19.04.1992 - Ramazan Sonrası, Yemek Adabı, Şevval Ayı Orucu

19.04.1992 - Ramazan Sonrası, Yemek Adabı, Şevval Ayı Orucu
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İbn Abbas radıyallahu anhümâ; Peygamberimiz' in amcası Hz. Abbas'ın oğlu, Ebu'l-Abbas künyeli Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ rivayet etmiş. Ebu Dâvud'da, Tirmizî'de ve diğer kaynaklarda kayıtlı.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Sizden biriniz bir yemek yediği zaman tabağın yukarısından almasın! Yemeğin yığılmış kısmından, ortasından, en yukarısından almasın; en aşağısından, kendisine en yakın kenarından alsın. Çünkü bereket ortasından, yukarısından aşağısına doğru iner gelir."
O bakımdan herkesin önünden alması gerektiğini ifade etmiş oluyor. Bereketin herkes tarafından eşit miktarda alınması, kimsenin açıkgözlülük etmemesi, herkesin istifade etmesi edebini hatırlatmış oluyor.
Yemek yeme şekilleri, usulleri değişti. Eskiden sofranın etrafında toparlanılır, ortaya bir sahan veya tabak gelirdi; sinide, sofrada yemek beraberce yenirdi. Herkes kendi önünden alacak, besmeleyle başlayacak… [Böyle olurdu.]
Günümüzde herkes, yemeği kendi tabağına ayrıca koyup yiyor. Bunlar Batı'dan gelmiş olan yeni alışkanlıklardır.
İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan, Peygamberimiz buyurmuş ki;
İzâ ekele ehadüküm taâmen fe'lyeğsil yedehû min vadari'l-lahm.
"Sizden biriniz yemek yediği zaman etin elinde kalan yağından, bulaşığından dolayı elini yıkasın!"
Bazı yemekler pek tesir etmez ama et yağlı olduğu için yağ da kolay çıkmadığından elin yıkanması gerekir. Hatta bazı mezheplerde çok daha kuvvetli bir şekilde emir telakki edilmiş: Yıkayacak, o kirleri elinde bırakmayacak!
Malum; yemeğe oturmadan evvel de yemekten kalktıktan sonra da eller yıkanıyor.
Bunlar İslâm'ın, ta o zamanlardan da temizliğe, nezafete ne kadar dikkat ettiğini gösteren misallerdir. Biz el yıkamayı hazır görüyoruz ama Ümmet-i Muhammed; eskilerden olmayan pek çok yeni güzel âdâb getirmiş, koymuş. Büyüklerimiz onları hazmetmiş olduğundan, biz; büyüklerimizden örf ve töre olarak almışız. Allah onlardan razı olsun ki bizi İslâm ahlâkı ve adabı üzere yetiştirmişler.
İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve izâ şeribe fe'l-yeşreb bi-yemînihî fe-inne'ş-şeytâne ye'külü bi-şimâlihî ve yeşrebü bi-şimâlihî.
Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud ve diğer kaynaklarda İbn Ömer, Ebu Hüreyre radıyallahu anhüm hazretlerinden rivayet edilmiş.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Sizden biriniz yemek yediği zaman veyahut su, meşrubat içtiği zaman sağ eliyle yesin, sağ eliyle içsin."
Dikkat ediyorum, hadis-i şeriflere rağmen çok kimse buna riayet etmiyor. Müslüman, mütedeyyin, hacı arkadaşımız, sevdiğimiz kardeşimiz, komşumuz; bir de bakıyorsun solak da değil ama sol eliyle yiyor. Ben de onlara şaka olsun diye "10 dolar ceza!" diyorum. O zaman yanlış yediğini anlıyor veya çocuğu yanlış yemişse ikaz ediyor.
Efendimiz sol elle yemeyi çok şiddetle yasaklamış, "Sağ elinle ye!" diye birisine emretmiş. O da "Yiyemiyorum." diyerek bir itiraz yolu tutmuş.
Halbuki Resûlullah'a itiraz edilir mi? İnsanın aklı bu işe nasıl yatar?
"Yiyemiyorum." deyince, Peygamberimiz;
"Yiyemez ol!" demiş.
Çok fena azar ve beddua. Eli tutulmuş, bir şey yiyemez olmuş.
Bizde sağ elle yemek çok önemli!
İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve izâ şeribe fe'l-yeşreb bi-yemînihî. Fe inne şeytane bi şimâlihi ve yeşrebü şimlihi.
"Sizden biriniz yemek yediği zaman sağ eliyle yesin. İçtiği zaman sağ eliyle içsin. Çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer!"
Demek ki şeytan öyle yapıyormuş!
Biz şeytanı görmüyoruz. Bazen rüyada görüyoruz ama [genelde] görmüyoruz. Sofraya bıçak sağ tarafa konulacak, çatal sol tarafa konulacak, sol elle yiyecek… İnsanın alışkın olduğu -sol elini kullanmak zorunda olanlar ayrı- normal olarak %80-90 belki %95 sağ el kullanımdır.
Niye sen bunu solla yaptırıyorsun?
Şeytanlığından! Şeytanın yolunda gitmiş oluyor. O halde sağ el ile yemeğe daha çok dikkat etmemiz lazım.
Bu hadislere rağmen bu işi bilmeyen ve yapmayan kardeşlerimiz var. Ya önem vermiyor ya Batı terbiyesinde yetişti ya daha bu hadis-i şerifleri hiç duymamış olduğu için yapıyor. Her ne olursa olsun sağ elimizle yiyeceğiz. Yerlerini değiştiririz: Bıçağı sol tarafa, çatalı sağ tarafa alırız. Netice itibariyle Resûlullah'ın tavsiyesini tutarız.
İzâ ekele ehadüküm fe'l-ye'kül bi-yemînihî ve'l-yeşreb bi-yemînihî ve'l-ye'huz bi-yemînihî ve'l-yu'ti bi-yemînihî fe-inne'ş-şeytâne ye'külü bi-şimâlihî ve yeşrebu bi-şimâlihî ve yu'tî bi-şimâlihî ve ye'huzü bi-şimâlihî.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten, İbn Asâkir, İbn Neccâr gibi kaynaklarda var.
"Sizden biriniz yemek yediğiniz zaman sağıyla yesin, içtiği zaman sağıyla içsin, aldığı zaman sağıyla alsın, verince sağıyla versin; çünkü şeytan soluyla yer, soluyla içer, soluyla verir, soluyla alır."
O şeytana mahsus bir davranış. O halde mü'minler de sağıyla yapacaklar.
İzâ ekele ehadüküm taâmen fe-sekatat lukmatuhû fe'l-yumıt mâ reâ bihî minhâ sümme'l-yet'amhâ ve lâ yede'hâ li'ş-şeytân.
Câbir radıyallahu anh'ten, Peygamberimiz;
"Sizden biriniz yemek yerken lokması düşerse onun üzerindeki gördüğü şeyi izale etsin, gidersin.
Yere düştü, toprak yapıştı, kum yapıştı; onu izale etsin, onu şeytana terk etmesin, bırakmasın!"
"Düştü, ben artık bunu yemem." demesin. Üzerindekini silkelesin, yesin." buyuruyor. Bırakırsa, şeytana bırakmış oluyor. Şeytan yiyecek, şeytan istifade edecek.
Yere, sofraya düşmüş lokma yenir mi?
Umumiyetle kibarlık yaparak yemiyorlar!
Demek ki tevazu gösterecek ve yiyecek. Ama olağan dışı özel bir şey olur, düştüğü yer hakikaten pis bir yer olur; o zaman başka bir şey düşünülebilir. Ufak tefek sebeplerden lokma ziyan edilmeyecek ve üstünde bir şey varsa bile silkelenip alınacak.
Bir arkadaşla geçen gün bir yerdeydik, yemek yiyeceğiz. Masaya getirirken yere pat diye bir şey düştü. Ben "Düşeni al, bana ver." diyecektim ki ona kalmadan hemen yerden aldı, hop ağzına attı. Mâşaallah, demek hadis-i şerifi biliyormuş. Siz de böyle tevazu ile bu hadis-i şerife uygun olarak hareket edin.
İzâ ükıle inde's-sâim sallet aleyhi'l-melâiketü.
Abdullah b. Mübârek'ten riveyet edilmiş. Abdurrezzak da Musannef'inde yazmış. Ümmü Umâre'den radıyallahu teâlâ anhâ.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;
İzâ ükıle inde's-sâim sallet aleyhi'l-melâiketü.
Birisi oruca niyetlenmiş, oruç tutuyor; bu oruç tutanın yanında yemek yeniliyor…
Ramazan dışında olduğu anlaşılıyor. Ramazan'da herkes oruç tutar, kimse aşikâre yemek yemez. Müslüman Ramazan dışında da oruç tutar. Bir insan Şevval ayında 6 gün oruç tutarsa…
Ramazan'da 30 gün -30 veya 29 da olsa 1 ay-, Şevval'de 6 gün; bütün sene oruç tutmuş gibi sevap alacak, diye hadis-i şeriflerde tavsiye edilmiş. Onun için Şevval orucu var, sitte-i Şevvâl diyorlar.
Pazartesi, Perşembe oruçları var, sevap. Arabî ayların 13-14-15'i var. Peygamber Efendimiz, mehtaplı gecelerin gündüzlerini hep oruçlu geçirmiş.
Hocalarımız "Bu sünnettir, bu oruçları tutun." diye bize hep tavsiye ettiler. Onun için dervişlerin de âdeti durumundadır.
Demek ki sitte-i Şevvâl, eyyâm-ı biyz oruçları, pazartesi perşembe oruçları, aşr-ı Zilhicce oruçları ve Muharrem oruçları gibi oruçları da tutacağız.
Oruç insanı inceltiyor, ruhen hassaslaştırıyor, sevap kazandırıyor. Nefsini ıslaha vesile oluyor, kalbini nurlandırıyor, kuvvetlendiriyor. O bakımdan çok güzel bir ibadet. İnsan kendisine hâkim olmayı da öğreniyor, böylece bir irade terbiyesi eğitimi olmuş oluyor.
Peygamberimiz orucu özellikle gençlere çok tavsiye etmiş; çünkü genç dinçtir, güçlüdür, kuvvetlidir. Bir oruç tutmakla zayıf düşmez ama böylece iradesine hâkim olmayı, nefsini yenmeyi öğrenir.
Genç yaşta eğitim kazanınca artık şeytanın oyununa kolay kolay gelmez, kışkırtmasına uymaz. Hatalı işler yapmaz. İradesi çelik gibi olur. Gençlere çok tavsiye edilmiş.
Oruç tuttuğu zaman insanın nefsanî duyguları şehavât-ı nefsaniyesi de zayıflar, istekleri söner. O bakımdan da nefsine hâkim olmak kolay olur. Delikanlı günahlara dalmaz, haramlara sapmaz. Bakışmakmış, flörtmüş vs. gibi çirkin şeylerden de paçayı, yakayı kurtarmış olur. O bakımdan onlara da çok tavsiye edilmiş.
Mazereti olanlar farz olan oruçları bile tutmayabiliyorlar. İhtiyarsa yerine fidye veriyor, hastaysa sonra ödüyor ama tutabilirse yaşlılar için de güzel bir ibadet. Kalp hastası bir tanıdığımız vardı: "Pazartesi-perşembe oruçlarını tuttuğum zamanlar hap almaya lüzum kalmıyor." diyor. Kendisini devamlı hap alarak idare ediyor ama pazartesi-perşembe oruçlarını tuttum mu hiç hap almama lüzum kalmıyor, dengem devam ediyor, çok rahat ediyorum. Bir de eyyâm-ı biyz oruçlarını tuttum mu çok daha güzel oluyor." diyor.
İnsan hiçbir şey kaybetmiyor, daha hafif, daha dinç oluyor.
Demek ki Müslüman bu sabır ibadetini, nefsine hâkim olma, iştahı varken yemeyip böylece kendisini tutabilme ibadetini, gençlikte yapmaya başlamalı. Böylece nefsine hâkim olmayı öğrenmeli.
Çünkü insana kötülükleri yaptırtan ekseriyetle nefsidir, nefsinin zayıflığıdır, emmâreliğidir. Müslümanların onu yenmeyi, oradan gelen arzulara dur demeyi öğrenmesi lazım. İlk yapacağımız iş bu!
Kad eflaha men zekkâhâ. "Nefsini zapt-u rabt altına alan felah bulur!"
Felah bulmanın iki cihan saadetine ermenin yolu bu.
Koca Kanuni Sultan Süleyman padişah olmuş; şiirleri var, divanı var, ne güzel söylüyor:
Nefs hazzın ey Muhibbî vermegil hayvân-sıfât
Zabt-ı nefs et ârif ol âlemde insanlık budur
Nefsinin istediği her şeyi verme!
İmam Gazzâlî de öyle diyor:
"Zengin bile olsanız çocuğunuza bazen kuru ekmek yedirin, bazen vermeyin; biraz alışsın…"
Her istediğini alıyoruz: Çikolata, lolipop, şeker, dondurma, macun, kâğıt helva, keten helva, koz helva… Her şeyi yaptırmaya alışınca çocuğun nefsi şımarıyor, büyüyünce de söz dinlemiyor. "Kalk!" diyorsun kalkmıyor, "Otur!" diyorsun oturmuyor, "Namaz kıl!" diyorsun kılmıyor...
Neden?
Küçükten eğitimi eksik oldu. Zapt-ı nefs et. Nefsini zapt etmeyi öğrenecek, arif olmanın yolu o.
Bir insan Ramazan'ın dışında oruçlu olabilir. Bu oruç tutan insanın yanında birileri yemek yedi. O da bakacak yutkunacak. "Ben oruçluyum, yiyemiyorum…" diyecek canı çekecek. Ama o sabrettiğinden dolayı sevap kazanır; melekler kendisine salât ederler, dua ederler.
Meleklerin insanlara salâtı: Allah'tan onların affını, mağfiretini istemek. Melekler;
"Yâ Rabbi, bu kulunu affeyle, mağfiret eyle, muradına erdir, iki cihanda aziz eyle…" diye dua ediyor.
Meleklerin duaları da Allah indinde kıymetlidir, geçerlidir. O kimsenin büyük ecirlere, mükâfatlara ereceğine alamettir.
Oruçlunun yanında yemek yenilince oruçlu yemiyor, sofraya oturamıyor, o güzel yemeklerden mahrum kalıyor ama buna mukabil manevi ikramlara, meleklerin duasıyla nice nice sevaplara nail oluyor.
İzâ ekeltümü't-taâme fa'hleû ni'âleküm fe-innehû ervâhu li-akdâmiküm.
Enes radıyallahu anh'ten.
Peygamberimiz; "Sizden biriniz yemek yediği zaman ayakkabılarını çıkartsın. Çünkü bu ayaklarınız için daha rahattır, ferahlıktır, çıkartmak daha rahat ettirir!" buyurmuş.
Hadis alimleri sıhhati konusunda münakaşa etmişler ama anlaşılıyor ki yemeğe oturduğu zaman bazı insanlara pabucu çıkartmak zor olacak; bağcıklarını çözecek, tekrar giyecek, çıkartacak diye ayakkabılarıyla oturmuşlar, ayakları uzatmışlar veya nasıl yaptılarsa... Peygamberimiz onlara ayakkabıların çıkartılmasını tavsiye etmiş oluyor.
Bu devirde bize taalluk eden tarafı nedir? Biz ayakkabıyla yemek yemeyecek miyiz?
Seyahat yaparken otobüslerde sandviç alıyoruz, yol üstünde bir kenara oturuyoruz vs.
Sanıyorum bu, sofrada oturma bahis konusu olduğu zamandır. Ayaklar daha rahat eder, rahat oturulur. Sofraya da toz, toprak, kum vs. gelmemiş olur, iyi olur. Askerlikte de bir hayli zor oluyordu. Yapanlar bilirler, postalların bağcıkları uzun oluyor. Onun için bazıları hemen yan tarafa götürüp bir fermuar diktiriyorlardı, o da yasaktı. Komutan onu görünce iptal ettiriyordu.
Çıkartmak zor olabiliyor ama mümkünse çıkartılması hadis-i şerife uygun olacak.
İzâ ekelte taâmen ev şeribte şerâben fe-kul: Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. Elâ lem yusibke minhü dâün ve lev kâne fîhi semmün.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamberimiz diyor ki;
Yemek yediğiniz zaman veyahut bir başka meşrubat içtiğin zaman,
Arapçadaki şarap kelimesi bizim Türkçedeki şarap mânasına gelmez. Türkçedeki şarap; üzüm sıkılarak elde edilen alkollü, haram içki demektir. Arapça' da öyle değil. Meşrubat mânasına gelir. Bir meşrubat içtiğin zaman ister su olsun ister hurma suyu ister elma suyu ister ayran ister limonata ister daha başka bir hoşaf olsun; mesela pestil ezmesi olsun…
Bunların hepsinin adı nedir? Arapça' da şarap.
Şarâben tahûrâ. Kur'ân-ı Kerîm'de de cennete öyle sarhoşluk vermeyen güzel meşrubatların içileceği müjdeleniyor.
Bir yemek yediğin zaman ve bir meşrubat içtiğin zaman;
Fe-kul: Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyum. "De ki: Allah'ın adıyla, Allah'ın hıfz-u himayesiyle, korumasıyla. O Allah ki O'nun ismi anıldığı zaman gökte ve yerde hiçbir şey insana zarar vermez. Adı anıldığı zaman gökteki ve yerdeki hiçbir şeyin zarar veremediği o Allah'ın adını anarak içiyorum. Ey hayat sıfatıyla muttasıf olan Rabbim, Hayy Rabbim, ey varlığı bizzat kendisinden olup başka bir şeyin varlığına bağlı ve onun sayesinde, onun desteğiyle olmayan, bizzat kendisi varlığının sebebi olan, Kayyum olan Rabbim." diye bunu söyleyerek yesin, içsin.
Gözünüzü açın, dikkat edin, Peygamberimiz;
Lem yusibke minhü dâün ve lev kâne fîhi semmün. "Yediğin, içtiğin şeyde zehir bile olsa, içtiğin şeyden sana bir rahatsızlık, hastalık gelmez, bir rahatsızlık olmaz!" buyurmuş. O halde bu duayı öğrenelim.
Bunun İslâm tarihinde bir de tatbikatı vardır:
Hz. Ömer radıyallahu anh halife, emîrü'l-mü'minîn, devletin başkanı iken Bizans'tan elçi gelmiş. Bizans imparatorundan haber, nâme, mektup ve hediyeler getirmiş. Hediyelerin arasında da küçücük bir şey varmış.
"Bu nedir?" demiş. Bizans elçisi;
"Bu çok şiddetli bir zehirdir. Devlet başkanları bazen güç durumlarda kalabilirler. Mesela asker isyan eder, öldürmeye kalkarlar, perişanlık olmasın filan diye yüzüğün taşına veya yanındaki bir yere sakladığı bu zehri ağzına atar, o anda ölür; kurtulur. Başkasının kendisine işkence etmesine, o acıyı çekmesine lüzum kalmaz; anında hemen öldürür. Onun için bizim hükümdarlar bir şeyi yanlarında bulundururlar. Çünkü âsilerin eline düşerlerse kulaklarını mı kesecek burnunu mu kesecek ne işkence yapacak ne kadar zaman sonra ölecek belli olmaz. Çok sıkıntı çekebilir. Onun için bir tedbir. Hediyelerimiz şunlar… Bir de ihtiyaten -siz de devlet başkanısınız size de gerekebilir, lazım olur- bunu yanınıza bırakıyoruz." diye söylemiş.
Hz. Ömer gülmüş. İslâm'da intihar yok; Allah'a tevekkül var, Allah yeter. Verilen zehir çok şiddetli. Bu duayı okumuş.
Bismillâhi ve bi'llahi'llezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâi. Yâ Hayyu yâ Kayyûm. Elçinin gözü önünde o getirilen zehri ağzına atmış.
"Hemen şimdi düşecek, ölecek…" diye elçinin gözleri fal taşı gibi açılmış ama hiçbir şey olmamış. Kitaplardan naklediliyor, bir tarihî hadise. Bu hadis-i şerifin tatbikatı olarak geçmiş.
Hz. Ömer bu hadis-i şerifi biliyor, demek; duyunca onu uygulamış.
Elhamdülillah, o zehri ağzına atmış olmasına, yemesine rağmen bir şey olmamış. Elçi de hayretler içinde kalmış. Ne kadar büyük bir tesir etmiştir! İslâm'ın hak din olduğunu anlamasına vesile olmuştur.
Bu hadise de hatırımızda kalacak şekilde bu sözü, bu duayı hiç unutmayalım. Besmele ile başlayalım, bilmediğimiz yiyecekleri de yesek bilmediğimiz zararlarından Allah korur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.08.1987 -
Günahlar, Ramazan
18.06.1996 -
Hasta Ziyareti, Misafir,
