27.06.1982 - Yüzükoyun Yatmak, Yatma Şekli, Şükür, Resulullah Sevgisi, Vatan Sevgisi

27.06.1982 - Yüzükoyun Yatmak, Yatma Şekli, Şükür, Resulullah Sevgisi, Vatan Sevgisi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr.
Peygamber sallallahu aleyhi ve selem hazretleri bir gün Ebû Zerr-i Gıfârî hazretlerinin yanından geçiyormuş, o da yere uzanmış vaziyetteyken bakmış ki yüzükoyun yatıyor. Karnı yere gelecek şekilde uzanmış öyle yere yatıyor.
O zaman buyurmuş ki kum, Arapça' da kum "kalk" demek.
"Ey uzanmış olan kimse kalk. Çünkü bu yatış cehennemî bir yatıştır, yüzükoyun yatmak cehennemî bir yatıştır." diye buyurmuş.
Başka rivayetlerde de şöyle geçiyor:
İnnâ hâzihî dâcetün yuhricüha'l-lâhu Teâlâ. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin kızdığı, buğz ettiği bir yatıştır bu." diye geçiyor.
Bir başka rivayette de;
Hâzihî dâcetün lâ yuhibbullâhu Teâlâ. "Bu, Allah'ın sevmediği bir yatıştır." diye geçiyor.
Demek ki insan da esas itibariyle uzanıp yatacağı zaman yatma şekli böyle yüzükoyun yatmak olmayacak; yüzükoyun yatmak, yüzü karnı yere gelecek şekilde yatmak güzel bir yatış değil, Allah'ın sevmediği bir yatış.
İnsan geceleyin nasıl yatacak?
Mesela mümkünse sağ tarafına doğru yatacak. Besmeleyle yatacak. Sırt üstü yatabilir, sağına yatabilir fakat yüzüstü yatmak uygun değil.
Eğer bir karın ağrısı varsa, bir rahatsızlığı varsa, bir hastalık bahis konusuysa bazı sebepler varsa mesela midenin hazmetmemesi veyahut hani diyor ki burada uzuvları korumak için olabilir.
Bu sözün altında ne yatıyor biliyor musunuz?
O zaman üstlerini örtecek bile kıyafetleri yok. "Kendisinin avretini iyi muhafaza etmek setr-i avretini tam yapabilmek için dönerse dönebilir." demek istiyor.
Demek ki örtü bile tam kifayet değil. Ne sıkıntılar çekmişler mübarekler ne kadar mahrumiyet içerisinde yaşamışlar. Biz de ne kadar çok nimetler içerisindeyiz elhamdülillah. Akşam sofralarında masamızın üstünde sofraya koyacak yer bulamayız. En fakirimizin bile en aşağı birkaç tane giyimi vardır. Bizim kat kat çok fazla şükretmemiz lazım gelirken demek ki maddî şeyle ilgili değil.
İnsan terbiyeli olsa nimeti arttıkça şükrü artar ama "Bak elhamdülillah Allah bana başkasına vermediği kadar nice nimetler vermiş." diye terbiyeli zihniyetle tamam güzel yapılmış yerinde olsa o zaman insanın "Layık olmadığım nimetler." diye şükrü de artar.
Geçen Ramazan'da Medine-i Münevvere' de bir yerde müsteşarlık falan yapmış bir dostumuz vardı, onunla karşılaştık. "Ramazan nasıl geçiyor?" dedim?
Başladı şıpır şıpır gözyaşı dökmeye, ağlamaya.
"Öyle acizim, öyle kusurluyum, öyle hor hakir bir kulum ki hiçbir şeye layık değilim ama Mevlâ'nın buradaki nimetleri karşısında utanıyorum." dedi.
Akşamüstü Harem-i Şerif’te gölgeliklerde sofraları kuruyorlar, buzlu zemzemler geliyor, hurmalar geliyor, Medine'nin güzel ince kabuklu üzümleri geliyor, işte herkes nesi varsa önüne koyuyor. Ezan okunduktan sonra hemen namaza durmuyorlar, bir güzel iftar yapıyorlar, ondan sonra zevk ile şevk ile ibadet yapıyorlar.
Böyle gözyaşı dökerek;
"Hiç layık olmadığım çeşitli leziz nimetler içindeyim. Ömrümde bu kadar tatlı Ramazan geçirmedim. Mevlâ'ya şükrümden acizim." dedi.
Demek ki insan terbiyeli olunca o hediyeyi, yapılan iyiliği idrak ediyor. İdrak etmek de bir derece meselesi, mertebe meselesi. Adama iyilik yaparsın, yüzüne bile bakmaz. Tabi sen iyiliği Allah için yapıyorsun ama onun namına kusur, onun nezaketine aykırılık oluyor.
Biz de kullar olarak Allah-u Teâlâ hazretlerinin nimetlerini düşünüp O'na karşı şükranımızı arz etmemiz lazım. Bu vesileyle elhamdülillah nimetlere gark olmuş durumdayız.
Memleketimizdeki nimetler için Allah'a hamd-u senalar olsun.
Kavâimü minberî hâzâ revâtibü fi'l-cenneh.
Sadaka Resûlullah fimâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve selem hazretleri buyuruyor ki:
"Şu benim minberimin üzerinde durduğu ayaklar, direkler, cennetin üstünde durduğu temellerdir."
Buna benzer hadis-i şerifler bu manâyı ifade eder:
"Benim minberimle mihrabım arasında ravzatün fi'r-rıyâbi'l-cenneh cennet bahçelerinden bir bahçe vardır." diye de hadis-i şerif var.
Mescit-i Nebevî' ye girdiğiniz zaman tabi Mescit-i Nebevî ilk önce hurma dallarından yapılmış. O zaman ne var; kesme taş mı var, büyük usta marangozlar mı var, zenginlik mi var?
Hurma direklerini dikmişler, hurma dallarını örtmüşler, olmuş Mescit-i Şerif. Evvel öyle. Hurma dallarını yan yana koyarsın, toprağı karıp çamur yaparsın, sonra üstüne kapatırsın. İçine girdin mi seni sıcaktan koruyan bir mescit olur. Öyleymiş, ondan sonra büyümüş, ondan sonra daha da büyümüş, ondan sonra daha da büyümüş, ön tarafına ilave yapılmış sağ tarafına ilave yapılmış arka tarafına ilave yapılmış.
Şimdi ta ön taraftaki caddeye kadar ilave yaptılar, büyüttüler. Mescit-i Nebevî' nin sağ tarafına seksen tane gölgelik koydular. Her birinin altında bin kişi barınıyor. 80 bin kişi alınacak geniş yer yaptılar.
Tabi mescidin ilk yeri mühim. Resulullah'ın ilk mescit yaptığı yer acaba neresiydi?
Bir kere Peygamber Efendimiz Hz. Âişe validemizin kabrinin hücresinin, odasının olduğu yerde. "Peygamberler vefat edince başka yere nakledilmezler. Nerede vefat etmişlerse oraya defnolurlar." diye daha önceden hadislerle vârid olduğundan oraya defneylediler.
Demek ki şu anda Peygamber Efendimiz' in kabri Hz. Âişe validemizin hücresinde. Hz. Âişe validemizin hücresinin kapısı da mescide açılırdı. Peygamber Efendimiz hücreden çıkardı, mescide girerdi; orası mescidin kenarıydı. O eski mescidin olduğu yerleri bizim ecdadımız Osmanlı beyaz mermerle kaplamış, üstüne de eski yazıyla yazmışlar; "Mescidü'n-Nebî" diye oradan belli oluyor.
O beyaz direklerin olduğu yer, Peygamber Efendimiz' in ilk mescidinin olduğu yer. Hele minberle mihrap arası; "Şurası Peygamber Efendimiz' in mihrabıydı, şurası minberiydi." diye her zaman kalabalıktır.
"Cennet bahçesinde ben de namaz kılayım." diye Müslümanlar orayı göz eder. Fırsat buldu mu "Orada bir namaz kılayım." der. Oturur namaz kılar, Allah cümleye nasip eylesin. Tadına doyum olmayan güzel yerler.
"İşte şu minberimin ayakları, cennetin dayanaklarıdır."
Her şeyi mübarek. O mahalde ne incelikler varsa Resûlullah'ın her şeyi mihrabı da minberi de kabrinin arası da mübarek.
Bir hacı kafilesi, Medine'ye varmış. Otobüs durduğu zaman içlerinden bir hacı kendisini kumların üstüne atmış demiş ki;
"Yâ Rabbi! Acaba buraya Resûlullah ayağını bastı mı ki?"
Bir öğrencim anlatıyor: Öyle sevgiyle gözlerini kumlara sürüyormuş; "'Acaba Resûlullah buraya ayağını bastı mı ki?" diye ağlayıp duruyordu, hocam." diyor. Kafile başkanı; "Bizi de ağlattı çok âşık bir kimseydi." diyor.
Ama bir iki gün geçmiş rüyada Resûlullah Efendimiz' i görmüş. Rüyasında demiş ki:
"Evladım, kâğıt kalem getir de senin hacılığını yazayım."
Ne iltifat ne iltifat! Bir kere Resûlullah hitap ediyor, bir de haccının makbullüğüne işaret ediyor, o sevgi ile. O da gitmiş, öbür odadan kâğıt kalem almış gelmiş bakmış ki Resûlullah'ın oturduğu yerde şeyhi oturuyor. Onda da bir incelik var, ona teslim etmiş.
Sevgi insanı aşağılardan alıp yukarıların yukarılarına çıkarır, götürür. Kızgınlıktan, kavgadan, gürültüden hiçbir şey olmaz. Kızacaksan kâfire kız, zalime kız, haksızlık yapana kız.
Erkeklik öldü mü? Dünyada mertler kalmadı mı? Nerede yiğitler? Bir sürü haksızlık yapılıyor. Kızacaksan namertlere, alçaklara, insanları koyun gibi kesenlere, çoluk çocuğa merhamet etmeyenlere, kız, kızabildiğin kadar kız! Eski ecdadının hatıraları olan yerlere, eski topraklara, elden çıkmış şeylere olan hıyanetlere, onlara kızabildiğin kadar kız.
Müslüman kardeşinden ne istiyorsun? Kızmanın da yeri var, lazım ama yeri, istikameti var.
Biz şimdi Müslümanlar olarak birbirimize kızıyoruz. Birbirimizle kavga gürültü yaka paça, alt alta, üst üste. Karşıdan gülüyor; ondan sonra bizim topraklarımızı birer ikişer birer ikişer alıyor. Şimdi maazallah Trakya'yı da alsalar zaten "onun adı Trakya" diyeceğiz.
Bursa'yı alsalar -zaten Bursa'yı ilk Osman Gazi almıştı- öyle bir şey olur mu yahu?
Diyar-ı İslâm olmuş; oraya biz mührümüzü vurmuşuz. Müslüman diyarı oralar, camiler var, ecdat kan dökmüş oraya, bırakılır mı, gönülden çıkarılır mı? Nerede cami var, nerede ecdat şey yapmış; orası benim vatanım.
Şimdi falanca vilayette. Bir gün gelecek, bu dünya değişecek; öyle düşüneceğiz.
Öyle şey olur mu? Hemen ne diye hakkından vazgeçiyorsun? Sana bir işten, şirketten şuradan buradan hak gelse vazgeçiyor musun? Geçmiyorsun. Ama ecdat kan dökmüş. "Bana bir zahmeti olmadı." diye şimdi mirasyedi, kimsenin aldırdığı yok! Koruyacağız!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
28.02.1982 -
Zamana Sövmek, İyilik
26.12.1982 -
Cömertlik, Herkesin İyi
