13.01.1985 - Alimin Ölümü, Hac, Umre, Davetsiz Gitmemek

13.01.1985 - Alimin Ölümü, Hac, Umre, Davetsiz Gitmemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mevtü'l-âlimi musibetün lâ tücber. "Alimin ölümü sarılamayacak, telafi edilemeyecek bir musibettir!"
İnsanın kolu kırılır, bacağı kırılır; sararsın sarmalarsın, iki tarafına tahta koyarlar, alçıya alırlar bilmem ne yaparlar, sarıp sarmalanır… Alimin ölümü sarılıp sarmalanmayacak, tedavi edilemeyecek bir musibettir!
"Gitti. Eyvah... Hazine gibiydi, mübareğin ne bilgileri vardı, ne ilimleri vardı. Hay Allah... Tam da istifade edecektik, edemedik de, tüh keşke dükkâna o kadar sık da gitmeseymişim, keşke pazar günleri gezmeye gitmeseymişim, ne diye pikniğe gittim ne diye gezmeye gittim?.. Hay Allah gitti…"
Öyle bir musibettir ki alim öldü mü o belde için telafisi mümkün olmayan bir musibettir!
Çünkü bir alim nasıl yetişir? Kırk yılda, elli yılda yetişir. O oradan oradan damla damla, kaza kaza, uğraşa uğraşa ilimleri toplar toplar; öldüğü zaman hepsi birden gider! Hazine sandığı ile yerin altına gitti, hadi bakalım! Pırlantalar, elmaslar, yakutlar, zebercetler, inciler, mercanlar… Böyle olur.
Ve selmetün lâ tüseddü. "Duvarda, surda bir gediktir ki kapatılması mümkün değil!"
Eyvah, bizim duvarımızda bir gedik açıldı. Bizim surumuzdan, kalemizin duvarından bir gedik açıldı ki tamiri mümkün değil!"
Selme, "gedik" demek.
Surdan bir gedik açılır ki kapatılması mümkün değil!
Ve hüve necmün tumise. "Alim batmış bir yıldız demektir!" Mevtü kabîletin eyseru min mevti âlimin. "Bir kabilenin toptan kırılıp ölmesi, bir büyük alimin ölmesinden daha hafif bir şeydir, daha basittir!"
Alim o kadar kıymetlidir. Bir kabilenin ölmesi alim ölmesinden daha hafif bir şeydir. Alim öldü mü daha büyük bir şey olur!
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi onun sevdiği hakiki alimler zümresinden eylesin.
Herkes de "Ben alimim…" diye böbürlenmesin. Alim cilt cilt eser bilen demek değildi. Kalbi pak olacaktı, yemininde sâdık olacaktı, kalbi doğru olacaktı, ahlâkı güzel olacaktı, haram yemeyecekti filan. O şartlarla [muttasıf olduğu] zaman "O, ilimde rüsuh sahibidir." diye geçmişti.
Onun için ahlâkı güzel olmayan kimse, öğrendiğini tatbik etmeyen alim o sıfatını düşürür, kaybeder, Allah korusun! Onun için öğrendiğimizi tatbik edeceğiz.
Öğrenmiş, öğrenmiş, öğrenmiş, öğrenmiş çok şeyler biliyor…
Hâli nasıl? "Namaz kılmaz, yalan söyler, insanları aldatır, paralarını çarçur eder.
Olmadı, olmadı! Böylelerine derler ki; İlmi ile âmil olmayan alim! O çok büyük bir felakete uğrayacak, çok büyük felakete uğrayacak!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği grup alimlerden eylesin; ilmi ile âmil olan, bildiğini tatbik eden yaşayan, ahlâkını düzeltebilmiş alim eylesin.
"Kitap malumatı, kitap kurdu, kütüphane, çok şey biliyor..."
İmanı var mı? "Yok!"
İmanı olmadı mı zaten gitti, istediği kadar bilsin!
"Efendim çok büyük bilgin, çok eser yazmış…"
Eğer bilgin olsaydı kendisini cehennemden korurdu. Göçtü gitti. Bir Allah'ın varlığını anlayamadı! Kendisine bunca rızkı veren, hayatı veren, sıratı veren; kâinatı yaratan, donatan Allahu Teâlâ hazretlerini anlayamadı. Şaşkın! Alimlik onun neresinde?!.. Yerler, gökler, dağlar, denizler, çiçekler, kokular, ziynetler, süsler, ağaçlar, meyveler sahipsiz olur mu, şaşkın?!
Anlayamadı, aptal; kandı, aldandı, sapıttı. Yarım filozofların, yarım alimlerin sözlerine kandı, nefsine uydu, şeytanın kışkırtmasına kapıldı, şeytanı kendisine dost edindi, işin iç yüzünü anlayamadı. Sanki kör gibi gitti! Öbür taraftaki kör filanca adamcağız ondan daha iyi görüyor çünkü Allah'a inanmış, bu Allah'ın varlığını anlayamadı!
Onun için ilimle beraber önce iman olacak!
Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Meselüllezîne hummilut-tevrâte sümme lem yahmilûhâ ke meseli'l-himâri yahmilu esfârâ.
Tevrat Allah'ın kitaplarından bir kitap idi. Tevrat kendilerine ahkâmı ile beraber yükletilmiş olan kavim yahudi kavmi.
Sümme lem yahmilûhâ. "O yükletilen ahkâm ile amel etmezlerse kabul etmezlerse, sırtlarında taşımazlarsa, baş tacı etmezlerse…"
Allah'ın o emirlerini yasaklarını [baş tacı] etmediler, o kimselerin indirilen ahkâma uymayanların durumu neye benzer?
Ke meseli'l-himâri yahmilu esfârâ. "Sırtına kitap yükletilmiş merkebe benzer!"
Bu merkep alim mi şimdi? Yok. Sırtında kitap var!.. Semerinin bir o tarafına, bir bu tarafına konulmuş, iki tarafı kitap dolu!
Merkep, alim değil, sırtına kitap yüklenmekle alim olmaz; tatbik edecekti, yaşayacaktı, uyacaktı!
Hatta Peygamber Efendimiz'in zamanında yahudi alimlerinden bir kısmı bir hak peygamber gelecek diye bekliyorlardı. Sanıyorlardı ki kendi içlerinden gelecek, yahudi olacak sanıyorlardı. Ama Peygamber Efendimiz Hz. İsmail aleyhisselam'ın soyundan geliverdi. Onlar İbrahim aleyhisselam'ın soyundan geleceğini biliyorlar da sanıyorlardı ki başka kanaldan gelecek! Allahu Teâlâ hazretleri onların ummadığı İsmail aleyhisselam'ın evlatlarının arasından yine İbrahim aleyhisselam'ın zürriyetinden Peygamberimiz'i getirince kıskandılar, kabul etmediler. Kendi evlatlarının kendi evlatları olduğunu bilir gibi Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu bilenler vardı!
"Tamam, bu hak peygamber müjdeleri var, alametleri var, tam kitaplarımızın yazdığı gibi çıkmış…"
Biliyorlardı. Bilmesi de yetmiyor. Gelip de: "Yâ Resûlallah, sen peygambersin, sana tâbi olduk!" demedikleri için yine kâfir gittiler. Bilmek de yetmiyor, uyacak, tatbik edecek, ona göre amel edecek.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi bilen, imanlı, bildiğini tatbik eden, kalbi Allah rızası için hareket etmek niyetiyle dolu olan; Allah'ın azabından korkan, sevabını uman; takvâ ehli, halis, muhlis, hakiki bilgi sahiplerinden eylesin.
Men harace hâccen ev mu'temiran fe lehû bi-külli hatvetin hattâ yeûbe ilâ rahlihî elfe elfi hasenetin ve tümhaku anhu elfe elfi seyyietin ve turfeu lehû elfe elfi derecat.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîf de hac ve umre ile ilgili bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:
"Her kim ki hac yapmak için hacı olarak veyahut umre yapmak için, umreci olarak beldesinden çıkarsa tekrar evine girinceye kadar her bir adımı için ona bin bin hasene yazılır!"
Bin bin ne demek? Milyon demek. Bizim dedelerimiz eskiden milyon kelimesini bilmezlerdi, milyon kelimesi başka yerden gelmedir.
Allah bin bin bereket versin, [demek] milyon demek. Bin kere bin, milyon ediyor. Bin bin, milyon mânasına. Burada da elfe elfi diyor, demek ki Araplar'ın da söyleyiş tarzı bizim gibiymiş, bizimki de Araplar'ın gibiymiş.
"Hacca gidenler veya umreye gidenler evine dönünceye kadar her bir adımı için Allah bin bin hasene verir, bin bin günahını siler ve her bir adımı için bin bin derece derecesi yükseltilir!"
Ne güzel!
Hac ve umre bir önceki hac ve umre ile aradaki günahların kefaretine vesiledir.
"Hocam, 1964'de bir umreye gitmiştim; bir de elhamdülillah nasip oldu geçen ay gittim geldim, umre yaptım…"
Mâşaallah, aradaki günahlara kefaret!
"Hocam, 1975'de bir hacca gitmiştim, bir de geçen sene gittim…"
Aradaki günahlara kefarettir, Allah affeder! Onun için o adımları, o seyahatleri insana tariflere sığmaz hayırlar getirir. O insan hayırlı bir insan olur, günahları silinir. Hayırlı bir insan da çok hayırlı işler yapar.
Diğer hadîs-i şerîf:
Men hazaba bis-sevâdi sevvedallâhu vechehû yevme'l-kıyâmeh. Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten.
"Kim siyah boya ile boyanırsa Allahu Teâlâ hazretleri onun kıyamet gününde yüzünü siyahlatır!"
İhtiyarlamaya başlamış, sakalında saçında biraz beyazlıklar belirmeye başlamış, onları kapatmaya çalışıyor:
"Kim siyah boya ile boyanırsa Allahu Teâlâ hazretleri onun kıyamet gününde yüzünü siyahlatır!"
Beyaz kılları koparmayı uygun görmemişler.
Lâ tentefiş-şeyb.
Kimisi eskiden yolardı:
"Eyvah, bir tane beyazlık, aman beni ihtiyar sanırlar…" Beyaz kılını çekip kopartıyor, düşman! Öyle şey yok! Veyahut çoğaldı, yolmakla da olmaz:
"En iyisi ben bunu boyayayım…"
Siyaha boyar. Doğru değil! Beyazsa beyaz; o nurdur, Allah-u Teâlâ hazretlerinin vermiş olduğu nurdur, ondan [kaçınmayacak]!
Ama savaşta boyayabiliyor! Çünkü savaşta düşman karşısında birisini gördü:
"Aa, bembeyaz sakalı var, tamam ben bu ihtiyarın hakkından gelirim…" der. Ama simsiyah sakallı olursa "Bu delikanlı, sakalları bile beyazlaşmamış..."der, korkar, düşmana [korku salmak] babından savaşta siyah boyamak müsaadesi var. Sâir zamanlarda beyaz saçla ilgili böyle bir hüküm var.
Bir de güzel, Farsça bir şiir okumuştum, çok hoşuma giderdi. Türkçe'sini söylüyorum, şair diyor ki;
"Yâ Rabbi! Fazl-u kereminden benim kara kıllarımı ağarttın…"
Ömür verdin; yaşadım yaşadım yaşadım, evvelce karaydı, benim kara kıllarımı ak eyledin yâ Rabbim.
Bâ mûyî sefîd rû siyâham me kunî.
"Yâ Rabbi! Beni bu ak kıllarla yüzü kara kullardan eyleme, bu ak sakalımla beni yüzü kara kullar zümresinden eyleme! Madem fazl-u kereminden bu kara kıllarımı ağarttın, yüzümü kara etme yâ Rabbi!" diye dua etmiş, hoşuma gider.
Allahu Teâlâ hazretleri de bizim de yüzümüzü de iki cihanda ak eylesin, yüzümüzü kara etmesin, mahşer halkına rezil rüsva eylemesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîs-i şerîfi Hz. Âişe validemizden rivayet olunmuş. Buyuruyor ki:
Men dehale alâ kavmin li-taâmin lem yüd'a ileyhi fe ekele dehale fâsıkan ve ekele mâ lâ yehıllü lehû.
Bu hadîs-i şerîf ziyafete gitmekle ilgili. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
"Her kim ki yemek yemek için bir kavmin, topluluğun yanına girerse..."
Evlerine, bahçelerine, avlularına, salonlarına…
Li-taâmin, “Yemek yemek için.”
"Burada bir kalabalık var, ben de içeriye dalayım, gireyim…"
Lem yüd'a ileyhi… Kendisine davet verilmemiş ki! "Gel, bizim toplantımız var, ziyafetimiz var, sen de buyur…" filan denmemiş. O kendiliğinden orada onu görünce hemen içeriye daldı.
Fe ekele, “Bir de oradan yerse nasıl olur?”
Dehale fâsıkan. "Fasık bir kul olarak içeriye girmiş olur, fısk-u fücur sahibi, fasık kul olarak, günahkâr bir kul olarak girer!" Ve ekele mâ lâ yehıllü lehû. "Ve kendisine helal olmayan bir şeyi yemiş kul olarak, haram yiyici olarak kalkar, yemiş olur!"
Onun için davetsiz yerlere gitmemek lazım. Ev sahibinin [imkânları] mahduttur. Dostu çok olabilir, seni de seviyor olabilir. Belki seni de öteki hafta çağıracak, bir sıraya koyuyordur, odası dardır, hanımları öbür tarafa alacaktır, orası ancak sekiz kişi alacaktır...
"Filanca yerden bir arkadaşları çağırdılar…"
"Hop biz de gidelim yemek de yememiştik, hadi yürü bakalım orada yemek var..."
Dur, seni çağırmadı, çağırmadan böyle bir yere gidip de insan yemek yerse fasık bir insan olarak girer ve kendisine helal olmayan bir şeyi yemiş olur! Bir başka hadîs-i şerîfte de geçiyor ki:
"Hırsız olarak girer, yağmacı olarak çıkar!"
Öyle şey yok! Her şeyde helali gözleyeceğiz, açıkgözlülük yok! O açıkgözlülük değil zaten! İnsan kendisini haramdan tutmasını bilecek.
Sabrın bir çeşidi de nedir? Haramlara karşı direnmek!
"O haram, ben onu yemem. Aç kaldım açık kaldım, olsun sabrederim, yemem!"
Hayatımızı nasıl tanzim edeceğiz?
Birisi bir haram, yasak bir şey işlemiş. Dedim ki:
"Allahu Teâlâ hazretleri bizim yolumuza işaretler koymuş: Şuradan git, buradan gitmek yasak, şöyle dön, buradan bu tarafa dönmek yasak, trafik işaretleri gibi işaretler… Bizim hayatımızda yapacağımız şey haramları yememektir, haramları yapmamaktır; helalleri yapmaktır, gösterilen tarzda hareket etmektir!"
Hayatımızın esası bu: Mevlâ bizden ne istemişse onu yapmaya çalışacağız.
"Helal yeyin!" demiş. "Ziyafette istediğin kadar tatlı yemek olsun, helal olmayınca ben gitmem, davet ederse giderim!.."
Davet edilmemişse gitmesi doğru olmuyor, bu da böyle bir edeptir.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi helal yiyen, her işini edeple, Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun âdab ile yapan, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına uygun âdab ile yaşayan bahtiyar kullarının zümresinden eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele-i şerife…
12.06.1988 -
Şehidin Mükafatı, Cehennem
15.11.1981 -
Sadaka, Ezberlenen Ayetin
