18.06.1995 - Resulullah ve Ashabı

18.06.1995 - Resulullah ve Ashabı
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnna’llâhe’htârenî, va’htare lî ashâben, feceale minhüm vüzerae ve ashâran ve ensâren; femen sebbehüm, ve aleyhi la’netu’llâhi ve’l-melâiketi ve’n-nâsi ecmaîn; lâ yakbelu minhu yevme’l-kıyâmeti sarfen ve lâ adlâ.
Bu da yine İbnü’l-Enbârî’de, Hakim’in Müstedrek’inde var. Muhtelif kaynaklardan gelen bir ikinci hadis.
Nedir manası?
İnna’llâhe’htârenî. Allah-u Teâlâ Hazretleri beni ihtiyar eyledi, seçti.” En hayırlısını alıp ayırmaya, ihtiyar etmek derler, hayırlıyı seçmek. Allah beni en hayırlı olarak seçti. İnsanların en hayırlısı olarak beni tercih buyurdu, ihtiyar eyledi, seçti.
Va’htare lî ashâben. Benim etrafıma da benim için ashab seçti.” Şu kulum, sevgili peygamberim Muhammed-i Mustafa’nın ashabı olsun, şu kulum da ashabı olsun, şu kulum da ashabı olsun diye. Bana ashab de seçti, nasib etti, takdir eyledi Allah-u Teâlâ Hazretleri.
Feceale minhüm vüzerâe. Onlardan bana yardımcılar seçti.
Vezir, vizr ü vebali, sorumluluğu yüklenen dosta derler. Padişahın veziri ne demek? Hükmet işlerinden bir kısmını omuzuna yüklenmiş falanca insan demek. “Bana onlardan vüzera seçti.” Ne demek? Yâni benim yapmak durumunda olduğum işlerin bir kısmını yüklenecek yardımcılar demek.
Sonra, Ve eshâren, damatlar, akrabalar, hısımlar.
Sonra, Ve ensâren, yardımcılar.
Demek ki Allah ashab olarak birtakım insanları seçmiş. Onları Peygamber Efendimiz’e ;yükünü hafifletecek, hizmetini görecek, ona yardım edecek hısım akraba olabilecek, etrafında toplanacak insanlar eylemiş. Tamam. Tarihte öyle olduğunu, biz de tarih aynasında gördük. Öyle oldu.
Sonra, Femen sebbehüm. Bu Allah’ın benim etrafıma seçmiş ve yerleştirmiş olduğu bu mübarek insanlara kim söverse.
Sebbetmek, sövmek demek. Müslümana sövmek nedir? Çok kötü bir şeydir, günahtır.
Fealeyhi la’netu’llâh. İşte o sövenlere Allah’ın lâneti olsun! Peygamber Efendimiz diyor: Allah’ın lâneti onların üzerine olsun.
Sonra, Ve’l-melâiketi ve’n-nâsi ecmaîn. Meleklerin de lâneti, bütün insanların da lâneti onların üzerine olsun.
Haa! O zaman Peygamber Efendimiz’in ashabına söz söyleyemeyiz. Neden? Allah’ın lâneti, meleklerin lâneti, tüm insanların lâneti sövenin üzerine olacak. Öyle şey olmaz! Zaten müslümana dilini, ağzını bozmak yakışmaz.
Sonra? Ne zararı var başka? Lâ yakbelü minhu Yakbelu’nun faili Allah. “Allah kabul etmez ondan. Kimden? Söven insandan.
Yevme’l-kıyâmeti. Kıyamet gününde. Sarfen ve lâ adlâ. Sarfını, adlini. Allah ondan kabul etmez. Kimden kabul etmez? Rasûlüllah’ın ashabına, vüzerasına, esharına, hısımına, akrabasına sebbedenlerden Allah hiçbir şeyi kabul etmiyor.
Sarfen ve lâ adlân. Yani bu ne demekmiş, tabir bu, ne demekmiş, sarfen ve lâ adlân?
Farzını, nafilesini kabul etmez. İbadetini kabul etmiyor Allah. Yapacak yapacak ibadeti kabul olmayacak. Yapacak yapacak kabul olmayacak. Onun için böyle bir şeyi hiç yapmamak lazım geliyor.
İnna’llâhe izâ erâde imdâe emrin, nezea ukûle’r-ricâli hattâ yümdıye emrehû; fe izâ emdahû, redde ileyhim ukûlehüm, ve vakaati’n-nedâmetü.
Konu değişti. Biz ne yapıyoruz burada, her hafta? Hadisleri okuyoruz. Neye göre okuyoruz? Günlük, haftanın içindeki olaylara göre, tam fırsatı bulduk, taşı gediğine koyalım diye mi okuyoruz? Hayır. Sıradan hangi hadis varsa onu okuyoruz. Neden okuyoruz? Sırası öyle denk geldi. E nasıl denk geldi?
Vallahi bilmem, Allah’ın işleri hikmetlidir. Allah-u Teâlâ Hazretleri her işini hikmetli yapar. Nasihat ediyor Allah. Allah her şeyi takdir ediyor, işte böyle beni kürsüye çıkarttırıyor, sizi bilmem nerelerden buralara toplattırıyor, söylettiriyor.
Ne yapması lazım müslümanların?
Hatalı işleri yapmaması lazım, bırakması lazım. Her sözü kendisine söylenmiş gibi düşünmesi lazım.
Neymiş, büyük insanların meclisine gittiği zaman dervişin, şeyhinin meclisine gittiği zaman nasıl bir mantıkla dinlemesi lazımmış konuşmaları? Sırf bana söylüyor bunu, bu benim bir kusuruma işaret, sırf bana işareten bunu söylüyor gibi düşünmesi lazımmış. E herkes öyle düşünecek.
Diyecek ki: Bunu sırf bana söylüyor. Benim şu kusurum var da ondan bana şey yapıyor. İçimden şöyle geçiriyorum da bak doğru değilmiş demek ki diye öyle düşünmesi lazım müslümanın.
Tabii Türkiye’nin Elhamdülillah ahalisi müslüman, Türkiye’deki müslüman ahali de böyle düşünecek.
Sonra bu hadis-i şerifleri bu kitabı yazan Gümüşhaneli Hocamız 1311 hicri yılında vefat etmiş. Süleymaniye’nin önündeki kabristanda gömülü. Padişahlar zamanında yaşamış bir insan. O, bu hadiseleri görmüyordu. O da kendisi yazmadı, o da alimlerden gelen rivayetleri yazdı buraya. Kasıt yok. Yâni Rasûlüllah’ın söylediklerini yazıyoruz.
O halde siz de Rasûlüllah’ın ümmeti olarak söylediklerini dinleyeceksiniz.
Rasûlüllah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz rüyamıza girse:
Evladım, senin şu şu şu kusurların var! Bir daha böyle yapma! dese ne yaparsın?
Ayağını öpersin Rasûlüllah’ın. Canım feda dersin. Ne emredersen öyle yaparım dersin. Öl de öleyim ya Rasûlallah dersin.
Fidâke ebî ve ümmî yâ rasûla’llah! Annem, babam sana feda olsun yâ Rasûlallah!” dersin.
Şimdi birisi sordu bana:
Niye annem babam feda olsun diyor?
İnsanın canını feda etmesi bir şey değil. İnsanın canını, çoluğu, çocuğu, anası, babası için çok rahat feda eder. Şurada anası, babası olsa birisi bir şey söylese, önce kendisini öne atar. Müdafaa eder. Annesine, babasına kıyamaz, kendisine kıyar. Kendisini tehlikeye atar.
Annem babam feda olsun ne demek? Yâni en kıymetli varım o. Çünkü insanın bir daha annesi babası yok. İşte kendisini dünyaya getirmiş. Bir anası var, bir anacığı var, bir babacığı var. Başka yok. Çarşıdan alınmaz, müzede bulunmaz, mümkün değil. Hiçbir yerden ne kadar uğraşsan…
Canım benim annem iyi kötü!
Canım ne yapalım, iyisi kötüsü bir tane. E onu feda ediyor yâni. Yerine telafi edilmesi mümkün değil.
Neyse, ben bunu veririm de. Ceketimi veririm, paltomu veririm, bir başkasını alırım. Zaten bu biraz eskimişti veya dar geliyordu veya rengini beğenmiyordu.
Tabii, sevmediğini kolay verirsin. Sevdiğini ver bakalım. Sevmediğini herkes verir. Paranın bile, cebinden çıkartıyor, en buruşuğunu veriyor adama. Neden? Buruşuk para olmasın. Gıcır gıcır para oldu mu, harcamıyor.
Adamın birisinin işçileri hep zengin oluyormuş bir fabrikada. Hepsi ev sahibi, bark sahibi, otomobil sahibi. İşçi; evli, barklı, otomobilli. Çift anahtarlı; ev anahtarı, araba anahtarı. Her şeyi var. Neden? Sormuşlar fabrikatöre:
Ya hu çok mu para veriyorsun? demişler. Hepsi bunların ev-bark sahibi olmuş. Çift anahtar sahibi olmuş. Nasıl yaptın?
Demiş ki:
Ben maaşları gıcır gıcır, merkez bankasından gelmiş, yeni paralar olarak alırım, öyle dağıtırım işçilere.
İşçiler de kıyamaz onu harcama.
Ay, gıcır gıcır para, bunu harcamayayım! Bunu almasam da olur.Filan diye.
O zaman zengin oluyorlarmış, ev-bark sahibi oluyorlarmış. Bozuk, buruşuk para oldu mu böyle, örselenmiş. Kimisi ağıza alıyor parayı. Gidiyorsun pazardan iki kilo patates alıyorsun, veriyorsun parayı. Adam hap parayı ağızına alıyor, ceplerini karıştırıyor, üstünü veriyor, ondan sonra bunu hop buraya tıkıyor. Ne oldu bu para? Vicirgisi çıktı. Bağırsakları olsaydı patlayacaktı ama yok işte. Böyle buruşuyor.
Şimdi, ne buyuruyor bu son hadis-i şerifte:
İnna’llâhe izâ erâde imdâe emrin. Allah bir işin olmasını murad ettiği zaman. Bir işin yapılmasını istiyor. Yürüyecek bu emir, bu ferman yerini bulacak yeryüzünde. E bazıları istemiyor bunu. Kimisi ister, kimisi istemez. Çömlekçi:
Ya Rabbi! Güneş çıksın da çömleğim kurusun! der.
Değirmenci su ister, ekinci yağmur ister. E herkes bir şey ister. Haa. Allah bir işin yerine getirilmesini murad ettiği zaman, nezea ukûle’r-ricâli, akıllı insanların akıllarını başlarından alır. O işi engelleyecek, tedbir alacak öteki insanların, akıllarını başlarından alır, hatta yumdie emdehu işini yürütünceye, yapıncaya kadar. Feizâ emdahû. İşi tamamlayınca, akıllarını tekrar onlara, akılları başlarına gelir adamların.
Fe vakaati’n-nedâmetü. Pişman olurlar.
Aaa, nasıl olmuş ya hu! Şu iş.
Neden? Olacaktı da ondan. Fark edemedik ya hu. Hay Allah başka yere bakıyorduk, başka iş yapıyorduk da şöyle oldu.
İşte öyle olur. Allah bir işi yapmak istediği zaman akılları baştan alır. Gözleri görmez eder. Akılları çalışmaz eder, başka şeyler meşgul eder, işi yürütür. Tabii Allah-u Teâlâ Hazretleri bir şeye hükmetti mi, hiç kimse onun karşısında duramaz. Çatır çatır da yapar, aklı da olsa yapar. Yâni karşısındaki adamların engelleyecek aklı olsa, topu tüfeği bile olsa, çatır çatır ezer geçer yapar ama bazen de böyle yapar işte. Hani bazen duyarsınız bir işi:
Hay Allah ya! Hiç fark edemedik, gözümüzün önünde kaçmış bu iş. Hay Allah. Yanımızdaki ev kırk bin liraya satılmış ya hu bende seksen bin lira para vardı. Tam da evi almak istiyordum.
Allah sana nasib etmedi, ötekisine nasib etti. Senin tedbirini, feleğini şaşırttırır, aklını başından alır, başka şeyle meşgul eder. O fukaraya, ötekisine nasib eder. Yâni Allah’ın işleri bazen böyle olur.
Eee, nedir o zaman bunun sonucu?
Üzülme, Hak neylerse güzel eyler.
Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
İşin önünü, sonunu seyredersin. Bakarsın, hikmetleri görürsün:
Allah Allah, ben bunu pek beğenmiyordum ama fena da olmadı ya hu! Elhamdülillah iyi yaptı Allah-u Teâlâ Hazretleri.
Tabii iyi yapar. Sen Allahu Teâlâ Hazretleri’ne tam teslim olursan ne güzel yapar her işi. Neylerse güzel eyler.
Bir hadis daha okuyalım kapatalım bugünkü dersi.
İnna’llâhe azze ve celle emeranî bi-müdârâti’n-nâs, kemâ emeranî bi-ikâmeti’l-ferâid.
Hakîm-i Tirmizî ve Deylemî Hz. Aişe-i Sıddîka Vâlidemiz’den, Aişe Anamız’dan rivayet eylemiş bu hadis-i şerifi.
Ne diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu hadis-i şerifinde;
Diyor ki Peygamber fendimiz;
İnna’llâhe azze ve celle emeranî. “Aziz ve celil olan Allah bana emretti” Aziz ne demek? Son derece kıymetli demek veya her bakımdan sözünü yerine getiren, her şeye galip gelen demek. İki manası var. Sonra? Celil ne demek? Yüce demek. Çok yüce olan ve çok kıymetli olan veyahut her şeye hükmü nafiz olup, her şeye galebe eden, kudret sahibi Allah celle celalühü bana emretti. Neyi emretti?
Bi-müdârâti’n-nâs. İnsanları dirayetle idare etmeyi bana emretti; kemâ emeranî bi-ikâmeti’l-ferâid, farizaları farzları yapmayı emrettiği gibi, insanları dirayetle idâre etmeyi de bana emretti Allah.
Dirayet ne demek? Anlayış demek. Müdarât ne demek, insanları anlayışla, hoşgörü ile idare etmek demek. Yâni, “Vaziyeti idare et!” diyoruz ya bazen. Tamam aklını kullan, mantığını kullan, idare et vaziyeti! diyoruz. Onun gibi.
Şimdi insanların hepsinin aklı, aynı değil, bilgisi de aynı değil, huyları da aynı değil. Hepsine aynı muamele yapılmıyor.
Bakıyorsun haline, tavrına, ahlakına, huylarına. Kafasının yapısına göre ona bir muamele yapmak gerekiyor. Efendimiz buna çok riayet ederdi. İnsanlara akılları ölçüsünde söz söylerdi. Anlayabileceği kadar söz söylerdi. Hoş görürdü. Hoşgörü ile idare ederdi. Bu da önemli.
Biz ne yapacağız? Biz de öyle yapacağız. Biz de İslâm’ı temsil ediyoruz. Müslümanız çünkü. Herkes bize sakalımızdan, bıyığımızdan, kılığımızdan, kıyafetimizden bakıyor: Bu Müslüman. Tamam. Evet, müslümanız Elhamdülillah bir şeyimiz yok. Halimizden memnunuz. Hamd ediyoruz. Müslümanız, ha! İslâm’ı temsil ediyoruz, her hareketimiz önemli. Herkes böyle bir kusur arar. Bir şey yapsan:
Bak şu hacının yaptığına.
Bir söz söylesen:
Bak şu hacının söylediğine.
Hemen parmağa takar kusuru.
Onun için insanın sözüne, sohbetine dikkat etmesi lazım. Ölçülü konuşması lazım, dikkatli konuşması lazım, dikkatli davranması lazım.
Bir de müslümanlığın sahibi benim, sen ne olursan ol gibi karşı tarafı uçuruma yuvarlayacak, yâni inkâr edip de ahiretini mahvedecek bir duruma itmemek lazım, düşürmemeye çalışmak lazım.
Rahmetli annem her zaman söylerdi:
Bir anne varmış, kendi çocuğuna otuz sene hiç emretmemiş, bir şey buyurmamış şunu şöyle yap diye.
Neden buyurmamış? Dinlemezse, anaya-babaya asi evlat olur, Allah sevmez diye.
Bizim Hocamız ne yapardı, cennet mekân Mehmed Zâhid Efendi?
Aç şu kapıyı, kapat şu kapıyı, gel buraya, getir şunu, götür bunu!” der miydi?
Demezdi. Ne yapardı?
Kapıyı açsanız nasıl olur acaba? derdi.
Sıcak mı oldu acaba, camı açsak mı?
Ne demek bu:
Hava sıcak oldu, aç şu camları! demek. “Biraz ortalık hava alsın!” öyle demezdi, aç demezdi.
Acaba şöyle mi yapsak?
Yok hocam, öyle yapmayalım da böyle yapalım.
Haa, bu cahil, bu mürid cahil. Hocanın zerafetini anlamıyor. Hoca senden akıl istemiyor ki senden kaç kat nesini biliyor, ben biliyorum. O konuyu biliyorum mesela ben. Böyle uzaktan seyrediyorum,gülüyorum. Bu tamam, bu cahil… Neden? Hocamızı bilmiyor sanıyor.
Hocamız biraz böyle konuşurdu. Mesela, “Gardaşlar!” derdi. Tamam. Anadolu telaffuzu.
Arkadaşlık pekey demekle kaimdir! derdi.
Biz şimdi İstanbul telaffuzunda pekiyi deriz. O pekey derdi. Biz iyi diyoruz, Anadolu eyi der. Böyle şey yapardı.
Şalvar giyerdi, Cübbe giyerdi hocamız. Sakalı vardı. Herkes bakardı, severdi, yakışıklıydı. Çok yakışıklıydı.
Birisi bana soruyor Ankara’da. Bizim mahallemize geldi de Hocamız, biz Ankara’dayken. Geldi bana:
Kim bu yakışıklı adam? diyor.
Daha tanımıyor hiç. Hocamız yakışıklıydı, güzeldi yâni. Ama giyinişi itibariyle böyle millet bir şey bilmiyor sanırdı, cahil sanırdı, ümmi sanırdı. E arifti. Allah bildirince biliyor. Kalbinden geçenleri söylerdi sana. Arkasından giden insana, şurada kapıdan çıkarken dönüp:
Öyle şey olmaz, düşündüğün yanlış! dediğini biliyoruz.
Allah’ın evliyası.
Şöyle mi yapsak? deyince ötekisi anlamıyor, bin bir türlü laf söylüyor.
Yâhu senin o söylediğin bir kere yanlış. Onun alâsını o zaten biliyor, senden de akıl sormuyor aslında. Öyle yapmanı kibarca söylüyor. Anla da, “Pekiyi efendim!” de, yap.
Evet insanları idare etmek tabii çok önemli. İnsanları akıllarına göre idare etmek çok çok önemli. Biz de öyle yapacağız. Biz de kimseyi kızdırmayacağız mümkün olduğu kadar. Üzmeyeceğiz, İslam’dan soğutmayacağız, İslâm’a ısındırmaya çalışacağız, İslâm’ın güzel olduğunu ona anlatmaya çalışacağız, benimsettirmeye çalışacağız filan.
Peygamber Efendimiz bunu niye söylemiş? Ben böyle emrolundum ne demek? Siz de böyle yapın demek. O da zarif emir işte. Allah bana insanları dirayetle idare etmeyi emretti! Farzları yapmayı emrettiği gibi. Ne demek? Siz de öyle yapın demek. Siz de insanları idare edin demek. Etrafınızdaki insanları idare edin, İslâm’ı sevsinler, sizi sevsinler, İslâm’a ısınsınlar, gönülleri yumuşasın, müslüman olsunlar, sonra gelip Kur’ân’ı dinleyince, işin iç yüzünü anlayınca zaten kendi kusurlarını anlarlar, bin kere pişman olurlar:
Ben cahilken neler yapmışım, tövbe ya Rabbi, estağfirullah! derler.
Bir de muhterem kardeşlerim, bu müdârat taviz demek değildir. İhtar ediyorum, not düşüyorum altına, açıkça söylüyorum, taviz demek değildir. Peygamber Efendimiz hiç taviz vermezdi. Hak neyse onu söylerdi. Haksızlık olduğu zaman dobra dobra yanlış olduğunu söylerdi. Kim olursa olsun, nerede olursa olsun. Hakkı söylemekten vaz geçmek değil bu. İnsanların ahlâkına, aklına göre onu idare edip, hoşça tutup, alttan alıp, gönlünü yapıp, netice itibariyle kazanmak. Yoksa taviz vermek değil.
Sen zaten, Allah’ın emrettiği şeyi yapmayın demeye salâhiyetli değilsin. Allah’ın yasakladığı şeyi de hadi ben müsaade ediyorum, yap demeye de salâhiyetli değilsin.
Mühim olan Allah’ın azabına, kahrına, gazabına uğramamak. Uğramayacak şekilde yaşayıp, ahirette Allah’ın lütfuna, ihsanına, ikramına ermektir.
Allah bizi ihsanına erenlerden eylesin. Azabından kurtulanlardan, azabına uğramayanlardan eylesin.
19.03.1995 -
Kan Aldırmak, İmrül
11.12.1994 -
Allahı En Çok
