07.01.1990 - Peygamberimizin Oturuş Şekilleri

07.01.1990 - Peygamberimizin Oturuş Şekilleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n’nâr. Ve bi’s-sennedi’l-müttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yeclisü’l-kurfüsâ’.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizden razı olsun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in oturuş şekilleri... Tabi muhtelif oturuş şekilleri olabilir.
“Efendimiz dizlerini dikip elleriyle dizlerinin üst taraflarından kavuşturup öyle oturmayı severdi.”
Çünkü o zaman bir yana yaslanma mecburiyeti olmuyor, insan dengeli bir şekilde oturabiliyor, nispeten de bir rahatlık oluyor. Böyle dizlerini dikip ellerini dizlerine sararak oturmak. Bu; "kurfusa oturuşu" diye tabir ediliyor. Arapça’da kelime bu.
Kâne yeclisü’l-kurfusâe “Dizlerini dikip kaldırıp şöylece ellerini onlara sararak kavuşturup öyle oturmak” mânasına. Efendimiz bu oturuşu severmiş.
Tabii oturmanın şekli şemâili var, yatmanın şekli şemâili var. Mesela yüzü koyun uzanarak yatan bir kimseyi ayağıyla dürterek “Böyle yatma! Bu şeytan yatışıdır” diye nasihat etmiş. İnsan bir yere dayansa uyuduğu zaman abdesti kaçar. O bakımdan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz oturuşların içinde bunu beğenmiş. Sultanlar olsaydı, zenginler olsaydı şiltelerde, rahat koltuklarda, tahtlarda otururlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem toprak üzerinde otururdu, toprak üzerinde yatardı, hasır üzerinde yatardı. Hasırın izleri kırmızı kırmızı, ellerine yanağına otururdu. Ona rağmen dünyalığa tenezzül etmemişti, dünyalığa meyletmemişti.
“Birazını da kendime ayırayım, nasıl olsa ben bu işin merkezindeyim, nasıl olsa bir vazife görüyorum, elbette biraz imkânlarımın olması lazım.” gibi bir düşünceye kapılsaydı, isteseydi gücü yetecek imkânlar zaman zaman eline geçiyordu. Kendisine yığınla ganimet gelirdi, yığınla altın gümüş gelirdi; akşam geleni sabaha yanında bırakmazdı, sabah geleni akşama bırakmazdı; hepsini dağıtırdı.
Hatta -daha önceleri de bir vesile ile anlatmıştım- Hz. Ali Efendimiz’le Fâtımatü’z-Zehrâ radıyallahu anhümâ hazerâtının ev işleri yapmaktan, kuyudan ip çekmekten, el değirmeninde buğdayları öğütmekten, çalışmaktan elleri yara olmuş. Allah’ın arslanı Hz. Ali radıyallahu anh ve hanımı Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ’nın elleri yara olmuş.
“Gidelim de babamız harp esirlerinden birini de bize, bizim hizmetimize versin.” diye düşünmüşler. -Nasıl olsa hayatı bağışlanmış. Adamlar İslâm’a silah çekmişler ama müslümanlar yine de onları ıslah olurlar diye öldürmemişler. Efendimiz;
“Ben onları satacağım; onların gelirleriyle şu yoksul sahabe var ya -Ashâb-ı Suffe denilen; evsiz mübarekler. Mescidin bir kenarında suffe denilen yerde yatıyorlar, rakamları 70’e kadar çıkıyor. Gündüzleri daha da çok gelen oluyor ama onlar geceleri de orada yatıyorlar- onların daha yemeleri, içmeleri için gerekli masrafı sağlayacak kaynak dahi bulamadım. Ben bunları satıp onlara biraz yiyecek içecek temin etmeyi düşünüyorum. Size dua öğreteyim; o duaları, tesbihleri çekin.” diye sevgili ciğerparesi cennetlik Hz. Fatıma anamızın isteğine dua ile cevap verdi. Onlara hizmetçi vermedi, rahat etsinler diye düşünmedi. Kendisi de dünyada rahatı düşünmedi, daima mütavazı bir tarzda yaşadı.
Bizler de şimdi çok değişik insanlar olduk. Çünkü biz İslâm’ı yeni yeni öğreniyoruz. Kimimiz kırk yaşında öğreniyor, kimimiz elli yaşında. Kimimizin de kafasında İslâm diye bir şey var ama o İslâm, acaba Peygamber Efendimiz’in zamanının İslâm’ı mı?
Değil!
Bu, zamane Müslümanlığı! “Elhamdülülillah ben müslümanım.” diyor. Neredeyse çıkacak, göğsünü yumruklayıp böbürlenecek; “Var mı bana yan bakan?” gibilerden. Ben Müslümanım! O zaman herkes bana kul köle olsun, her şey benim etrafımda dönsün.”
Hayır! Öyle değil!
İşte bak “örnek alalım.” diye Peygamber Efendimiz’in hayat tarzını okuyoruz.
Peygamber Efendimiz’in hayatı son derece mütevazı idi. Umumiyetle öbür peygamberlerin de öyleydi. Hz. İsa aleyhisselam’ın tevazuu ortada.
Demek ki insanlar zamanla ölçüleri kaçırabiliyorlar. Bu ölçüleri kaçırmanın muhtelif sebepleri araştırılırsa; her gelen önüne bir şey ekleyince, ardına bir şey ekleyince iş yavaş yavaş, kıvrıla döne, eğrile büğrüle bir başka noktaya gidebiliyor.
Ne yapmak lazım?
Peygamber Efendimiz’in zamanının Müslümanlığını örnek almak lazım, ona göre yaşamak lazım.
Biz niye burada bu hadîs-i şerîfleri okuyoruz?
“Bozulmayan asıl kaynağa, asıl modele, asıl numene hayat tarzına göre hayatımızı tanzim edelim, her şeyimizi ona göre yapalım.” diye.
Neden?
Zaman geçti mi, işler ortalığa yayıldı mı, herkes bir ilave yaptı mı bu işin nereye varacağı belli olmaz. Asıl hedef alınan, model alınan şeyle doğrudan doğruya, direkt temasa geçip her şeyimizi ona göre yapmalıyız ki şaşırma olmasın, sapıtma olmasın. Herkes “Ben Müslümanım.” diyor, Müslümanlıktan vazgeçmiyor. Tabi o da güzel bir şey. Müslüman olmanın şuurunda olmak güzel bir şey ama müslümanın nasıl yaşayacağını, nasıl düşüneceğini; örfünün, âdetinin, töresinin, ahlâkının, âdâbının ne olacağını düşünmüyor.
Ayrı bir yere düşmüşüz. Uzaklaşa, uzaklaşa, uzaklaşa asrı saadet Müslümanlığından çok uzaklara düşmüş. Çok uzaklara düşmüş de farkında değil!
“Vay! Ben yolumu kaybetmişim. Meğer genel merkezden ne kadar uzaklaşmışım.” diye aklımızı başımıza toplamamız lazım. Resûlullah Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılmamız lazım. Zamane Müslümanlığını bırakıp sahabe Müslümanlığına, Asr-ı Saadet Müslümanlığına gitmemiz lazım, başka çare yok!
Ancak o zihniyetle, o ahlâk ile o âdâb ile o tevazu ile hareket edersek kurtuluruz.
Kozmetik sanayiine bilmem kaç milyar harcıyormuşuz.
Ne demek kozmetik sanayi?
Allık, pudra, rastık, oje, krem saç malzemeleri, ıvır zıvırları...
Bunlar olmasa ne olur?
Hiçbir şey olmaz.
Kıyamet mi kopar?
Hiçbir şey olmaz. Gittiğim evlerde abdest alırken; yakınlarımızın, sevdiğimiz kardeşlerimizin ve dostlarımızın banyolardaki eşyalarına bakıyorum. Allah’ım, ya Rabbi! Nereden gelmiş isimleri yabancı, kendileri yabancı... Traştan önce krem, traştan sonra krem, bilmem ne spreyi, bilmem ne eczası, bilmem ne kremi, bilmem ne aleti, bilmem ne edevâtı... Bir sürü ıvır zıvıra milyarlar gidiyor.
Öbür tarafta fakr u zaruret içinde çırpınıyoruz, islâmî hizmetlerde geri duruyoruz.
Eğer hizmetse hizmete sarf etmek lazım. Biz evimizdeki lüksten vazgeçsek, bakın “boğazımızdan keselim” demiyorum; lüksten vazgeçsek, işe yaramayan maddeleri evimizden tasfiye etsek...
Bu ne işe yarar?
Hiçbir işe yaramaz, süs.
Bu ne işe yarar?
Bu da bir işe yaramaz; o da süs.
Bu vitrin ne işe yarar?
O da süs.
Ya bu ne?
Gösteriş.
Ya bu ne?
O da gösteriş. Avizeler, aplikler, aletler, edevatlar, mobilyalar... Hem de pahalı pahalı... Mobilyalar odaları doldurmuş, salonları doldurmuş; insanlara yer yok! İnsanlar gidiyor dört tanesi dört koltuğa oturuyor; geri kalanlar ne yapacak? Kedinin ciğere baktığı gibi bakıp yalanacak.
Neden?
Birkaç kişi koltukları doldurmuş. Bir de ev küçük oldu mu tamam.
Evlenenler de illa yatak odası takımı, misafir odası takımı, bilmem ne odası takımı, şark odası, garp odası derken evin içi bir doluyor; hadi, insanlar neredeyse oturacak yer bulamayacak.
Muhterem kardeşlerim;
Çok şaşırmışız. Ben bunu kimseyi kınamak için söylemiyorum. Hepimiz şaşırmışız, hepimiz ölçüyü kaçırmışız. “Zıvanadan çıkmak” derler. Hani kapıların zıvanaları vardır; galiba menteşe demek. Girdisi sağlam, dönme eklem yeri vesaire... Zıvanadan çıktı mı kapı sarkar, çalışmaz, gacırdar gıcırdar. Hepimiz ana çizgiden sapmışız, ana yapıdan çıkmışız, bozulmuşuz. Çok dikkat edelim!
Yol ne yolu?
Bak ben sözün başında Arapça bazı şeyler söyleyip [Mehmed Zahid] Hocamız’dan öğrendiğimiz töre ve an’aneye göre vaaza öyle başlıyorum.
Efdalele’l-hadîsi kitabullâh. “Sözlerin en güzeli Allah’ın sözü" Allah'ın Kur’ân-ı Kerîmi... Âmennâ ve saddaknâ; kabul ettik ama yetmiyor. “Kabul ettik.” diyoruz, ondan sonra okumuyoruz.
Hani kabul etmiştin? Allah’ın kitabı en güzel sözdü?
En güzel sözü okumuyor, en kötü sözleri okuyor; romanları bitiriyor, mecmuaları bitiriyor, gazeteleri bitiriyor, müstehcenleri göz ucuyla seyrediyor... Her şeyi okuyor.
"Allah’ın kitabını okudun mu?"
"Okumadım."
"Okumasını bilir misin?"
"Bilmem."
"Ne emrediyor farkında mısın?"
Farkında değil; namaz kılıyor da namazın içinde kullandığı kelamın, sözlerin mânasını bilmiyor.
"Sen bebek misin, çocuk musun, ilkokul talebesi misin?"
"Değilim! Kırk yaşındayım, elli yaşındayım, altmış yaşındayım, yetmiş yaşındayım."
Ama daha İslâm’ı öğrenmemiş.
Ne zaman öğreneceksin? Ömür geçti, rüzgâr gibi geçti. Ne zaman öğreneceksin?
“Hocam okadar çok işimiz var ki. Ben muhasebeciyim, sen hukukçusun, berikisi bilmem neci, ötekisinin dükkânı var, berikisinin atölyesi var.”
Şeytan usta bir kandırıcı olduğu için hepimizi kandırıyor, dünya hepimizi oyalıyor. Bunlar âhiretten, Allah’ın rızasını kazanmaktan bizi oyalıyor. Şeytan sessiz sedasız dünyalığı sevdiriyor, dünyanın peşine takıyor, şeytanın oyununa geldiğimizin farkında bile olmuyoruz. Nefis bizi bir aldatıyor, nefsin oyununun içine düştüğümüzün bile farkında değiliz. Bir yol tutturmuşuz, gidiyoruz. Böyle bir acayip yol! Peygamber Efendimiz’in hayatını çok okuyalım, Kur’ân-ı Kerîm’i çok okuyalım.
Efdale’l-hadîsi kitâbullâh. “Sözün en güzeli Allah’ın kitabı, Kur’ân-ı Kerîm’dir.”
Ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. “Yolların en güzeli de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yoludur.” diyor.
Gitmiyoruz, gitmiyoruz...
Arapların bir şiiri var:
Li-külli şey’in mâniun ve li’l-ilmi mevâniu. “Her şeyin bir engeli çıkar; ilme engeller tomar tomardır, ton tondur, tümen tümendir.”
İlme, hak yola, İslâm’a, Allah’ın sevabını kazanmaya yönelik bir şeye kalkıştı mı insanın önüne tümen tümen mâniler yığılır.
Neden?
"Ah! Cennete gidecek." Şeytan, telaşa kapılır “Vay! Ben cehenneme giderken bu müslüman Allah’ın rızasını kazanırsa cennete gidecek. Nasıl aldatayım? Dünyayı allatayım, pullatayım, süsleteyim önüne çıkartayım. Takılsın dünyanın peşine; zevkin, keyfin peşine takılsın.
Herkesin evinin içine birer kutu girmiş. Televizyon denilen telef makinesi girmiş; millet sabahtan akşama "aman şu filmi kaçırma, aman şu diziyi unutma." Bir yer söylediler de unuttum. Çok mühim bir yer. Meclis mi dediler başka bir yer mi? Bir dizi varmış da; “O diziyi seyredeceğiz.” diye orada kimse bulunmamış. O en mühim yerde, "o dizinin sonu acaba nasıl sonuçlandı" diye millet bulunmamış.
Hey Allah’ım! Yâ Rabbi! Sen bize akıl fikir ver. Her şeyi vermişsin, akıl fikir de ihsan et.
Tabi herkesin aklı var, akılsız değil, cin gibi; şeytana çarığı ters giydirir. Şeytan kolay kolay aldatılır mı? Bizimkiler aldatır. Dünya aklı var ama ona akıl denmez. Bir insanı aklı, kendisini cehennem azabından kurtaracak yolu görmeye yaramıyorsa ben ona akıl demem. Cehenneme düşmekten kurtaramıyorsa, yanlışı eğriden ayırttıramıyorsa ben ona akıl demem ki.
“Hocam ama bunun köşkü var, sarayı var, adamları var, hizmetçileri var.”
Kendisini cehennemden kurtarabiliyor mu? Cenneti kazanacak yolda mı? Allah’ın rızasının yolunda mı?
Maalesef değil! Namaz da kılmaz, içki de içer, kazancı da şüpheli, soru işaretli, nidâ işaretli.
Neden?
Allah’ın rızasını kazanmasını bilemiyor da ondan.
Sen hiç demir-çelik fabrikasına gittin mi? Orada yüksek fırının kapağı açıldığı zaman içini gördün mü?
Sobanın kapağını aç, taş kömür sobasının kapağını bir aç, elini şöyle birazcık uzat. Ateş, Allah’ın azabı, cehennem ateşi! İnsanların üstüne alevleriyle saldıracak; melekler zincirlerle zor tutacaklar; “Doldun mu ey cehennem?” diye Allahu Teâlâ hazretleri seslenecek de;
“Doldun mu, boş yer var mı?”
هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ
Hel min mezîd. “Daha var mı yâ Rabbi?” diyecek.
"Dolmak ne... Ne kadar âsi, mücrim kul gönderirsen hepsini alacak yerim var.”
Öyle kükreyecek, saldıracak.
Biz de demir-çelik fabrikasına gittik. Fırının kapağını açıyorlar, sonra uzun çubuklarla kapatıyorlar. Kapağı açıldığı zaman dışarıya bembeyaz kıpkırmızı alevler saçılıyor. Neyse onu kapattılar, biz önünden geçtik ama geçerken sıcaktan yanağımız kızardı. O insanlar, o cehennemin içine atılacak.
“Cehennemin zakkumunun bir damlası dünya denizlerine damlasa tüm okyanuslar, tüm dünya denizleri zehir gibi acı olurdu.” diyor, Peygamber Efendimiz.
O insanlar onu yiyecek, o ateşin içinde yanacak. Ölse kurtulur ama ölmeyecek.
لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا
Lâ yukdâ aleyhim fe-yemûtû. “Ölmek yok ki kurtulsun.”
Allah azabı çektirecek; yanan derileri tekrar tazelenecek, tekrar yanacak. Bunlar her zaman fırsat geldikçe söylediğimiz şeyler.
Ama bizde bir büyük kusur var; düşüncemizi uygulamaya geçirmememiz, fikrimizi eyleme dönüştürmememiz...
“Tamam, hoca güzel söyledi.”
Peki sonuç?
“Tamam, hadîs-i şerîf doğru.”
Peki netice? Yapacak mısın onu?
“E dur bakalım.”
Ne zamana kadar durayım? Bak kırk sene geçmiş, elli sene geçmiş, altmış sene geçmiş; ne kadar durayım. Şeytan aldatıyor, dünya aldatıyor.
Bu dünyayı bir kocakarıya benzetmişler; yüzüne gözüne boyayı çalıp kendisini genç gösteren, allık, pudra, rastık, rimel derken çok süslü püslü görünüp uzaktan “Ay ne kadar genç, aman ne kadar güzel!” dedirten, aldatan bir kocakarıya benzetmişler.
Neden kocakarı?
Köhne dünya olduğundan. Eski, nice nice asırlardan kalma... Allaması pullaması sahte; derisi buruşmuş, çağı geçmiş, sana vefası yok. Daha öncekilere de vefası yoktu, hiç birine vefa göstermedi. “Dünya dünya” diye kendisine sarılanların hiçbirisine yâr olmadı, sana da yâr olmayacak.
Ne yapıyor?
Aldatıyor... Önünde kıvırttırıyor, aldatıyor. Sen de aldanıyorsun, ben de aldanıyorum, çoluk çocuklarımız da aldanıyor, hanımlar da aldanıyor.
Bunu niye takarsın, bunu niye istersin?
Çok güzel.
Ne olacak?
İşte parmakta bir yuvarlak taş. Taş be!
“Ama Hocam! Elmas, yakut, altın.”
Olmasa ne olur? Isıtıyor mu? Şu şiddetli soğukta, karların arasında kalsan ısıtır mı?
Isıtmaz.
Neden?
“Hocam! O böyle ışığın altında bir parıldadığı zaman renk renk olur, onun pırıltısına doyum olmaz.”
Sen kendi keyfin için mi yaşıyorsun, başkasının keyfi için mi? Gösteriş, nefis... İnsan istiyor ki ben güzel olayım, herkes beni beğensin. Bir de karşı tarafı çatlatmayı da seviyor; karşımdaki kıvransın bende var onda yok. Çatlasın!
Bütün bunların hepsi çirkin huy, kötü huy. Olmayıversin. Sade giyin, evin sade olsun, giyimin sade olsun, süsün olmasın. Fazlasını Allah yolunda sarf et; sevap kazan, âhirete kazan, âhirete gönder. Âhiretteki köşkün güzel olsun, âhiretteki kazancın güzel olsun.
“Hocam etrafımda öyle yapan yok ki.”
Sen yap, sen numune ol, sen gözünü aç. Cümle cihan halkı felakete giderken sen kendini kurtar. Akıntıya kapılma, arkası uçurum; Niagara şelalasi gibi. Yuvarlanıp gideceksin. Oraya geldin mi;
“Aa! Burası uçurummuş. Eyvah! Döndür kayığı.”
Dönmez ki. Akıntıya kapıldın; ucuna geldin mi, aşağıyı bir boyladın mı kafan kayalara çarpar, ne olacağın belli olmaz.
Onun için hepimizin şöyle yapması lazım.
Doğru olduğuna inandığımız bir fikri uygulamaya geçirmemiz lazım, uyutmamamız lazım.
“Tamam tamam, doğru. Yapacağım, yapacağım.”
Yine uyuyor. Bu şeye benziyor; sabah namazı için ezan okunuyor;
“Tamam, müezzin efendi kalkacağım, çok bağırma. Birazcık gözümü kapatayım da şu uykumun sersemliği biraz geçsin.” diyor. Ondan sonra bir daha gözünü açıyor, ortalık bembeyaz olmuş sabah namazı geçmiş, üstüne güneş doğmuş.
Neden?
“Birazcık başının sersemliği geçsin.” diye gözünü kapattığından oldu. Anında zıplamazsan şeytan, nefis, yatağın sıcaklığı seni yine namazdan alıkoyar.
Sahabe-i kirâmın çok güzel vasıfları var. En güzel vasıflarından biri; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den bir nasihat duydukları zaman derhal uygulamalarıydı. En güzel vasıfları bu! İçki haram kılındı, küpleri sokaklara döktüler; zekât vermek farz oldu, herkes zekâtını verdi. Hadi bakalım savaş var, sefere çıkılacak; delikanlı evlenmiş, gerdeğe girmiş;
“Düşman geliyor Resûlullah sizi savaşa çağırıyor.” diye düğün gecesi sokaktan bir ses duyuyor. Daha yıkanmadan gerdek evinden çıktı, çarpıştı, öldü, şehit oldu. Allah şefaatine erdirsin.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;
“Şu kardeşinizin hali nicedir? Meleklerin onu yıkadığını görüyorum.” dedi.
“Yâ Resûlallah! Düğün yapmıştı, gerdeğe girmişti. Daha gusül abdesti alamadan sen çağırdın diye sefere geldi; ondandır.” dediler.
Allah aklımızı akl-ı selîm; fikrimizi fikr-i selîm eylesin. Hakkı duyduğu, anladığı zaman hemen onu uygulamayı nasip eylesin. Batıldan korunmayı nasip eylesin. İslâm’ın imdadına yetişmeyi nasip eylesin.
09.05.1982 -
Lokman (as) Oğluna
05.04.1987 -
Mala ve İlme
