20.06.1982 - Dini Bilmek, Kendini Beğenmek

20.06.1982 - Dini Bilmek, Kendini Beğenmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kalîlü'l-fıkhi hayrun min kesiri'l-ibâdeti ve kefâ bil mer'i fıkhen izâ abadallâhe ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cibe bi-re'yihî ve inneme'n-nâsü racülâni mü'minün ve câhil fe-lâ tü'zi'l-mü'mine ve lâ tühâviri'l-câhile.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerif insanın dinde uyanık olması, zeki olması, anlayışlı olmasıyla ilgili.
İnsanın dinî konularda uyanık olmasına fakihlik derler, fekâhet derler. Doğrudan doğruya fıkh derler. Ama bu fıkıh sözü bir de İslâm hukuku mânasında anlaşılıyor. Hadis-i şeriflerde İslâm hukuku mânasında değildir.
"Ben bugün Usul-u Fıkh kitabı okudum." İslâm hukuku kitabı okumuşsun.
"Fakihlerden filanca şahıs şöyle demiş…" Demek ki İslâm hukukçulardan bazısı ile ilgili bir şeyler.
Hadis-i şerifte fıkıh kelimesinin mânası hukuk mânasına değildir, bizim sonradan terim olarak kullandığımız fıkıh mânasına değildir. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; hadis içinde fıkıh kelimesini kullandı mı mânası, kastı "dini iyi anlaması, insanın derinliğine nüfuz etmesi, inceliklerini kavrayacak bir ruh yapısında olması" demektir.
Neden namaz kılınıyor, nasıl kılınıyor, secdenin hikmeti nedir, Allah-u Ekber demenin incelikleri nelerdir, orucun incelikleri, zarafetleri nelerdir, hacda dikkat edilmesi gereken edepler nelerdir?..
Kalîlü'l-fıkhi hayrun min kesîri'l-ibâdeti. "Bunların inceliklerine vâkıf olmak, insanda incelikleri sezme kabiliyetinin azıcık mevcut olması çok ibadet etmekten daha hayırlıdır."
Çünkü şuursuz olarak insana çok yapılan ibadet çok kâr getirmez ama şuurlu olarak inceliklerini sezerek yaparsan kâr getirir.
İki insan kapıdan girer, ikindi namazını kılar; birisi hardal tanesi kadar sevap kazanıp çıkar, ötekisi binlerle sevap kazanıp çıkar. Neden?
Birisi fakih, anlayışlı, sezgisi kuvvetli, edebi çok bir kuldur. Ötekisi savruk, dikkatsiz… Namaz kılıyor, dikkatini toplamıyor, aklı hesapta kitapta, dükkânda, evde: "Selam verdikten sonra arkadaşımın yanına gideyim de ona şunu söyleyeyim…"
Aklın nerde? Sen kimin yanında, kimin huzurundasın, kimin huzuruna çıktın?
Kapıyı çaldın, içeri girdin, aklın başka yerde; geriye bakıyorsun! Makamın sahibi sana bakıyor, sen başka yere bakıyorsun; öyle oluyor! Onun için de insanın dinde fakih olması, dinde sezgili, anlayışlı olması, doğruyu anlayabilme kabiliyetine sahip olması lazım. İnsana azıcık bir fıkh, şuursuz çok ibadet etmekten daha kâr getirir.
Onun için kaliteye önem veriyoruz; birisi kalite, birisi miktar. Kalite ve kantite; birisi vasıf, birisi sayı.
"Yüz rekât namaz kıldım."
"İyi, güzel. Allah kabul etsin ama namazı nasıl kıldın? Fatiha’nın mânasını bilir misin?"
"Bilmem."
"Allah-u Ekber ne demek?"
"Bilmem."
"Subhanallah ne demek?"
"Bilmem."
"Okuduğun surelerden haberin var mı? Niye secde ediyoruz? Niye rükû yapıyoruz? Niye elimizi kaldırıyoruz? Niye iki rekât, niye dört rekât kılıyoruz? Kimin huzurundayız, nereye dönüyoruz?.."
"Bilmem, babam anam böyle öğretti, böyle yapıyorum…" İşte bu sayı çok ama vasıf düşük!
Bir otomobil var 300 bin lira, bir otomobil var birkaç milyon lira. Neden?
Birisi güzel, vasıflı ötekisi vasfı düşük! Bir otobüs var, falanca şehre giderken 500 lira, bir otobüs var 1500 lira. Neden?
Onun servisi, onun hizmeti başka! İnsana adam gibi muamele ederler, kibar konuşurlar. Temizdir, koltukları rahattır, geniştir… Vasıf önemli!
Namazın da vasfı önemli!
İki rekât kıl ama şuurlu kıl; gözünden yaş dökülerek edepli bir tarzda kıl, tadını hissedersin. Hatta bir anda hemen hissedersin!
Birisini gördüm, namaz kılıyor: Gözleri etrafta. Şaşırdım. Namaz kılmıyor mu, dedim; ellerine baktım eli bağlı ama gözleri duvarlarda.
Böyle olmaz ki! Sen avcı mısın? Oralarda avlayacak kuş mu arıyorsun? Ne işin var orada?..
Kendi üzerimde geçen bir şeyi nakledeyim:
Ben de baktım; biraz seccadenin alnımın erişmeyeceği yere, uzağa doğru secde yapıyorum. Nedir bu benim gözüm, diye kafamı biraz daha öne doğru eğdim. Baktım bir başka tat geliyor.
Küçücük bir hareketten insanın ağzının tadı derhal değişir. Tecrübe ile sabit bir şey! Bunun için ibadetimizi kaliteli yapalım. Namaz kaliteli bir namaz, oruç tutarsak kaliteli bir oruç olsun, hacca gidersek kaliteli bir hac yapalım. Arkadaşlık yapacaksak kaliteli bir arkadaşlık yapalım. Arkadaşımız bize;
"Senin arkadaşlığın başına çalınsın!" demesin.
Hocalık yapacaksak kaliteli hocalık yapalım. Talebelik yapacaksak kaliteli talebelik yapalım… Kalite çok önemli! Allah cümlemize bu inceliğe riayet etmeyi nasip etsin.
Ve kefâ bi'l-mer'i fıkhan. "Kişiye fıkıh olarak kâfi gelir." İzâ abdallâhe. "Allah'a ibadet ettiği, boyun verdiği, O'na gönül verdiği, inkıyat ettiği takdirde yeter."
"Senin zihniyetin ne?"
"Ben Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrine, fermanına boynumu vermişim. Fermanı fermanıdır; buyursun, isterse yoluna canım feda olsun…"
Sen mutisin, fermana itaat arzusundasın; Allah-u Teâlâ hazretlerinin hükmüne boyun vermişsin. Onun hükmüne ram olmuşsun. Bu sana fakihlik, fıkıh bilgisi olarak yeter. İtaatkârsın. Birisi sana "Allah-u Teâlâ böyle dedi…" dedi mi hemen toparlanıyorsun, hizaya geliyorsun. "Öyle mi? Aman yâ Rabbi! Şimdiye kadar yanlış yapmışım…" diyorsun. İtaat arzusu var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kimse böyle oldu mu o fakih demektir, buyuruyor.
Ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cebe bi-re'yihî. "Kişiye kendi reyini, kendini beğenmişliği cehalet olarak yeter." Başka bir şeye lüzum yok. Onun o cahilliği yeter.
"Ben doğru düşündüm benim sözüm haktır, ben haklıyım, ben her şeyin âlâsını bilirim. Falanca cahildir, filanca beş para etmez, ötekisi şu kusurlu berikisi bu kusurlu…"
Dünyada insanların hepsini bir inceleseler, hepsinin bir taraftan bir çürüğü çıkar.
"Dünyada tek insan benim, kadrimi de çok iyi bilmiyorlar. Türkiye'de benim gibi kaç kişi var?.."
Yazık! Sen böyle bir zihniyetteysen yazık! Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Ve kefâ bi'l-mer'i cehlan izâ a'cebe bi-re'yihî. "Kişi kendisini beğenmişse, kendi fikrini en doğru görüyorsa o ona cahillik olarak yeter."
Peki, nasıl olacak? Hep yanlış yaptığımı mı söyleyeyim?
Hayır; boyun bükeceksin, mütevazı olacaksın, Allah'a muti olacaksın, başkasına da söz hakkı vereceksin. Etrafından sana söylenen tenkitlere dikkat edeceksin. "Bu haklı, burada doğru söyledi." diyebileceksin. Öyle kimseler oluyor ki toplantıya oturuyorsun; konuşmaya o başlıyor o bitiriyor. Es-Selâmü aleyküm...
Neden?
Kendisi âlâsını bildiğini sandığından oluyor. Bizdeki kusurları da başkalarını da Allah ıslah eylesin. Birisi, ismini söylemeyeyim ama Ankara'da birisine "Şöyle yapsanız böyle yapsanız…" diye bir kusurunu söylemiş. O da;
"Türkiye'de benim gibi kaç kişi var!" diyor.
Olmadı! Bir kere kendini beğenmiş, ucub. Tevfik-i ilâhî kesildi. İkincisi: O adam cahil!
Neden? Resûlullah; "Kendi reyini beğenmek cahillik olarak yeter." diyor.
Neden?
Gerçekler kolayca bilinmiyor. Ben üniversite hocasıyım… Gerçeği bulmak kolay bir şey değil. Herkes bir laf söylüyor ama işin hiç yanlışsız doğrusunu bulayım diye uğraştım mı, insanın burnundan ter damlıyor, kolay bulunmuyor. O tecrübeyi, bu tecrübeyi yapıyorsun, 4-5 sene uğraşıyorsun. Sonra da gene boynunu büküyorsun:
"Âcizane benim kanaatime göre galiba bu böyle…" filan diye öyle konuşuyorsun. Araştırmacı olarak, şurada burada çalışan bir kimse olarak ancak böyle tevazu ile konuşuyorsun.
Ama bakıyorsun cahil. Hiçbir şeyden haberi yok! Değil üniversite seviyesi, lise seviyesi bile değil; ilkokul seviyesi. Asıp kesiyor: "Bu böyledir, şu şöyledir…"
Cahil cesur; her şey elinde, "Şu yanlıştır, bu doğrudur…" diyor. Ötekisi mütevazı.
Gerçekler kolay bilinmediği için insanın kendini haklı sanması çok yanıltır. Büyüklerimiz "Çok bilen çok yanılır!" dememiş mi! Çok yanılır. Ne yapacağız?
Tevazulu olacağız, istişareye önem vereceğiz. Karşımızdaki tenkitlere dikkat edeceğiz hatta tenkit edenden memnun olacağız.
"Sen benim bir kusurumu söylemiştin, artık seninle ebediyen konuşmam!" Olmadı!
"Sen benim kusurumu bildirdin de ben düzeltme imkânını o sayede buldum…" diye teşekkür et.
Hiç kimse kusur söylenmesini sevmez. Sırmalı kaftan olsa sırtına giymek istemez. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Kişinin kendisini beğenmesi cahillik olarak ona yeter." diyor.
Dikkat edelim: İstişareye önem verelim, kendimiz de hata yapabileceğimizi anlayıp mütevazı olalım.
Sözümüzü de söylerken; "Benim âciz kanaatime göre… Sanıyorum ki… Zannımca…" gibi cümleleri çok kullanırsak etrafımızdakiler de bizi sever.
"Bak bu haddini bilen kimse..." der.
"Benim tetkikatıma göre, âcizane sanıyorum ki bu iş böyle olsa gerek…" dersin. Çok fazla kesin konuşmaya gelmez çünkü nice şeyler çıkıyor!
Ve inneme'n-nâsü racülâni mü'minün ve câhilün.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sözüne devam ederek buyuruyor ki:
"İnsanlar iki kısımdır, iki sınıftır. İki tip insan, iki tip kişi vardır. Birisi mü'mindir, ötekisi cahildir."
Etrafa bakıyoruz; evimize gidinceye kadar yüzlerce insanla karşılaşırız.
"İki tip insan vardır: Birisi imanlıdır, mü'mindir. Ötekisi de cahil kimsedir."
Fe-lâ tü'zi'l-mü'mine ve lâ tühâviri'l-câhile. "Mümini incitme, eza cefa verme; cahille konuşma!"
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesi kolay: "İnsanlar iki sınıftır. mü'mini incitme, kalbini kırma!"
Çünkü boynunu büker. Hiç beddua etmese bile boynunu büktü mü Allah onun intikamını senden alır. Bir daha tekrarlamaya lüzum yok. O boynunu büker. Bir köşede sen onu kırdın ya o istemese bile sen onun belasını bulursun. Hatta o istemez:
"Yâ Rabbi! Belki bende de hata vardır. Bu kardeşimi affet…" der ama sen gümbürtüye gidersin. Onun için mü'minin kalbini kırma.
Ve lâ tühâviri'l-câhile. "Cahilin de yanına sokulma." Ne konuşacaksın?
Cahilin yanına insan bir bakımdan sokulur: İrşat etmek, hakkı söylemek için! Yoksa cahilin sohbeti daima can incitir.
Âlimin sözü lâl ü mercân, incidir.
Cahilin sözü daima can incitir.
Alim insanın sözü lâ'l, yakut, mercan, inci gibidir. Hoştur, kıymetlidir. Cahilin sözü de daima insanı incitir. Lambur lumbur konuşur. Kırılırsın, boynunu bükersin; sevmezsin. Bir daha istemezsin. Bir daha yanına gitmeyiver.
"Azıcık bir anlayış çok ibadetten hayırlıdır. Kişiye anlayış, fıkıh, fakihlik olarak Allah'a itaat etmesi kâfi gelir. Kişiye cahillik olarak kendi reyini beğenmesi, kendini beğenmiş, kendi fikrine hayran olması yeter. O ona cahillik olarak kâfidir, o ondan belasını bulur. İnsanlar iki gruptur: Birisi mü'min, ötekisi cahil zümre. Mü'min kimseyi incitme, cahil ile de konuşma. Yanına sokulmayıver, kurtulursun!"
Kalîlü mâ eskere kesîruhû harâmün.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Sarhoş eden şeyin azı da çoğu da haramdır!" Başka ibareler de var:
Mâ eskere kesîruhû fe-kalîluhû harâmun. "Çoğu insanı sarhoş eden şeyin azı da haramdır!"
"Hocam anladım; sarhoşluk yasak olduğundan şarap içilmeyecek ama üç yudum alacağım…"
Azı da çoğu da haramdır!
Burada çoğumuz içki içmeyiz elhamdülillah. Bizim Müslüman kardeşlerimiz az çok aklı başında.
Kâinatı yaratan Allah-u Teâlâ hazretlerinin ahkâmına bakıyoruz, bunu O'ndan söylüyoruz. Yoksa kimseye bir kastımız yok. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Azı da çoğu da haramdır!" diye buyurmuş. Boynumuzu büküyoruz Allah'a kulluk etmeye çalışıyoruz.
Demek ki zarar veriyor. Gençliğimize zarar veriyor, alkolik hâle getiriyor. Trafik kazaları ondan oluyor vs. Elhamdülillah.
106 tane profesör bizim dinimizin aleyhinde bir hüküm verseydi hâlimiz ne olurdu! Camide Müslüman kalmazdı. Halbuki öyle de olsa yine dinine sarılması lazım. Elhamdülillah bizim dinimiz böyle.
Yine bir başka şey hatırıma geldi:
Fransız profesörlerinden, doktorlarından bir tanesi Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat ve İncil'de ilmî meseleleri incelemiş, araştırmış. Tevrat Yahudilerin din kitabı, İncil Hristiyanların din kitabı ve Kur'ân-ı Kerîm.
Bunlardaki meseleleri incelemiş, sonunda Müslüman olmuş. İncelediği zaman Müslüman değil! İnceledikten sonra;
"Müslümanlık hak din, Kur'ân-ı Kerîm Allah kelamı! Kur'ân-ı Kerîm ilme uygun. İlim, Kur'ân-ı Kerîm'in arkasından geliyor! Biz ilim adamları olarak Kur'ân-ı Kerîm'in peşinden gidiyoruz. Kur'ân-ı Kerîm bizden de ileri!" demiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizlere uyanıklık nasip etsin. Allah Müslüman etmekle bize şereflerin en büyüğünü vermiş. Bundan daha büyük şeref olmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ümmet etmekle de şereflerin en büyüğünü vermiş. Biz şerefi başka yerlerde arıyoruz.
Sokakta bir çocuk; elinde pırlanta bir yüzük var. Hâlâ onun kadrini kıymetini bilmeden bir külah leblebi almaya onu verecek çocuk durumundayız. Bu yüzüğü sana vereyim bir külah leblebi ver, diye leblebiciye o pırlanta yüzüğü verecek kadar cahiliz. Çünkü pırlantayı anlamayız ki!
Taş nedir, pırlanta nedir? İkisi de parlıyor. Hangisi sahte hangisi hakiki?
İnnemâ yahşellâha min ibâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan, bilgisi en çok olan kul korkar." Ayet-i kerime bu okuduğum.
Allah'tan en çok korkanlar kimlerdir? Alim olan kullardır, cahil korkmaz çünkü bilmez! Bak, alim sonunda Müslüman oluyor.
Siz zaten bira filan içmiyorsunuzdur! Başkalarına da söyleyeceksiniz: "Üniversitelerin araştırmalarının neticesinde hak bizim dediğimize geliyor. Bira da alkollü içkidir. İçen bal gibi sarhoş olur, götürür arabayı bir yere toslar, içe içe çocuk alkolik olur. Onun için bu işten vazgeçeceksin!.." Vazgeçirmek için de tebliğ edeceksin!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
09.05.1982 -
Lokman (a.s) ın
21.01.1982 -
Kurana Değer Vermek,
