaması gerekiyordu. Pencereden bakıyorsunuz; içeride ışıkları yakmışlar, avizeler pırıl pırıl parlıyor, masa donatılmış, herkesin önünde çatal, kaşık. Zaten "görsünler" diye perdeleri açıyorlar. Adamların niyetleri bu; "Bizi görün, bak nasıl yemek yiyoruz." demek istiyorlar. Biz Erenköy'de otururken öyle olurdu; trenle geçerken önümüzden sahneler geçerdi, köşklerin odaları, her şeyi görünürdü.
Hâsılı eski zamanlar tarif edilemeyecek kadar mahrumiyetli idi. Tuvalet yoktu. Ev doğru düzgün değil ki tuvaleti olsun. Helâ, Arapça' da "boşluk" demek. "Helâya gidiyorum" demek, "tuvalete gidiyorum" demek değil. "Boş bir yere gidiyorum. Dışarı çıkacağım, bir işim var, geleceğim."
Ona ne deniyordu?
Def-i hacet, kaza-i hacet deniliyordu. "İşini görmek, ihtiyacını gidermek" deniliyordu. Mahrumiyetten, dışarıda bir yerde ihtiyaç gideriliyordu.
Peygamber Efendimiz isteseydi başka türlü teşvikler verebilirdi çünkü bize başka teşvikler de vermiş. "İlim öğrenin." deniliyor, bu hususta muazzam bir teşvik var.
"Ya alim olun ya öğrenen olun ya dinleyen olun, dördüncü olmayın; helâk olursunuz."
İlme, alnının teriyle kazanmaya muazzam teşvik var.
Fakirlik işinde çok muhtaç insanlar olabilirdi, fakir olmadığı halde isteyen açgözlü insanlar da olabilirdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisinden gelip bir şey isteyen hiçbir kimseyi reddetmemiş; varsa vermiş. Önüne dağ gibi malzeme yığılmış olsa, hepsini vermiş. Ondan sonra gelen olmuşsa sırtındakini vermiş. "Yok" demek bahis konusu değil.
Birisi özenmiş bezenmiş Resûlullah Efendimiz' e bir elbise yapmış, sırtına giydirmiş. Güzel, tamam. Birisi geliyor;
"Yâ Resûlallah! Çok güzelmiş, bunu bana versene." diyor.
"Al." diyor, çıkarıp veriyor. Yanına yanaşıyorlar;
"Sen ne yaptın? Resûlullah onu daha yeni sırtına büründü, hemen istedin."
Onun da maksadı dünya saltanatı değil.
"‘Ölürsem Resûlullah'ın elbisesini üzerime örtsünler.' diye düşündüm." diyor.
Böyle bir hayat vardı. Ayaklarını örtseler belleri açılırdı, bellerini örtseler ayakları çıplak kalırdı. Bu yoksulluk içinde gerçek fakirler çoktu, sahte fakirler de olabilirdi ama Peygamber Efendimiz öyle bir gönül zenginliği içinde hepsine verirdi. Çünkü veren kazanıyor, alan kazanmıyor.
Birisi istiyor mu? Atının üstünde gelmiş; "Karnım aç, bir lokma" diyor mu?
"Al." demiş, vermiş.
Bu, bizim ülkemizde çok istismar ediliyor. İhtiyaç sahibi olmadığı halde, cebi para dolu olduğu halde, belki apartmanı hanları olduğu halde isteyenleri duyuyoruz. Tabi aldatılmak, aptal yerine konulmak da insanın hoşuna gitmiyor. En iyisi fakiri insanın kendisinin arayıp bulması, fakirlerle temas halinde olması, fakir semtlerle ilgiyi kesmemesi, gecekondulardan dostlar edinmesi. İstemeye lüzum kalmadan git sen ara; fakiri bul, yoksulu bul. Gerçekten fakir olup da verem olup kan tükürüp senden bir şey istemeyen insanlar var. Dışarıdan bakan insanın kendisini zengin sandığı ama akşam evde yiyecek lokması olmayan insanlar var. En iyisi onları bulmak.
Biz birbirimize kardeşsek birbirimizi mutlaka bilmeliyiz.
Benim öyle arzum var ki; imkânım olsa her birinizin evine bir geleceğim gideceğim, bir halinizi anlayacağım. Tabi bunu benim yapmam mümkün olmuyor. Çünkü bizim milyonlarca ihvanımız var, elhamdülillah. Bu da güzel bir şey. Bunu fiilen istediğimiz halde yapamıyoruz. Ama siz birbirinizi bilin, birbirinizi sevin, birbirinizi ziyaret edin. Çünkü "Allah için birbirini ziyaret edene Cenâb-ı Mevlâ'nın sevgisi vacip olur, hak olur." diye hadis-i şerif var. Allah'ın sevgisini kazanacaksınız.
Özellikle fakirleri kollayın. Özellikle fakirleri ziyaret edin. Yağmurlu havada gidin bir teneke kulübelerine gidin de yukarıdan başınıza yağmur damlasın. Bir görün içerisinin nasıl pis koktuğunu, eşyaların nasıl perişan olduğunu, nasıl yaşadıklarını bir görün. Bir de kendi yaşantınıza bakın, insafa gelin, insafa gelelim. Peygamber Efendimiz' in vasıflarından birisi de böyle kölelerle, dilencilerle, fukara ile muhabbetinin çok olmasıydı, onlarla oturup kalkmasıydı. Dünyanın gelmiş gelecek en yüksek şahsiyeti olduğu halde. Fakirleri severdi, fakirlerle oturur kalkardı.
Fakirleri sevmemek akıl kârı değildir. Eğer gidip de gecekondu mahallesiyle irtibat kurmayacaksa zengin mahallesinde oturmak, tehlikeli bir şeydir. "Şehrin en lüks semti neresiyse varayım orada ev alayım." Al ama gecekonduları unutma. Haftanın bir iki günü de gecekondularda dolaş. Biraz da oralarda kal. Bir evin de gecekondulardan birisinde olsun da bir gör bakalım Hanya'yı Konya'yı, dünyayı uhrâyı bir anla.
Onun için Efendimiz herhalde bu genel fakr-u zaruretten dolayı; "Atıyla bile gelse verin." buyuruyor. Adam muhtaçtır, olabilir. İnsan bazen zengin de olsa muhtaç duruma düşebilir. Hacda yanına gelirler, ağlarlar. Rol tabi!
"İşte bak; buradan çantamı kestiler, parayı aldılar, bana yardım edin."
Bayat bir numara. Çoğu kimse böyle yaparak hacılardan para istiyor.
Gerçekten bizim hacılardan birisinin de başına gelmiş. Çantasını kesmişler. Usta yankesiciler var. Hani adamlara ameliyat yaptırsan mükemmel kesme biçme yaparlar. Deriye dokundurmadan, hissettirmeden çantayı kesip içindeki Suud riyallerine, dolarlara ulaşıp alıp gidiyorlar. Çok oluyor. Hatta "Ben aldanmam, ben kendimi çarptırmam." diyen insanları bile kandırıyorlar. "Üç bin markım gitti, iki bin dolarım gitti." diyenleri duyuyoruz.
Bir arkadaş geldi; "Bütün paralarım gitti." dedi. Bizim arkadaşlardan, tanıdığımız bir kimse, İstanbul'dan. Hemen bir miktar para topladık, verdik. Olayın gerçekten olduğu nereden belli? Arkadaşımız, kısa bir zaman sonra aldığı parayı getirdi, tıkır tıkır verdi. İşini halletmiş. Belli ki o anda ihtiyacı vardı ama sonra halletti. Kimsenin parasını kullanmak istemediği için getirdi, verdi.
Böyle olabilir. Atıyla geliyordur ama kesesini düşürmüştür, beş parasızdır, istiyordur. Olabilir. Onun için Efendimiz;
"Dilenci atıyla bile gelse at üzerinde bile gelse sen ona bir şey ver, mahrum bırakma." diyor.
Efendimiz' in cömertlik şiarı.
"Ve ücretliye ücretini teri kuramadan öde."
Çalıştın mı akşama kadar? Çalıştım.
Al paranı. 450 lira, 500 lira, 750 lira. Parasını ver.
Çok insafsız, gaddar insanlar biliyorum. Suudi Arabistan'da da var. Suudi Arabistan'a işçi olarak gitmiş kardeşlerimiz var, oralarda çalışmışlar, hâlâ paralarını alamamışlar. Libya'ya gitmişler, iş yapmışlar, hâlâ paralarını alamamışlar. Türkiye'de de öyle. Çalışmış çalışmış, patron buna borçlanmış, vermemiş.
Sen işçinin parasını yemeye, kullanmaya utanmıyor musun? Böyle durumlar var.
Efendimiz' in tavsiyesi bu değil.
Akşama kadar çalıştı mı? Çalıştı. Ver parasını!
Kable en yeciffe arakuhû. "Teri kurumadan eline parasını tutuştur."
Hani "ceffe'l-kalem" diye bir şey vardır, "cetvel kalem" diye yanlış telaffuz ediliyor. Ceffe'l-kalem, "kalem kurudu" demek. Yani "iş tamam oldu, kesin olarak böyle yapılacak" mânasına. Kable en yeciffe arakuhû. Prensibini unutmayın: "Teri kurumadan."
Şöyle bir şey de olabiliyor; bir ustaya, "Şunu şöyle yap." diyorsun, yarım bırakıp kaçıyor. Anlaşmışsın ayarlamışsın ama birisi biraz daha fazla verirse senin işini yarım bırakıp kaçıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem akşamüstü ücretinin verilmesini istiyor, iş bitsin, borca kalmasın; almama, kesme durumları olmasın.
Tanıdığım arkadaşlar var. Adam Suud'da çok güzel bir cami yaptırmış;
"Aman ne kadar güzel cami! Bize de nasip olsa, biz de böyle bir cami yaptırabilsek." diyorum.
"İyi ama bu şahıs, beraber çalıştığı, kendisiyle iş yaptığı insanlara karşı çok gaddar bir patrondur. Ben kendisine iş yaptım, alacağım var, hâlâ vermedi." diyor.
Olmaz. Bir taraftan cami yaptırıyorsun; milyonlar, milyarlar harcıyorsun bu taraftan bir işçi sana kırgın; çalıştırmışsın, söz verdiğin parayı vermemişsin.
Müslümanlığın bir yönü de o; onun da ücretini hakkıyla vermek. Cami yapmak sevap ama ücretlinin amelenin hakkını, çalıştığı gün hemen vermek de çok önemli; o da Müslümanlık. Bir tarafta Müslümanlık, öbür tarafta yamuk iş olmaz.
"Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar." "Bizim bacı haram yemez; hamama gider, bohça çalar." tekerlemeleri gibi;
"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu." sözü gibi.
Hacı efendi cami yaptırıyor, güzel ama öbür tarafta işçiler kendisinden yaka silkiyor. Olmaz!
Müslüman, dört başı mamur kimse olacak.
Hele hele kul hakkı daha önemli. Sen o camiyi yaptırmadan evvel kul haklarını bir öde bakalım. İşçiler yarın senin yakana yapışacak; "ver bakalım paramı" diyecek. Onun hesabını veremeyeceksin. "Cami yaptırdım" diye onların hesabını ödeyemezsin. Onlar senin yakanı bırakmazlar. Cami yaptırman ayrı ama "Niye bunun hakkını vermedin?" diye Allah onun sorgusunu, sualini sorar.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Kul hakkı yememeye çok dikkat edin. Üzerinize kul hakkı geçmesin, herkesin hakkını bol bol verin. Bu hadis-i şerifi unutmayın.
Eızze emra'l-lâhi yüızzüke'l-lâh.
Ne kadar kısa. Beş kelime. Eızze emra'l-lâhi yüızzüke'l-lâh. Veya yüızzeke'l-lâh olabilir. Gayet kolay.
Ebu Ümâme hazretlerinden İmam Deylemî nakletmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Allah'ın emrini aziz tut ki Allah da seni aziz kılsın."
"Allah'ın emri" sözü iki mânaya gelebilir. Bir; "Allah'ın buyruğunu aziz tut, Allah'ın emrini dinle." "İçki içme!" dedi, içme. "Kumar oynama!" dedi, oynama. "Zina etme!" dedi, etme. "Yalan söyleme!" dedi, söyleme. "Gıybet etme!" dedi, etme. Allah'ın emri neyse, o. "Allah'ın emri" denilince akan sular durur, dağlar taşlar erir.
"Allah böyle buyurmuş." Bitti.
"Kafamı kesseniz Allah'ın emrinden dönmem, buyruğundan başka şey yapmam."
Emr bir de Arapça' da umur kelimesinin müfredi olarak "iş, herhangi bir husus" mânasına gelir. "Allah ile ilgili bir konuyu bir işi önemse, izzetli tut ki Allah da seni aziz kılsın." demek mânasına gelebilir. İkisi de olabilir. "Emir" iki mânaya gelen bir kelime.
Bir; çoğulu evâmir olan, "buyruk" mânası.
İki, çoğulu umur olan "işler" mânası.
"O vezir umur görmüş bir adamdır." denilince "başından çok işler geçmiş" olması kastedilir.
Allah ile ilgili konular oyuncak değildir; ciddi konulardır, şakaya gelmez. Bu işin şakası yoktur.
Elektrikle ilgili konular, kimya ile ilgili konular, hastalıkla ilgili konular, anayasa ile ilgili konular vesaire mühim de Allah ile ilgili bir konu önemli değil mi?
Elbette çok önemlidir. Çünkü Allah ile ilgilidir; hafife alınmaz, dalga geçilmez, kulak tıkanmaz.
Allah'ın işine, Allah'ın buyruğuna gereken önemi vermek lazım. Bu, her hususa şamildir. Allah'ın emirlerine yasaklarına, haramlara helallere, dini konuların her çeşidine, hayatınızdaki her hususa şamildir. Bu mühim bir prensip olarak hafızanızda yerleşsin:
Eızze emra'l-lâhi yüızzüke'l-lâh. "Sen Allah'ın işini kıymetli ve önemli gör, önemli tut ki Allah da seni kıymetli, önemli, izzetli eylesin."
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
08.12.1995 -
Mizah ve Şakanın
04.06.1995 -
İslamın Genişlemesi
