06.06.1982 - Kuran-ı Kerim Okumak, Peygamberlerin İbretlik Hikayeleri, Kureyş Kabilesi, Hz.Ali

06.06.1982 - Kuran-ı Kerim Okumak, Peygamberlerin İbretlik Hikayeleri, Kureyş Kabilesi, Hz.Ali
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kıraatu raculün Kur'âne fî gayri mushafın elfü derecetin ve kıratuhû fî'l-mushafı yudâ'afu alâ zâlike ilâ elfey derecetin.
Bu sahih hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem, bize Kur'an okumaktan bilgi veriyor.
Adamın; kişinin, kişi mânasında adam sözünü kullanırlar. Arap dilinin kaidesidir, maksat kişi demektir. Kadın için de aynı hüküm caridir; ille bıyıklı, sakallı erkek olacak değil, kadınlar bu hükümden müstesnadır, mânasında değil de kişi demek, insanoğlu demek.
Adamın Kur'ân-ı Kerîm'i önünde yazılı mushaftan okuması -bakarak okuması demek- ve bir de mushafa bakmadan okuması mukayesesi yapılıyor.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte buyuruyor ki;
Kıraatu raculün Kur'âne fî gayri mushafın elfü derecetin. "Kişinin Kur'ân-ı Kerîm'i mushaf olmadan okuması bin derecedir; ona bin derece kazandırır, sevap kazandırır."
Kur'ân-ı Kerîm'in ecri, Allah'ın kelamı olduğu için hadden ziyadedir, dille anlatmak mümkün değildir. İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i açsa; okumasını hiç bilmese, Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne bakması sevaptır.
Neden?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabı da ondan, Kitâbullah. O şereften dolayı yüzüne bakmak da sevaptır. Hiç okuma bilmiyor, cahil, ümmî adam; Kur'ân-ı Kerîm'i açmış bakıyor.
Osman-ı Gazi niçin bunca hürmetlere mazhar oldu?
Osman-ı Gazi Şeyh Edebali'nin evine misafir gitmiş, kendisi okuma yazma bilmeyen bir kimse; okuma yazma bilmiyor, bir şeyden haberi yok! Horasan taraflarından hicret etmişler, buralara gelmiş bir kabilenin başkanı, bilgisi olmayan bir insan. Şeyh Edebali de çok alim, arif, kâmil bir kimse, onun evine gitmiş. Gece misafir edince bakmış duvarda bir şey var.
"Bu nedir?" demiş.
"Bu Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabı Kur'ân-ı Kerîm." demiş.
"Öyle mi, peki!"
Gece yatağı yorganı yapmışlar. Sabah Şeyh Edebali gelmiş, bakmış ki yatak yorgan hiç bozulmamış.
"Ne oldu?" demiş.
"Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabı karşısında ben nasıl ayağımı uzatır yatarım." demiş.
Hürmete bak! O hürmetten sonra gece bir rüya görmüş: Göbeğinden bir ağaç çıkıyor, dalı budağı her tarafı sarıyor, imparatorluk kuracağına, sülalesinin çocuklarının büyük devlete nail olacağına yorulmuş.
İnsan nelere sahip olursa hürmetten, edepten sahip olur! Ne ziyana uğrarsa edepsizlikten uğrar!
Bir edep insanı çok yükseklere çıkartır, çok kazançlara uğratır; bir edepsizlik ise insanı ta yukarılardan yüzükoyun yere düşürür.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi edep sahibi eylesin; terbiyeli, zarif, nazik, hassas, duygulu kimseler eylesin.
Kur'ân-ı Kerîm böyle bir kitaptır; hürmet eden izzet bulur, dünyada ahirette rahat eder. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın ipidir, sarılan kurtulur. Kuyuya düşmüş bir insanı kuyudan çıkarmak için ip sarkıtırlar ya; Kur'ân-ı Kerîm, düşmüşlere Allah-u Teâlâ hazretlerinin ipidir. Kim ona sarılırsa karanlıktan, zulumâttan nura çıkar, kurtulur. Onun için yüzüne bakmak sevaptır.
Elif lâm mîm diye okusan Allah elif için bir hasene verir, lâm için bir hasene, mîm için bir hasene verir; hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu ifadeyle bildiriyor, sevabı çoktur.
Onun için aklımız varsa Kur'an'a gayret etmemiz lazım. Aklımız varsa Kur'ân-ı Kerîm'in okumasını, ezberlemesini öğrenmeye gayret etmeliyiz. Ondan sonra da ahkâmıyla onu öğrenip hayatımızı tanzime gayret etmeliyiz.
İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i ezberinden okursa Allah bin derece verir ama önüne mushafı açıp da yazısına baka baka okursa bu iki bin dereceye kadar faklı bir kârı sağlar. İnsan bin derece daha fazla alır, alabilir.
İlâ elfey derecetin. "İki bin dereceye kadar…" Demek ki o arada çeşitli duyguların ihlâsına göre, çeşitli seviyelerde ama daha fazla bir ecir kazanır.
Demek ki yüzünden okumak iyidir, yüzünden okumakta fayda vardır çünkü insan yüzünden okuya okuya eksiklerini tamamlar ve garantili okur. Ezber okurken de bakarsın o ayeti yanlış okuyormuşsun da farkında değilsin, öyle gider. Fe mi re mi, şu harf miydi bu harf mi, turceûn muydu yurceûn muydu… İnsan bir yanlış ezberledi mi yanlış gider; yüzüne bakmak faydalıdır. Yüzünden okumanın insana kazancı daha fazladır, bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bunu bildiriyor.
Karasat nemletün nebiyyen mine'l-enbiyâi fe-emere bi-karyeti'n-nemli fe-uhrikat fe-evhallâhu ileyhi en karasetke nemletün ahrakte ümmeten mine'l-ümemi tusebbihu.
Eski ümmetlere ait bir hususu anlatan bir hadis-i şerif Ebu Hüreyre radıyallahu anh işitmiş, Peygamber Efendimiz' den nakletmiş. Hocamız da diyor ki:
"İçinde zarif nükteler var da onun için bu hadis-i şerifi ihvanım okusun diye buraya yazdım." diye oradan işaret etmiş.
Eski ümmetlerde bir peygamber gelmiş. Bu peygamber peygamberlerden bir peygamber; bir yerde dururken bir karınca gelmiş, bunun bacağını fena halde ısırmış.
Karıncanın da bazen insana sarıp da ısıran cinsi vardır. Bilmiyorum ağaca çıktığı zaman size saldıranına rastladınız mı, insanı çimdik çimdik çimdirirler, çok fena yaparlar ve çekersin gelmez, kafası kopar. Isırdığı yerden kıskacını çekmez, öyle ısırır.
Küllü mudırrin yuktel. "Her zararlı mahlûk öldürülür." diye bir kaide vardır.
Akrep, yılan, çıyan vs. zarar verir; bıraksan öbür tarafta çocuğu ısırır, öldürülür.
O da bunu zararlı görmüş. Karıncaların tepesini, yuvasını yaktırmış. Karıncalar tepe yaparlar, tümsek olur. Kızgınlığından tümüyle yuvasını yaktırmış. Onun üzerine kendisine buyurulmuş ki:
"Allah ona vahyetti ki; 'Seni bir karınca ısırdı, sen topluluklardan Allah'ı tesbih eden bir topluluğu bütünüyle yaktın, bir karınca ısırdı, topunu birden yaktın!'"
Buradaki nükteler nedir?
Aklımızın aldığı kadar, nükteler; her can sahibi mahlûku mümkünse öldürmemek lazım. Mümkünse, eğer zararlı değilse öldürmemek lazım! Bak ne diyor:
Ahrakte ümmeten mine'l-ümemi tusebbihu. "Allah'a tesbih eden gruplardan bir grubu öldürdün!"
Her hayvanın tesbihi vardır, her ağacın, her otun, her mahlûkun, bildiğimiz bilmediğimiz her varlığın tesbihi vardır; tesbih edip duruyorlar.
Tesbih ne demek? Allah'a itaat ve hizmet vazifeleri!
Allah-u Teâlâ hazretleri hikmetiyle yaratmış, insana her şeyin bir faydası var. Mikrobun da faydası var. Her şeyin bir faydası var. Diyorlar ki; çürütücü mikroplar olmasa, hiçbir şey çürümese hayat hayat olmaz. Her şey olduğu gibi kalsa o zaman her taraf perişan olur! Her şeyde bir hikmet var, fayda var...
Can sahibi olan bir şeyi öldürmemek, hele yakarak öldürmeme dersi de çıkıyor. Çünkü o öldürmelerin en kötüsüdür.
Sebebi de şuymuş: Bu peygamber Allah-u Teâlâ hazretlerin helak ettiği bir yerden geçiyormuş. Eski kavimlerden bir helak edilenler var, mesela Lut kavmi. Lut kavmi çok kötülükler işlerlerdi, cinsî sapıklıkları vs. vardı; Allah helak etti. Ad kavmi, Semûd kavmi, Nuh aleyhisselam'ın kavmi, nice kavimler… Ayet-i kerimede;
Kâle Rabbi innî daevtu kavmî leylen ve nehârâ. "Yâ Rabbi! Ben gece gündüz kavmimi sana davet ettim, hak yola davet ettim."
Fe-lem yezidhüm duâî illâ firârâ. "Benim davetime hiç cevap vermediler; ancak firarlarını artırdılar, çağırdıkça geri kaçmayı artırdılar!" buyuruluyor.
Çok beliğ bir şekilde ifade edilmiş. O kadar çağırdı, gelmedi; sonra Tufan meydana geldi. Çeşitli kavimlerin helaki var.
Helak edilmiş bir kavmin yerinden geçiyormuş da içinden; helak olanların içinde çoluk çocuk yok muydu, kadınlar, masumlar yok muydu, diye bir düşünce geçmiş.
Sen misin düşünen!
Biraz sonra bir ağacın altına gidip yatınca Allah o karıncayı göndermiş, bacağını ısırtmış. O da o hınçla uyandı, bacağı fena halde acıyor:
"Yakın şu karınca yuvasını!" demiş. İbret alınsın diye bir şey!
Eski mutasavvıflardan bir zât-ı muhterem de bir gün kitabı açmış, sabırdan bahsediyormuş. Sabırdan bahsederken akrebin birisi gelmiş, ayağını sokmuş; kılını kıpırdatmamış!
"Ayağınızda akrep var, ayağınızı sokuyor…" deyince;
"Sabırdan bahsederken feryat etmeye utandım." demiş. Arif kimseler neleri nasıl düşünüyorlar!
"Bunu gönderen Allah, tam ben sabırdan bahsederken göndermesinde bir hikmeti var." diyor, ona göre hareket ediyor.
Nasıl zarif insanlar gelmiş geçmiş! Akrebin sokmasına gık dememiş. Büyükler dereceleri öyle kolay kazanmamışlar.
Hepimiz isteriz ki tesbih çektiğimiz zaman hop uçalım, havalarda gezelim; gözümüzü kapattığımız zaman Medine'ye gidelim, Peygamber Efendimiz' in mescidinde namaz kılalım; Mekke-i Mükerreme'de tavaf edelim…
Kim istemez? Herkesin arzusu budur ama kolay değil.
30 yıl adamın nefsi balık istemiş, 30 yıl! "Sen balık mı istiyorsun? Vermeyeceğim!" diye vermemiş. Nefisle mücadele etmek var ya, 30 yıl balık vermemiş, istediği şeyi vermemiş! Böyle uğraşmışlar; geceleri uyumamışlar, sabahlara kadar ibadet etmişler.
Bizim onların yanında tutar yanımız yoktur, yan yana tutsan onlar kar gibi ak pak kalırlar, biz de zift gibi kapkara kalırız. Onların o hallerini biz ancak kitaplarda masal gibi okuyoruz. Acaba olur mu böyle şey, diyoruz. Onlar ömürlerini öyle geçirmiş.
Allah şefaatlerine nail eylesin. Bize de o edeplerinden -ne kadarını lütfederse- lütfeylesin. Pehlivanlar atlara binip koşuşurken küçük çocuklar da çomaklara biner, etrafta onları taklit ederlermiş. Artık öyle mi olur, başka türlü mü olur, Allah bize de lütfederse diyorum.
Yuhricu'l-hayya mine'l-meyyiti. "Ölüden diriyi çıkartmıyor mu!"
Ayet-i kerime de öyle bildirmemiş mi?
Biz de -hepimiz- ölüyüz, dilerse çıkartır. Ama lütuf onda ne övünmeye lüzum var ne böbürlenmeye lüzum var. Lütfederse kara taştan pınar çıkartır, billur gibi su akıtır. Lütfunu talep ederiz; azabından korkar, çekiniriz, kendisinin azabından lütfuna, merhametine iltica ederiz.
İnsan her an da böyle imtihandadır. Allah bu imtihanlara karşı da bizleri uyanık eylesin.
Kurayşun hâlisatulllâhi fe-men nasebe lehâ harben sülibe ve men erâdehâ bi-sûin huzie fi'd-dünyâ ve'l-âhirati.
Amr b. Âsî -burada ye ile yazılmış- radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz bize kendi kavmi, kabilesi olan Kureyş'i tarif etmiş. Buyuruyor ki:
"Kureyş Allah'ın seçkin bir zümresidir, Allah'ın seçkin kullarından ibaret bir topluluktur. Kureyş'e harp açan kendisi silinir, kim ona kötülük murat ederse dünyada da ahirette de perişanlığa uğrar!"
Neden? Peygamber Efendimiz' in kabilesi! Allah o kabileyi seçmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Ben Âdem aleyhisselam'dan kendi zamanıma kadar, insanlar daima iki bölüğe ayrıldığı zaman hayırlısı tarafından geldim. İnsanlar gruplara ayrıldıkça, şubelendikçe, dağıldıkça, dallanıp budaklandıkça daima benim soyumun olduğu taraf en asil, en şerefli kabile oldu ve ecdadım daima nikâhlı insanlardan geldi. Benim sülalemde hiç haramla meydana gelen yoktur!"
Asil bir kabile! Allah kendi sevgili habibi içinden çıksın diye başından beri öyle seçmiş, çıkmış. Hâlâ da öyledir; hakikaten ona mensup olan kimseler, Peygamber Efendimiz' in akrabası, yakınları olan kimseler olarak Allah'ın has halis, iyi kullardır. Nice güzel, ciddi alimler yetişmiş, ki kitabını okuduğunuz zaman asaletini anlarsınız. Okuduğunuz zaman kitabından asalet fışkırıyor. Yazdığı kitaplardan ciddiyet, asalet belli olur.
Kureyşliler, sima olarak çok da güzel olurlarmış, Peygamber Efendimiz' in akrabaları yüzünün şekli şemaili itibariyle yüzüne bakılmaya doyulamayacak kadar güzel olurmuş.
Kurayşun ve'l-ensâru ve Cüheyne ve Müzeyne Eslemu ve Eşcau ve Ğifâru mevâliyye leyse lehüm Mevlân dûnallâhi ve Resûlihî.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde bazı Arap kabilelerini metheylemiş.
1.Kureyş
2.Ensar; Medine'nin Müslümanları ki Mekke'nin kâfirleri, müşrikleri; Müslümanları oradan çıkartınca mü'minlere kucak açtılar, o diyar-ı gurbette yardımcı oldular.
"Gel, tarlamın yarısı senin, evimin yarısı senin..." dediler. Ensar, görülmemiş bir kardeşlik gösterdiler. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de methediyor:
Ve yu'sirune alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsen. "Kendilerinin ihtiyaçları olsa kıvransalar bile kardeşlerini tercih ederler."
Müslümanlara bağırlarını açmaları, barındırmaları çok methedilen bir haldir.
"Kureyş, Eşcar, Cüheyle, Cüzeyne, Elsem, Eşça' ve Gıfar kabileleri…" diye yedi kabile sayıyor, "Bunlar benim anlaşma kabilelerimdir ve Mevlâ'mdır diyor."
Mevlâ: Araplar' da iki kimse anlaşırsa birbirlerinin Mevlâ'sı olurlar. Bu benim dostumdur, bu benim yakınımdır. Anlaşma olan; benim hatırım için kimse buna dokunmasın, diye söylenilen kimse Mevlâ oluyor. Peygamber Efendimiz; "Bu kabileler benim Mevlâ'mdır." diyor.
Neden?
Bu kabileler kuvvetli kabilelerdir, İslam'dan önce hatırlı kabilelermiş İslam'a ilk önce girmişler. Ondan sonra da İslâm'a güzel hizmet etmişler.
Peygamber Efendimiz vefalıların en vefalısıydı. Kendisine karşı yapılan hiçbir iyiliği, gösterilen yakınlığı karşılıksız bırakmamıştır. Hepsini en üstün şekilde mükâfatlandırmıştır. Mekke'yi fethettikten sonra Mekke'den çıkarken döndü, mahzun mahzun Mekke'ye baktı da;
"Seni bırakacak değildim. Beni zorla çıkartmasalardı buradan ayrılmazdım! dedi.
Mekke; mübarek belde, ta Âdem aleyhisselam'dan beri oranın bir özelliği var. O Arafat dağı eski kitaplarda methedilmiş bir dağdır, müstesna, mübarek bir makamdır.
İnne evvele beyti vudia li'n-nâsi lellezî bi-bekkete mübareken ve huden li'l-âlemîn. "Kâbe mübarek bir yerde kurulmuş"
Oradan çıkmak istemedi ve çıkaranlara intizar etti. "Senden beni çıkartanlar, senden beni ayıranlar…" diyerek üzüntüsünü izhar etti.
Peki, böyle diyen bir insan Mekke fethedilince ne yapar? Mekke fetholdu. Müslümanlar galip geldiler, herkes aman diledi.
Mekke tekrar Müslümanların oldu.
Ne olur? Gelir orada oturur…
Vefakâr! Ensar’a; "Ben size kendimi ayırdım dedi. Buna razı değil misiniz?" dedi.
Huneyn Gazvesi'nden sonra;
"Ben kendimi size ayırdım, sizin yanınıza geleceğim. Mekke'de oturmayacağım!" dedi. Medine'de oturdu.
Vefakârlık numuneleri sayılmakla bitmez. Bu kabileler İslam'a hizmet ettiği için Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Bunlar benim anlaşmalarımdır, dostlarımdır."
Ve leyse lehüm Mevlân dûnallâhi ve Resûlihî. "Onların Allah'tan ve Resulünden başka Mevla’sı yoktur!" En şerefli Mevlâ, en şerefli dostlar bu kabileleri böylece şereflendirmiş.
Ebu Zerr el-Gıfârî de Peygamber Efendimiz' in huzuruna gelmiş, Müslüman olmuş, gitmiş. Kısa bir zaman sonra dönmüş, gelmiş; Eslem ve Gıfar kabileleri Müslüman olmuş. Ebu Zerr el-Gıfârî onları çekmiş getirmiş.
Hocamız rahmetullahi aleyh hep bunu söyler, bahis konusu ederdi.
"Bu Ebu Zerr el-Gıfârî hangi üniversitede okudu?" derdi.
Söz tesiri oraya gitti de iki kabileyi birden çekti çevirdi, Peygamber Efendimiz' e getirdi bağladı. Söz; imanla, kalpten söylenince basit bir şey bile söylese tesir eder. Sahan aldım, içine tereyağı koydum, yumurta kırdım… dersin. Yine tesir eder. Ama kalpten olmayınca, samimiyetsiz, kibirle, gururla olunca, başka art niyet olunca onun tesiri olmaz; insan halis niyetle söyleyince tesiri olur.
Allah cümlemizi o mübareklerin şefaatlerine nail eylesin.
Kusimetü'l-hikmetü aşerete eczâi'l-feûtiye aliyyün tıs'atün tıs'aten fe-u'tiye aliyyün tıs'ate eczain ve'n-nâsu cüz'en vâhidâ ve aliyyün a'lemu bi'l-vâhidi'l-ilmun.
Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz' in Hz. Ali Efendimiz' i övücü bir hadisi rivayet edilmiş. Buyuruyor ki:
"Hikmet denilen şey ona ayrıldı; bunun dokuz tanesi Ali'ye verildi, diğer bir tanesi diğerlerine dağıtıldı." Böylece Hz. Ali onların hepsinden daha bilgilidir, diye buyurmuş.
Hz. Ali Efendimiz' in methi hakkında çok sözler vardır. Bir kere şeref olarak şu yeter ki; Müslümanlar Hayber'in fethine gitti, koca kale, o zamanın imkânları mahdut, o kalede o düşmanları yenmek mümkün değil! Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Ben Müslümanların sancağını birisinin eline vereceğim ki Allah onu sever, o Allah'ı sever!" "O bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki Allah onu sever o Allah'ı sever." dedi, ashâb-ı kiramın:
"Ah keşke bana verilse..." diye geceleyin uykusu kaçtı. Çünkü metih çok üstün: Allah onu sever, o Allah'ı sever!
Hz. Ömer radıyallahu anh diyor ki:
"Yarın inşaallah bana versin, diye o kadar candan istedim ki ömrümde hiçbir şeyi o kadar şiddetli bir şekilde istememiştim!"
Ertesi gün ki herkes beni görsün de bana versin diye boynunu kaldırıyor, bakınmış:
"Ali nerede?" demiş.
"Yâ Resûlallah! Gözü ağrıyor, rahatsız, çadırda yatıyor."
"Çağırın bana!" demiş.
Çağırmışlar. Mübarek, gözünü bir sıvazlamış, gözünün ağrısı geçmiş. Sonra bayrağı vermiş. Hayber öylece fetholunmuş.
Fazâili çoktur, Hz. Ali Efendimiz' in hakikaten hikmetli söz bâbında fevkalade güzel ifadeleri vardır, her birisi bir dağ kadar kıymetli güzel güzel sözler söylemiştir ki kitaplar yazmıştır.
Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin. O esedullah, "Allah'ın arslanı" diye adlandırılmıştır, kahramandır.
Küçük bir çocuk iken Müslüman oldu, ömrü hiç isyanda geçmedi. Çocukluğunda, daha buluğa ermeden Müslüman olan ilk çocuk kim?
Hz. Ali Efendimiz. Çocukluğundan Müslüman oldu, pırıl pırıl Müslüman olarak yaşadı, ruhunu şehit olarak teslim etti. Elbette insanların en yükseklerinden birisidir.
Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin, yolundan ayırmasın.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
07.03.1982 -
İnsanın Asıl Gayesi
03.04.1983 -
Güzel Ahlak, Ana
