03.03.1996 - Tüccar, Tevbe, Zikir ve Allah Korkusu

03.03.1996 - Tüccar, Tevbe, Zikir ve Allah Korkusu
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübareken fîh. Kemâ yenbeği li-celali vechihî ve li-azîmü sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîne ve şefîi’l müznibîn. Tâci ruûsinâ ve tabîbi kulubîna ve üsvetine’l haseneti Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne’t-tayyibîne’t-tahirîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru. Kâlû: Yâ Resûlallah, e leyse ehalla'llâhu'l-bey'a? Kâle: Belâ velâkinnehüm yuhaddisûne fe-yekzibûne ve yahlifûne fe-ye'semûne.
Sadaka Resûlullah fîmâ kal ev kemâ kal
Taberânî ve diğer kaynaklar rivayet etmişler. Efendimiz buyuruyor ki;
İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru.
Tüccar, aslında tacir kelimesinin çoğulu. Biz çoğul kelimeyi tekil gibi kullanıyoruz. "Tüccar" deyince, çoğulunu kendimiz ayrıca yapıyoruz, "tüccarlar" diyoruz; ama doğrusu "tacirler" demek lazım. Tüccar; -zaten kendisi çoğul- ticaretle meşgul olan insanlar.
İnsanların geçim için çeşitli çalışmaları var: Kimisi ziraat yapar; eker, ektiğini biçer, satar, böyle para kazanır. Kimisi hayvancılık yapar; hayvan yetiştirir, koyun sığır yetiştirir, satar; sütünden, peynirinden gelirini temin eder. Kimisi esnaftır, kimisi sanatkârdır; elinde bir mesleği vardır, sanatı vardır, ayakkabı yapar, kuyumcudur, camcıdır, çerçevecidir, gözlükçüdür, demircidir, sanatının faydasını görür, geçimini öyle sağlar. Tüccar da "bir yerden mal alan, müşteriye satan, alımdan satımdan geçimini sağlayan insan" demek.
Aslında ticaret, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in de yaptığı bir faaliyet. Peygamber Efendimiz de bir kervan ile ticaret yapmış, Hz. Hatice validemize. Kârlı da bir seyahat olmuş.
Ticaretin güzel bir şekilde yapılması takdirinde sevabı çoktur. Mesela, o beldede olmayan bir malı, zahmet çekiyor, o beldeye getiriyor, satıyor; bir iş görüyor. Herkes onu tek başına yapamaz, kamyon tutamaz, tek başına kendisine yetecek kadar getirmesi mümkün değil. Ama o beldede olmayan malı getiriyor, belde halkına satıyor, bir faydalı iş görüyor. Peygamber Efendimiz bunlara dua etmiş. Bunlar makbul ticaret.
Sonra, ticareti yaparken riayet edilmesi gereken şartlar var. Bir kere yalan söylemeyecek. İkincisi, haram olan ticaret şekillerinden birisini yapmayacak. Allah'ın yasakladığı faize bulaşmayacak. Malını satarken yalan söylemeyecek. Malın kusuru varsa saklamayacak. Bunlar hakkında, ticaretin güzel olması için, hangi kaidelere uymak gerektiğini bildiren hadis-i şerifler var.
Bir de tüccarların bazısının en kıymetli Müslümanlar gibi, onlarla beraber, peygamberlerle Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgeleneceği, şehitler gibi muamele göreceği de bildiriliyor. Onun için büyük alimlerden bazıları, sırf o müjdelere biz de nail olalım diye ticaret de yapmışlar. Yani, "Ticaret yapmanın bu güzel tarafından biz de faydalanalım, bu müjdelere biz de nail olalım." diye ticaret yapmışlar.
Mesela, Abdullah b. Mübarek hazretleri, çok büyük bir alim. Eserini biz tercüme ettik, neşrettik, Çok güzel eseri var, kıymetli, kaynaklı bir eser. Bu zât-ı muhterem bir sene cihat edermiş, cihat sevap diye, cepheye gidermiş, çarpışırmış. Bir sene hacca gidermiş, hac sevap diye, "Hacca gideyim de sevabım artsın." diye. Bir sene de ticaret yaparmış, ticaret sevap diye. Faaliyetlerini üçe ayırıyor, her sene birisini yapıyor: Bir ticaret, bir cihat, bir hac; bir ticaret, bir cihat, bir hac...
Ne mübarek insanlar var, hayatlarını böyle geçirmişler.
Ticaretin bu tarafları var, bir de negatif tarafı var. Kazanç hırsıyla, yalanla dolanla yapılan ticaret, onlar hakkında Peygamber Efendimiz hadis-i şerifi böyle buyurmuş oluyor;
İnne't-tüccâre hümü'l-füccâru. "Şüphe yok ki tacirler, -biz de artık yanlış olduğunu bile bile tüccarlar diyelim- tüccarlar, fâcirlerin ta kendileridir."
Fâcir ne demek?
"Fısk-u fücur işleyen kötü insan" demek, yani "günah işleyen" demek.
"Tüccarlar fâcirlerin ta kendileridir." demiş Efendimiz.
Onun üzerine meraklanıp sormuşlar;
Kâlû: Yâ Resûlallah, e leyse ehalla'llâhu'l-bey'a? "Allah-u Teâlâ hazretleri İslâm dininin içinde alışverişi helal kılmamış mıydı?"
Hani öbür hadisler var... Tabii Efendimiz' in başka zaman söylediği başka sözleri, metihleri hatırlıyorlar.
"Ticaret helal değil miydi? Nasıl füccar oluyor? Bu sözün derininde mânası nedir?" diye sormuşlar.
Kâle: Belâ. "Evet, Allah ticareti helal kılmıştır."
Velâkinnehüm. "Fakat o kötü sınıf tacirler" ne yapar?
Yuhaddisûne fe-yekzibûne ve yahlifûne fe-ye'semûne. "Konuşurlar ama yalan söylerler."
"Bu mal Çin'den geldi." Yalan, yerli malı. Türkiye'de imal edildiğini gösteren kenarlarını kesiyor, Çin ipeği diye satıyor. İpek değil, filoş. İthal değil, ucuz. Mesela yalan...
Bizim -Allah rahmet eylesin- ihvanımızdan bir ipekçi tanıdığımız vardı. Birileri dükkânına gelmiş; "Şundan kes, şundan kes..." diye dört-beş çeşit kumaş almış ama filoş dediğimiz sunî ipekten kumaşlar almış. Akşam olmuş, dükkânını kapatmış, Allah'a emanet etmiş malını mülkünü, yürüyerek evine gidiyor. Giderken, Mahmutpaşa'da, bakmış yolun kenarına işportacı veya örtünün üzerine mallarını yaymış birileri; bakmış ipekli kumaşlar satılıyor. Kendisinin kumaşı gibi kumaşlar satılıyor. İlgilenmiş, gözü takılmış, gitmiş bakmış; kendi kumaşları. Satan adam diyormuş ki:
"Ağabey bu dışarıdan geldi, ithal, hakiki ipek..."
Öyle söylüyor. Kenarları kesik... Kenarında yazılar vardır, kumaşların markasını filan bildirir. Kesmiş.
"Buraları niye kestiniz?" diye sormuş. Demiş ki:
"Polis baskın yaparsa diye kestik, belli olmasın diye... Yoksa halis kumaş..." O da yalan...
Ondan sonra biraz daha başını kaldırmış, kim satıyor diye; gündüz kendisine gelen, mal alan şahıs! Demiş ki:
"Hadi sat da yarın yine gel, yine vereyim." demiş, yürümüş. "Senin yalanını anladım; sen benden aldın, halka böyle satıyorsun."
O yalan...
Ne diyor Peygamber Efendimiz;
"Konuşurlar ama yalan söylerler."
Ve yahlifûne. "Yemin ederler." Fe-ye'semûne. "Günah işlerler." Çünkü yalan yere yemin ediyor.
"Vallahi idare etmez." Niye idare etmesin?
"Vallahi sermayesi bundan fazla." Yalan! O da yalan, o da yalan!
Yalan yere yemin ediyor; o zaman Allah'tan korkmuyor, günaha giriyor. İşte o zaman ticaret oluyor bir günah kaynağı, haram kaynağı. Ondan sonra da ne maldan hayır geliyor ne paradan hayır geliyor, evde ne huzur oluyor ne mutluluk oluyor; çeşit çeşit belalarla Allah o zaman onları cezalandırıyor. Ama uslanan uslanıyor, uslanmayan yine yapıyor. Birisi belasını buluyor, ötekisi ondan belasını bulduğunu fark etmiyor. Halbuki o kadar aşikâr ki ibretle baksa insan; tamam, işte bu ettiğinin cezasını çekti.
Eskiden birisi varmış, süt satarmış, sütüne su katarmış. Sel olmuş, bütün koyunlarını sel suyu almış götürmüş. Koyunlar selde boğulmuş, hepsi murdar olmuşlar. Belki de yakalayamadı da koyunlar nehirden sürüklendi gitti... Birisi demiş ki:
"Süte kattığı sular büyüdü büyüdü sel oldu, koyunları da götürdü."
Evet, ibretle gören bunun böyle olduğunu bilir. Ama gözü kör olan bunu görür, yine süte suyu katar, hileyi yine yapar. Kendisinin başına gelinceye kadar uslanmaz. Uslanan uslanıyor. Şeytan yine kandıracağını kandırıyor, yine günah işleyen, işliyor maalesef.
Ticaret helaldir, güzel tarafı vardır, sevap kazanma imkânı vardır ama usulüne göre yapılmalıdır. Bizim bu Râmûzü'l-ehâdîs'in ticaretin güzel olduğunu anlatan bir hadis-i şerif var: İnne atyebe'l-kesbi... "Kazancın, ticaretin en hoşu, en helal olanı, en güzel olanı şu tüccarın kazancıdır ki..." diye madde madde sıralıyor. "Konuştuğu zaman yalan söylemez, vaat ettiği zaman vaadini yerine getirir, borcu olduğu zaman öder, kendisinin alacağı olduğu zaman yumuşak davranır, hakikaten dertli olan kimseye imkân tanır, malı kendisi alacağı zaman kötülemez, satacağı zaman lüzumsuz methetmez..." diye onları methediyor.
Allah cümlemizi hangi işi yapıyorsak rızasına uygun yapmaya muvaffak eylesin. Ticaretle meşgul olanlarımızı da güzel ticaret yapmaya muvaffak etsin. Resûlullah'ın sevdiği, methettiği cinsten ticaret yapmaya muvaffak etsin. Haram ve günah ticaret yapmaktan, şeytana uymaktan, helal alışverişine haram katmaktan onları da bizleri de korusun. Aldanmaktan da aldatmaktan da cümlemizi Allah hıfz-u himaye eylesin.
İnne't-tevbete tağsilu'l-havbete ve inne'l-hasenâti yüzhibne's-seyyiâti ve izâ zekere'l-abdu rabbehû fi'r-rehâi encâhu fi'l-belâi ve zâlike bi-enne'llâhe teâlâ yekûlu: Lâ ecmau li-abdî ebeden emneyni ve lâ ecmeu lehû havfeyni in hüve eminenî fi'd-dünyâ hâfenî yevme ecmeu fîhi ibâdî ve in hüve hâfenî fi'd-dünyâ emmentühû yevme ecmeu fîhi ibâdî fî hazîrati'l-kudsi fe-yedûmu lehû emnühû ve lâ umhikuhû fî men umhıka.
Şeddad b. Evs hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadis-i şerife geldik. Dikkatle dinleyelim.
Efendimiz buyuruyor ki;
İnne't-tevbete tağsilu'l-havbete.
Huben veya havbeten, "günah" demek. Tevbe de "dönüş" demek; "günahtan, haramdan, yalandan, yanlıştan, eğriden doğru yola dönüş, rücû ediş, Hakk'a yöneliş" demek.
"Tevbe günahı siler, yıkar, temizler."
Bir yıkmak var, bir yıkamak var. Tevbe günahı yıkar, yani temizler. Su dökülmüş de yıkanıyormuş gibi yıkar.
Ve inne'l-hasenâti. "Yapılan iyilikler." Yüzhibne's-seyyiâti. "Yapılmış eski günahları, kötülükleri götürür."
Adam iyilik yapınca o, günahını sildirir. Tevbe günahı yıkar, temizler. İyilikler kötülükleri giderir.
Ve izâ zekere'l-abdu rabbehû. "Kul Rabbi'ni zikrettiği zaman." Fi'r-rehâi. "Rahatlık, bolluk, zenginlik, imkânlarının çok olduğu, hoşluk zamanında kul Rabbini zikrederse..." Encâhu fi'l-belâi. "Allah onu beladan, yardımına yetişir, kurtarır."
"Sıkıntısı yokken, rahattayken, başı dertte değilken Allah'ı zikredeni, Allah bela zamanında kurtarır, imdadına yetişir."
Ve zâlike bi-enne'llâhe teâlâ yekûlu. "Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:"
Lâ ecmau li-abdî ebeden emneyni ve lâ ecmeu lehû havfeyni. "Ben bir kulumda iki güvenliliği, iki korkuyu bir araya getirmem."
"İki güvenli durumu, iki korkulu durumu aynı kulumun üzerinde bir araya getirmem, aynı kuluma vermem."
Ne demek?
İn hüve eminenî fi'd-dünyâ. "O dünyada eğer benden emin olursa, benden korkmazsa dünyadayken, 'Bir şey olmaz ya!' derse..." hâfenî yevme ecmeu fîhi ibâdî. "Kullarımı mahşer yerinde topladığım günde, o zaman benden korkar."
Bu dünyada korkmayanı, bu dünyada aldırmayanı, bu dünyada emniyet içinde hissedeni Allah ahirette korkutuyor, korkuya düşürüyor. Orada korkar. Yani burada emniyette olacak, orada da emniyette olacak yok. İki emniyet, güvenlilik bir arada olmuyor. Burada güveniyor da aldırmıyor da rahat rehavet içinde oluyorsa ahirette korkacak.
Ve in hüve hâfenî fi'd-dünyâ. "Eğer bu hayattayken, bu dünyadayken kulum benden korkarsa, o zaman ahirette ona korku yok."
İki korku bir arada olmayacak.
"O zaman, kullarımı topladığım ahiret gününde onu ben emniyette kılarım. Dünyada korkanı, ahirette korku yok, emniyette kılarım."
Dünyada güvenip aldırmayanı, korkusuz yaşayanı ahirette korkutuyor. Yani zıt. İki korku olmuyor, iki emniyet olmuyor. Dünyada aldırmayıp emniyet içinde olanı ahirette emniyetten mahrum eder, korkutur. Dünyada korkanı ahirette korkutmaz, emniyetli kılar.
Fî hazîrati'l-kudsi fe-yedûmu lehû emnühû. "Kullarımı hazine-i kudsîmde, huzur-u âlîmde topladığım zaman, o zaman dünyada benden korkanı orada korkutmam. Onun emniyeti, güvenliliği orada devam eder ve mahvettiğim insanlarla beraber onu orada azabıma uğratmam, mahvetmem."
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Bu hadis-i şeriften anladığımız:
Dünyada Allah'tan korkacağız, günahlara yanaşmayacağız. Pervasız, gamsız, tasasız, el-cahilü cesûrun dedikleri gibi, 'Bir şey olmaz ya!' diye pervasız olmayacağız. Allah'tan korkacağız. Çünkü hâlimizin ne olacağını, ahirette başımıza neler geleceğini bilmiyoruz. Günaha düşmekten korkacağız. Cehenneme ayağımızın kaymasından korkacağız. Allah'ın sevgisini kaybetmekten, Allah'ın gazabına uğramaktan korkacağız. Dikkat edeceğiz. Korkan insan tedbir alır, dikkat eder. "Ahirette başıma bir hal gelir!" diye bu dünyada korkacağız.
Allah korkan kullarını, dünyadayken tedbirini alan, korkuyla yaşayıp günahlara bulaşmayan kullarını ahirette rahata erdirecek. Bu dünyada aldırmayan ahirette korkar; hem de o korku buranın korkusuna benzemez! Ahiretin korkusu, ahirette korkulacak duruma düşmek çok fena!
Ne olacak? Peki günahı da varsa?..
Eğer tevbe ederse günahı silinir. Evvelce bir kötülük yapmışsa şimdi iyilik yapsın, o iyilik o kötülüğü giderir.
Ne yapacağız? Çok tevbe edeceğiz.
Elimizden geldiğince çok iyilik yapmaya çalışacağız... O kadar çok iyilik yapılacak insan var ki, o kadar fakir var ki, o kadar yoksul var ki, o kadar dertli var ki, o kadar yardıma muhtaç insan var ki; etrafa baktığımız zaman insan başını kaşıyacak zaman bulamaz. Dullar var, yetimler var, kendi haklarını koruyamayan zavallılar var. Kimisinin ihtiyarladı diye malını gasp ediyorlar. Kimisine zayıf, koruyucusu yok diye çeşitli tazyikler yapıyorlar. Bir sürü zulüm, bir sürü üzüntü, bir sürü haksızlık etrafta...
Bunları kim düzeltecek? Allah'ın mü'min kulları düzeltecek.
Haksızlığı, kötülüğü, zulmü kim düzeltecek? İyi kullar düzeltecek.
İyi kullar kenara çekilirse...
"Filanca adam çok iyi bir kul." Ne yapıyormuş? İyiliği neymiş?
"Hiç kimseye karışmaz. Karınca ezmez, kimseyle konuşmaz, evinden camiye, camiden evine..."
Olmadı! Müslümanlık böyle değil! Müslümanlık, çalışma dini!
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ seâ. "Neye sa'y ederse, çalışırsa, insana ondan başka bir şey yok; çalıştığının karşılığı var."
Çalışacak. Ahiret için çalışmadan olmaz.
Dünyada iki paralık yevmiye için, iki paralık maaş için, iki paralık iki günlük hayat için millet nasıl çalışıyor? Sabahleyin nasıl kar yağarken otobüs duraklarında bekliyor, minibüslere tıklım tıklım girmeye çalışıyor, fabrikaya vaktinde yetişeceğim diye... Nedir bu? Bir yevmiye, bir maaş... Bu telaşın sebebi ne?
Memurdan, müdürden korkmak.
Ahiretin önemi dünyadan az mı?
Dünya seksen yıllık; ahiret sonsuz, ebedî. Dünyada insan çalışacak, nihayet boğazına ya yeter ya yetmez bir maaş, bir yevmiye alacak. Ahirete çalışan insan cenneti kazanacak; cennetin içindeki sonsuz mutlulukları, sonsuz nimetleri kazanacak. Her gün ziyafet, her gün nimet, her gün lezzet, her gün güzellik... Allah bütün güzellikleri cennette toplamış. Bütün güzelliklere sahip olacak. Cehennemde de bütün kötülükler, çirkinlikler, korkulacak şeyler var. Korkulacak şeylerin hiçbirisi cennette yok.
Felâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.
E kaçar mı? Kaçırılır mı cennet?
Onun için, dünyaya bir çalışıyorsa insanın ahirete milyon çalışması lazım, milyar çalışması lazım! Halbuki öyle olmuyor. Aksine, insanoğulları olarak var gücümüzle dünyaya çalışıyoruz. Ahiret için çalışmayı nefsimiz çok görüyor. Bir namaz kılacak; o beş dakikalık namazı çok görüyor. Bir abdest almayı çok görüyor. Allah kırk tane veriyor; malının kırkta birini vermeyi çok görüyor. İnsanoğlu çok cimri, çok hesapsız, çok yanlış hesap yapıyor, kârını zararını bilmiyor. Asıl kâr ahirette, ahireti kazanmaya çalışmıyor; az kazançlı olan dünyanın peşinde koşuyor, ahiretini mahvediyor.
Bu akıl mı? Değil!
E niye yapıyor insan bunu? Ya imanının azlığından ya aklının kıtlığından yapıyor.
"İmanım var, ben imansız değilim hocam."
Tamam, imanlıysan aklın kıt. Eğer "imanlıyım" diyorsan, yine böyle yapıyorsan, yanlış iş yapıyorsan senin aklın çalışmıyor arkadaş. Sen kafanı bir muayene ettir, senin kafan sakat. Demek ki kafanda bir bozukluk var, kârını zararını hesaplayamıyorsun. Hani öyle pazarcılar oluyor, malını satıyor, köylü dayı; parayı veriyorsun, aldığı paraya bakıyor, sattığı malın fiyatını içinden çıkartıp veremiyor, hesabı bilemiyor. Sen de köylü dayı gibi, cahil dayı gibi öyle misin? Gelmişsin bir şey satıyorsun, koltuğunun altına almışsın, tavuğu, hindiyi, çarşıda pazarda satacaksın; parayı bilmiyorsun, aldatılıyorsun. Olur mu öyle şey?
Müslüman zekidir, akıllıdır. Gerçek Müslümanlık akıl işidir, zekâ işidir. İman insanı akılla iyi istikamete götürür, cennetlik eder. Onun için, aklımızı kullanacağız. İyi hesap yapacağız; ölçeceğiz, biçeceğiz.
İşte benim sözüm, beni dinleyin. İşte kâfirlerin sözü, onlara bakın, aklınızı kullanın. Netice itibariyle kâr ve zarar edecek olan sizsiniz. Kabak sizin başınıza patlayacak. Hesabı yanlış yaparsanız, doğru hesaplayamazsanız ne olacak?
Siz ziyana uğrayacaksınız, ahiretiniz mahvolacak. Onun için hesabı güzel yapmak lazım, aziz ve sevgili kardeşlerim.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
29.09.1994 -
Halim Selim Sahibi
26.06.1994 -
Kuranı Kerimi Anlamak,
