01.03.1981 - Yıldız, Fal, Fayda Vermeyen İlim, İlmi Tatbik Etmemek, Kuranın Üstünlüğü

01.03.1981 - Yıldız, Fal, Fayda Vermeyen İlim, İlmi Tatbik Etmemek, Kuranın Üstünlüğü
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Taberânî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş;
Rubbe mu'allimi hurûfe ebî câde. Rubbe, "nice" mânasında Arapça bir tabir. "Nice alfabe öğreten kimseler vardır." Burada muallime diye harekelemiş. Fakat bana sanki mualleme olsa daha iyiymiş gibi geliyor. "Nice alfabe öğrenen kimseler vardır." mânası verilse, mâna daha iyi olacak gibi geliyor.
Peki ne olmuş bu harfleri öğrenen kimselere?
Dârese fî'n-nücûm."Yıldızlarla ilgili çalışmalar yapıyor. "Onlara ait bilgileri öğrenmek için uğraşıyor, ders yapıyor. Leyse lehû indellâhi halâkun yevme'l-kıyâmeti. "Bu kimse için Allah indinde, Allah yanında, Allah katında kıyamet gününde hiçbir nasip yoktur."
Bu ne demek? İnsan yıldızları incelerse, onlarla ilgili ders yaparsa ne olur? Niçin böyle bu kadar nasipsiz kalıyor bu işle uğraşan kimse? İzahı şu;
Biz güya yıldızlara bakıyoruz, eh, "Allah gökyüzünde yıldız yaratmış." diyoruz, geçiyoruz. Ama eskiden yıldızların insanların talihleri üzerinde tesiri var sanıyorlardı. Mesela İbrahim aleyhisselam, daha eski ümmetler zamanında yıldızlara tapanlar vardı. "Şu yıldız şöyle, bu yıldız böyle." diye onları mabut ittihaz edenler vardı.
Hepimizin bildiği, bizim mektep kitaplarında bize öğretilen mesela Yunan bâtıl dininde o yıldızlara paye veriliyor, hepsinin bir şahsiyeti var. Hepsi bir insan şeklinde tasavvur ediliyor. Eski zaman içinde bunlara tapılmış. Sonra bu tapınmaların izlerinden, kalıntılarından halkın arasında bir takım asılsız, temelsiz bilgiler yerleşmiş. Yıldızların başlı başına kendilerinin bir tesiri varmış da insanların talihlerine, işlerine müessir oluyorlarmış gibi bir kanaat uyanmış. Bu hususta da yazan, çizen, okuyan, öğrenen, öğreten kimseler çıkmış. İtibar ediyor.
Halbuki bak Peygamber aleyhissalatü vesselam 1400 sene önceden [bildirmiş.] Tabii bizim bunu aklımız almaz. Aklımız bunu doğru kabul etmiyor.
Neden? Elhamdülillah okuduk, yüksek tahsil gördük.
Oradaki duran yıldız ile buradaki insanın talihi arasında ne irtibat olabilir?
O da Allah'ın bir mahlûku, gökyüzünde yaratmış. İşte şöyle dönüyor, böyle hareket ediyor veyahut şu mıntıkada sabit olarak bulunuyor, diye biliyoruz. Onunla bizim aramızda bir irtibat olmadığını biz şimdi yirminci yüzyılın ilmi ile biliyoruz ama insanların yıldızlara taptığı zamanda Allah'ın hak Resulü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bakın ne buyurmuş;
"Nice alfabe öğrenen, yani ilim yoluna giren, yazmayı çizmeyi öğrenen, ondan sonra da bu bilgisini tutup yıldızları inceleyip onlarla ilgili ahkâm çıkarmakta kullanan insan vardır ki, bunların ahiret gününde, kıyamet gününde Allah indinde hiç zerre kadar nasipleri yoktur."
O yıldızlar da o ay da o güneş de, cümle varlıklar da;
İllâ âti'r-rahmâni abdâ. "Hepsi Allah'ın kulları, yaratıkları, mahlûkatı. "Onların -hâşâ sümme hâşâ- Allah'ın takdirine ne dehaletleri olabilir? Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin takdiriyle oluyor. Mâşâallâhu kâne."Allah-u Teâlâ hazretleri ne dilerse o olur. "Ve mâ lem yeşe' lem yekûn. "Neyi istemezse, neyi dilemezse o olmaz." O kadar! Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin meşiyyetine, dilemesine bağlıdır.
Cümle işler Halik’ındır, kul eliyle işlenir.
Hakk'ın emri olmayınca, sanma bir çöp deprenir, demiş şair. Allah'ın emri olmadıktan sonra rüzgârda bir çöp, bir dal bile kıpırdanmaz.
Başka neyin ne hükmü var? Hatta bizim yaptığımız işleri bile O Allah-u Teâlâ hazretleri yaratıyor.
Vallâhu halekaküm ve mâ ta'melûn. "Sizi de sizin işlediklerinizi de amellerinizi de yaratan Allah-u Teâlâ'dır. "Bu ayet-i kerimenin çeşitli tefsirleri var da bu şekilde de izah edenler de var. Lâ fâile illâ hû." Allah'tan başka hiçbir fâil yoktur, fâil-i hakiki Allah-u Teâlâ hazretleridir."
Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinne'llâhe ramâ. "Ey Resûlüm! Sen okunu o müşriklerine gözüne saçtığın zaman sen saçmadın, Allah saçtı." buyuruyor.
Burada esrar var. Ama o esrarın yüzündeki mâna şu ki; her şeyi Allah-u Teâlâ hazretleri dilediği için, O yapıyor. Dilemese, O'nun emri, meşiyyeti, dileği hilafına hiçbir şey olmaz. Mümkün değil. Asla ve kat'a bir şey olmaz. Hatta sen de ne elini kaldırabilirsin ne gözünü kırpabilirsin ne şunu yaparsın ne bunu… Allah diliyor da sana fırsat ve müsaade veriyor da ondan yürüyorsun, konuşuyorsun, bakıyorsun, kıpırdıyorsun. Yoksa hiçbir şey bir şey yapamaz.
Allah'a, Allah'ın kudretine böyle inanan insan, o zaman Allah'ı hakkıyla tanımış olur. Ama "Şu yıldızın bu tesiri var, öteki yıldızın şu tesiri var." diye düşünen bir insan cahil; onun için onların Allah indinde nasibi yok.
Tabii maziye ait bir şey ama, günümüzde de ilgisi olduğuna, gazetelerde yıldızlarla ilgili bir sürü laflar söylendiğine göre, bugün için de önemli bir şey. Demek ki," Allah'tan gayri bir fâil-i hakiki yoktur. Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin yed-i kudretindedir. O ne dilerse o olur, neyi dilemezse o olmaz." Diyeceğiz.
Dinimiz nasıl hurafelerle mücadele ediyor, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz nasıl uyarıyor? Devrimciler sanır ki, yani birtakım insanlar vardır ki bizim hurafeyle uğraştığımızı sanır. Bak, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 1400 sene önce nasıl muhitine ışık saçmış, nasıl gerçeği söylüyor.
Ebî câd kelimesi, "ebced kelimesi" mânasına geliyor. Ebced dediğimiz kelime var ya. Ebcedde bu ebî câd,
Ebced, hevves, huttî, kelemen, se'fas altı isim vardır. Bu altı kelime grup grup alfabenin harflerini toplarlar. Onun için bunların ilk kelimesi ebced diye başladığı için ebced sözü eski dilde alfabe mânasına kullanılmış. Onun için mesela küçük çocuk eskiden cüz kesesini alırdı, koluna, omzuna takardı, mahallenin sıbyan mektebine giderdi. Tıfıl, yani çocuk. Tıflu ebced hân derlerdi, ne demek? Yani daha alfabe okuyan çocuk mânasına.
Ebced hesabı vardır, biliyorsunuz. Harflerin her birinin bir rakam değeri vardır. Bir söz söylersin, onun içinde kaç tane harf varsa, o harflerin rakam değerlerini topladığın zaman bir tarih çıkar. Buna da ebced hesabı diyorlar. Bizim dedelerimiz bu sanatı çok kullanmış. Bu bir sanat; söz sanatı, edebî sanat, tarih sanatı deniliyor.
Mesela İstanbul ne zaman alındı?
Beldetü'n-tayyibetün sözü hangi harflerden meydana gelmişse, o harflerin rakam değerlerini topla, 857 çıkıyor. İstanbul 857 hicrî yılında alındı: Beldetü'n-tayyibetün. Böyle bir sanat da var.
Ebced kelimesi, aslı ebî câd imiş. Sonradan çok kullanmaktan dolayı ebced hâline gelmiş diye söylüyorlar. Bu izahı da yapmış oluyoruz. Ebî câd "alfabe" demek olmuş oluyor.
Bütün bu hadis-i şerifin ruhundan çıkacak mâna nedir?
Allah-u Teâlâ hazretlerini biz Müslümanlar iyi tanımamız gerekiyor. Gaflete, cehalete, dalalete, karanlıklara saplanmamamız; gözümüzü açmamız, kulağımızdan her gireni hemen kabul etmememiz, aklımızın ve dinimizin süzgecinden geçirmemiz icap ediyor. Demek ki hurafeler olabiliyormuş ve bunların bizim dinimize, imanımıza zararı dokunuyormuş.
Çünkü Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?
"Kıyamet gününde Allah yanında zerre kadar bir nasibi yoktur." diyor. Halâk, nasip, haz mânasına. "Hiçbir nasip yoktur." demiş oluyor.
Dersimizin baş tarafında ne dedik?
Efdale'l-kitâbi kitabullâh dedik. "Kitapların en üstünü Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabıdır." Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi olduğu için, O'nun kitabı da kitapların en üstünüdür. Bir sürü yol var. Her insan bir yol tutturmuş, bir tarafa gidiyor.
Yolların iyisi hangisi?
Ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. "Yolların en güzeli, en faziletlisi de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in gittiği yoldur."
Yâ Rabbe'l-âlemîn! Sen bizi o yoldan ayırma. Zerre kadar yan tarafa saptırma yâ Rabbi!
Rubbe hâmili fıkhin ğayru fakîhin ve men lem yenfe'ahu 'ilmuhû darrahû cehluhû. İkra'i'l-kur'âne mâ nehâke fe-in lem yenheke fe-leste tekrauhû.
Abdullah b. Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhumâ -babası da kendisi de sahabe- rivayet eylemiş. Taberânî bize naklediyor ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
Rubbe hâmili fıkhin ğayru fakîhin buyurmuş. "Nice bilgi taşıyan insan vardır ki, aslında kendisi bilgili değildir."Hâmilu fıkh, fıkhın hâmili. Fıkıh, "bilgi" demek. Akla, zekaya dayanan derin bilgi mânasına geliyor. Onun için dinimizin, ibadetlerimizin inceliklerini anlatan bilgiye de biz fıkıh diyoruz. O fıkıh sahibi insana da "Fakîh" denir. Dinde bilmesi gereken doğru bilgileri bilen kimse demektir.
Hâmili fıkh, "hâmili ilim" demek. Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki:
"Nice ilim taşıyıcısı vardır ki, kendisi ğayru fakîhin. "Alim değildir."
Bu sözün mânası ne?
Bazı insanların söylediği sözler dudaklarından gönüllerine inmemiştir. Sadece dillerinde vardır, o sözler gönüllerine girmemiştir. Yani ilmi taşıyor, kafasında ilim var. Sorduğun zamanda söylüyor, çıkıp konuşuyor.
Gönül? Gönül kapkara. Gönlü nasipsiz.
Onun için eskiler ilmi ikiye ayırmışlar. Bir; ilm-i kâl demişler. Kâle-kîle diye oradan buradan nakledilen sözle söylenen, dille ifade edilen ilim. Bir de bunun karşılığında hâl var. O ilim ile amel edip insanın kendi üzerinde onu tatbik etmesi.
Ben biliyorum ki yalan söylemek kötü. Kürsüye çıktığım zaman da söylüyorum, başkasına da nasihati çekiyorum. Ama kendim yalan söylüyorum.
Ne oldu?
İşte insan bu hadisin hükmü içine girdi. Bilgi var, kafasında bilgiyi taşıyor ama kendisi o bilgi ile mücehhez değil. Kendisi yapmamış, o bilginin ışığında kendisini düzeltmemiş, tanzim etmemiş.
Bizim çocuk mektepte okuyor. Diyor ki, "Sınıfa girdi hocalar. 'Ellerinizi havaya kaldırın.' Herkes ellerini kaldırdı. Ceplerini aramaya başladılar. " Kim sigara içerse yakalamışlar, cezalandırmışlar. Belki yok ama onun için bu aramayı yapıyorlar. Yalnız bizim çocuk diyor ki; "Kendileri içiyorlar, bize yani talebelere sigara içmesin diye böyle baskı yapıyorlar."
Olur mu; kendisi içip dururken talebenin karşısında, hocayım diye tüttürürse, o talebeye içmeyin diye nasıl der insan?
Eğer kötü bir şeyse sende içme, iyi bir şeyse talebeye de mâni olma. İyi bir şey olmadığı ortada, çünkü aman içmesin, sıhhati bozulmasın diye talebeyi takip ediyoruz.
Peki bunun kötü olduğunu biliyorsun da sen niye içiyorsun?
İşte bu hadis-i şerifin bir misali. Hâmili fıkıh, sigaranın kötülüğüne vakıf, fakat ğayru fakîhin. Onun ilmiyle mücehhez değil.
Hepimiz öyleyizdir. Allah bizim içimizdeki bu tezatlı acayip durumu silsin götürsün, izale etsin. Hepimiz böyleyiz! Sigara içenleri ayıplamak bakımından demiyorum; o sigarada öyle, biz başka bir şeyde öyleyiz. Mesela kızgınlığın kötü olduğunu biliriz, parlayı parlayıveririz. Merhametin iyi olduğunu biliriz, merhamet etmeyiz. Dervişliğin iyi geçim, kardeşe karşı mütevazı olmak, onun hizmetine koşmak olduğunu biliriz; etrafımıza kan kustururuz mesela. Hep başkasına bakmaktan kendi kusurlarımıza bakmamız daha uygun.
"Nice insanlar vardır ki, ilmi taşırlar ama kendileri alim değillerdir. "Bu iyi bir şey değil. İnsan ilmi ile amil olmalı. O ilmi ile amil olmadığı zaman, insan o ilmi ile mesul olacak. "Sen bunu biliyordun da niçin tatbik etmedin?" diye kıyamet gününde kendisine sorulacak.
Onun için buradan hepimize çok büyük dersler çıkıyor. Bildiğimizi tatbik edeceğiz. Bildiğimiz ile amel edersek, Allah-u Teâlâ hazretleri bize bilmediğimiz hayırların kapılarını açacak, bilmediklerimizi öğretecek. Sen şimdi sana emrolunan şeyi yap, ondan sonra bir başka kapı açılacak. "Ooo! Meğer daha ne kadar büyük lütuflar, izzetler, nimetler varmış." diyeceksin. Onu tatbik et, bir kapı daha açılacak. Onu tatbik et, bir kapı daha açılacak. Sen olduğun yerde durmuşsun tembel tembel, yürümekten, terakkiden vazgeçmişsin. Sadece durunca da küflenir. Sürahinin içine su koyuyorsun; bir hafta ellemedin mi yemyeşil oluyor. Akacak... Aktığı, hareket ettiği, yürüdüğü zaman fayda var. Vücut bir ay kıpırdamadığı zaman kemikler kireçlenmeye başlıyor, eklemler kıpırdamamaya başlıyor. Harekette bereket var.
Onun için insan bildiğini tatbik edecek, daha ileriye gidecek. Oralarda birtakım şeyler elde edecek, daha ileriye gidecek. Böylece kemal noktasına ulaşacak. Olduğu yerde durursa, yazık. Olduğu yerde durmak bile ziyandır. Onun için Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde buyurdu ki;
Men istevâ yevmâhu fe-hüve mağbunûn. "İki günü aynı, müsavi olan ziyandadır, aldanmıştır."
Demek ki ikinci gün birinciden muhakkak daha iyi olmalı. Ne kadar önemli! Bu hadis-i şerifi hatırımızdan ben de siz de hiç çıkartmayalım inşaallah.
Ve men lem yenfe'ahû 'ilmuhû darrahû cehluhû. İlmi kendisine fayda vermeyen kimseye ne olur? Darrahû cehluhû. "Cehaleti zarar verir."
İlmi fayda vermiyor, ilmiyle amil değil; ilmi fayda vermeyince ne olur, durur mu öyle?
Hayır. Bu sefer cehaleti ona zarar verir, onu zarardan zarara uğratır.
İkra'i'l-kur'ânemâ nehâke. "Kur'ân-ı Kerîm'i seni kötülüklerden alıkoyduğu müddetçe, o tarzda oku. "Resûlullah Efendimiz demek istiyor ki;"Kur'ân-ı Kerîm'i oku; o seni kötülüklerden meneder." Yalan söylemekten, tembellikten, gafletten, zekât vermemekten, yardım etmemekten, merhamet etmemekten, zulüm yapmaktan meneder.
Fe-in lem yenheke. "Eğer seni menetmiyor ise. "Fe-leste tekrauhû. "O zaman sen onu okumuyorsun demektir."
Ee okuyorum!
Menetmiyor! Okuyorsun, okuyorsun yine eski hamam eski tas devam ediyorsa, "Demek ki sen onu okumuyorsun." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Ben söylemiyorum.
Madem İngilizceyi okudun, gel Arapçayı da oku bakalım. Kuş tek kanatlı uçar mı?
"Efendim teknolojik şeyleri öğrenmek için İngilizceyi öğrenmek lazım."
Gel Arapçayı da öğren. Hem teknolojiyi hem imanı öğren. İmanın ile bak ne kadar kâmil insan olursun. Kuş iki kanatlı oldu mu uçar, göklere yükselir gider. Ama tek kanatlı kuş çırpınır çırpınır, olduğu yerde döner. Kanadının birisine bir zarar geldi mi, gökte bile olsa aşağıya düşer. Onun için biz en çok zararı oradan alıyoruz.
İnsan ne kadar çok dil bilirse o kadar kişi olurmuş.
Kaç dil biliyorsun? "Hiç. Bir Türkçe bilirim, o kadar."
Olmadı. Avrupa'dan gelmiş insanlara bakın. Mesela benim Edebiyat fakültesinde okurken bir hocam vardı. Bildiği dilleri size sayayım. Kendisi Almandı. Almancayı bilmesi normal. Fransızca, İngilizce, Yunanca, Latince, Arapça, Türkçe, Farsça, İspanyolca bilirdi; Rusçaya çalışıyordu. Belki başka diller de vardır.
Nasıl bilirdi?
Farsça neşriyat yapardı. Arapça kitap neşretmişti. İngilizce kitabına mukaddime yazardı. Yani öyle "Biliyorum" deyip geçmek değil, iyi bilirdi.
Onlar o kadar böyle çalışır bilirlerse, bizde olduğumuz yerde sayarsak, biz onları nasıl geçeceğiz? Onlara nasıl galip geleceğiz?
Ve e'iddû lehüm mesteta'tum min kuvvetin ve mi'r-ribâti'l-hayl. "Gücünüz yettiği kadar onlara karşı güç kuvvet hazırlayın." diye ayet-i kerime bize emrediyor. Kültür sahası da bir harp sahası. O bu kadar bilgiyle Arapçayı, Farsçayı senden iyi bilince seni aldatmasını da biliyor. Senin karşında bir ayet okusa, filanca kitap şöyle yazıyor dese, senin o Arapça ibareden, o kitaptan, o müelliften haberin yok; onun için durur kalırsın. Sen ondan daha üstün olacaksın, gücün yettiğince ondan ileri gideceksin ki onu yenmek mümkün olsun.
Demek ki, biz bir kere oradan kaybediyoruz. Dil bilmezlikten kaybediyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'in inceliklerini onun için öğrenemiyoruz. Tercümeden başlayıp öğrenmek istiyoruz biraz. Bir-iki okuyoruz, ondan sıkılıveriyoruz, kalıyor. İlim beşikten mezara kadar olduğuna göre, demek ki Arapçamızı ilerletmeye çalışacağız. Ondan sonra Kur'ân-ı Kerîm'i, hadis-i şerifleri böylece inşaallah daha iyi anlamak imkânı olur.
Bu hadis-i şerif çok önemli. Bunu hiç hatırımızdan çıkartmamak için bir kere daha mânasını söyleyeyim; "Nice ilim yüklenmiş kimse vardır ki, kendisi alim değildir. Bir kimse ki, ona ilmi fayda vermez, cehaleti zarar verir. Kur'ân'ı seni kötülüklerden menettiği müddetçe oku. Eğer seni kötülüklerden menetmiyorsa sen onu okumuyorsun demektir."
Bugünden inşaallah tevbe nasip etsin. Sevdiği yola ayağımızı döndürsün ve o yolda yürümek cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
03.05.1981 -
İlmiyle Amel Eden
