İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

23.01.1983 - Sadaka, Tevekkül Etmek

23.01.1983 - Sadaka, Tevekkül Etmek
Hadisler Deryası

23.01.1983 - Sadaka, Tevekkül Etmek

07.08.2026
20 dk 21 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lev enne sadakaten ceret alâ yedi seb'îne elfe insânin kâne ecru âhirihim misle ecri evvelihim.

Sadaka ile ilgili bir hadis-i şerif! Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Lev enne sadakaten ceret alâ yedi seb'îne elfe insânin kâne ecru âhirihim misle ecri evvelihim. "Eğer sadaka cereyan etse yetmiş bin insanın elinden geçse en sonuncu insanın ecri yine ilk insanın ecri gibi olur!"

Bu ne demek?

Bir insan Allah rızası için çıkartıyor bir sadaka veriyor, bu birinci şahıs. O öteki şahıs sadakayı alıyor, götürüyor bir başkasına veriyor. O da götürüyor başkasına veriyor… Eğer bu halkalar yetmiş bin insan olsa hepsinde aynı ecir var.

Veyahut bir zengin diyor ki; "Al bu sadakayı muhtaçlara ver, seni vekil ettim." Sen alıyorsun, uğraşıyorsun, mahallenin imamına gidiyorsun: "Al şu kadar parayı, senin mahallende -sen cemaatini bilirsin- kim muhtaçsa onlara ver." Etti ikinci şahıs. Sen de onu veriyorsun. O da geliyor, gelen bir kimseye; "Yahu ben bugün Hasan Efendi'yi göremedim, onun ihtiyacı vardı. Sen komşususun, al şu sadakayı ona ulaştır." Etti üçüncü şahıs…

Böyle böyle çeşitli vesilelerle sadaka elden ele dolaşıyor. Nihayet öteki şahıs da götürüyor sadakayı, müstahak olan kimsenin eline teslim ediyor. Kaç kişi olursa olsun -bu aradaki şahıslar, halkalar, vesileler, vasıtalar isterse yetmiş bin kişi olsun- hepsine Allah ecir veriyor. Çünkü hayra vesile oluyorlar. Azalarını, uzuvlarını hayırda kullanıyorlar. Birinci söylediğimiz şekilde veya ikinci söylediğimiz şekilde; hepsi ecirden hissemend oluyor, hepsi aynı ecri alıyorlar.

İhyâu ulûmi'd-dîn'de, Gazâlî rahmetullâhi aleyh hazretlerinin o meşhur kitabında bir hikâye nakledilir:

Muhtaç bir aileye birisi bir baş hediye etmiş. Al bunu, diye herhalde koyun başı, kesilen bir kurbanın başı veya sadaka vermiş. Adam almış, tencereye koyup pişirse yese yiyecek. Çoluk çocuğu var, ailesi var ve aç, muhtaç durumdalar.

O zamanki insanların insanlığına bak! Yese yiyecek ama demiş ki;

"Benim filanca arkadaşım var, o benden daha muhtaç, ben biraz daha sabredebilirim, onun çoluk çocuğu da benden biraz daha fazla…" Onu almış, pişirmeden götürüp ötekisine, ikinci şahsa vermiş. İkinci şahıs da almış, pişirse pişirip yiyecek. Fakat o da düşünmüş; "Benim falanca dostum, arkadaşım var, kaç gündür aç olduğunu ben biliyorum, götüreyim şunlara vereyim. Zavallılar açlıktan neredeyse helâk olacaklar…" O da götürmüş ötekisine vermiş…

Gazâlî hazretleri diyor ki yedi kapı dolaşmış; bu kafa, baş, yedi kapıyı elden ele dolaşmış.

Sonunda nereye gelmiş?

İlk şahsa gelmiş! Dönmüş dolaşmış ilk şahsa gelmiş! Demek ki altıncı şahıs da düşündü taşındı; "Filanca şahıs da çok muhtaç, hadi ona götürüp vereyim." dedi. O şahsa gelmiş, o pişirmiş yemiş.

Ama ötekiler ne oldu?

Öteki yedi kişi de aynı ecri aldılar!

Hem de burada bir başka sır, başka esrar var: Nasipte ne varsa o oluyor! O başın, o kellenin pişirilip yenmesi nasibi o birinci ailenin, o değişmiyor ama bak iyi niyetten, iyi maksattan, kardeşlikten, insanlıktan, faziletten dolayı kaç kişi daha ondan istifade etti. Nice sevaplar aldılar. Eskiler böyleymiş!..

Bizim köylü bir akrabamız vardı, Mamak'ta askerlik yapıyormuş. Nöbetteyken kar yağmış, kurtlar aşağıya iniyorlar, o zaman şehir çok kalabalık değilmiş:

"Birden üstüme bir kurt sürüsü çıkıp Hüseyin Gazi tepesinden kopup gelmesin mi? Kendimi zor toparladım. Doğrulttum tüfeği, sürünün ortasına bir patlattım. Bir tanesini vurmuşum, öteki kurtların hepsi üstüne üşüştüler, hayvanı parçalayıverdiler." diyor.

Hani az önce beraber koşuşturuyordunuz ya, hani arkadaştınız ya?!..

Arkadaşlık bitti. Kan kokusunu duyunca öteki kurtlar onun üstüne çullanmışlar, parçalayıvermişler.

Neden?

Hayvan, insan değil ki! İnsan olsa kardeşini omzuna alır.

Bizim harplerde ecdadımız nasıl yapmış?

Yaralı arkadaşlarını düşmana bırakmamak için sırtlarına almışlar, taşımışlar. O kurt, o hayvan; berikisi de insanlık işte! O insanlığı da bize İslâm veriyor; tepeden, çarşıdan alınmaz, teraziye konmaz! İnsanlık, imandan gelir!

Dervişlik olaydı tâc ile hırka

Alırdık biz dahi otuza kırka

Eğer başına bir şey giymekle sırtına bir hırka geçirmekle insan bir mevki makam sahibi olsaydı derviş olsaydı kâmil bir kimse olsaydı çarşıdan pazardan biz de giderdik, bir külah bulurduk, bir de hırka bulurduk, giyerdik. "Tamam, oldum." derdik. Resimlere, ansiklopedilere bakardık; o resimlere uygun, tamam, kenara otururduk. Müzelere giderdik, kıyafet müzelerine bakardık, olur biterdi…

Kıyafetle olmaz, imanla olur! Çarşıdan alınmaz, imanla olur!

O iman nasıl gelir?

Bizim imanımızın çok temelleri var ama en mühim temeli âhirete imandır. Allah'a inanıyoruz, âhiret gününe inanıyoruz, hesaba inanıyoruz, mizana inanıyoruz, teraziye inanıyoruz, ceza gününe inanıyoruz, mükâfat gününe inanıyoruz. Bir gün gelecek, bu yaptıklarımızın hepsi bize bir bir sorulacak. Hem ne dehşetli soru, ne dehşetli sorgu sual olacak. Onu biliyoruz da tir tir titriyoruz. Ordulardan korkmuyoruz; "Gelsin, bütün ordular gelsin, Allah yolunda ölürsem şehit olurum!" diyoruz. Geri dönmüyoruz, bir adım geri atmayı, düşmandan geriye kaçmayı günah biliyoruz. 40-50 tane, 70 tane kılıç darbesi yemeden yere düşmüyoruz. İmanımızdan, ölümden korkmuyoruz ama ölümden sonrasından korkuyoruz, hesaptan korkuyoruz. Hesaptan korktuğumuz için insan oluyoruz.

"Ben bu dünyaya bir defa geldim arkadaş! Ben burada günümü gün etmeye bakarım. Vur patlasın, çal oynasın yaşarım…" dedi mi bitti. Rüşvet de alır, hırsızlık da yapar, vatan hainliği de yapar, arsızlık da yapar, bir kenarda adam da öldürür, parası çoksa yolunu keser öldürür…

"Dünyaya bir defa geldim, bundan sonra bir şey yok, bizi zaman helâk ediyor. İhtiyarlıyoruz o kadar, öldük mü bitiriyoruz, yok oluyoruz!" diye düşünen insan bunların hepsini yapar. Baktı etrafında hiç kimse yok, adamın cebinde tomarla para var. Basar bıçağı öldürür.

Biz niye öldürmüyoruz?

Allah korkusundan, hesap korkusundan! Âdil-i mutlak, adalet sahibi Allah-u Teâlâ hazretleri var diye ödümüz patlıyor.

Ölümden korkmuyoruz, ölüm neymiş? Nasıl olsa bir gün gelecek! Allah'ın hesabından korkuyoruz. İşte bu bizi yola getiriyor.

Yoksa yola gelir miyiz?

Bir sürü cahil, bir sürü zalim varlıklarız, kurtlardan farkımız yoktur, tabiatımız kurt gibidir.

Yüz kişiyi nasıl doldurup yaktı?

Onun da iki tane ayağı var, iki gözü, iki kulağı var, şeklen bize benziyor ama hayvan, insan olamamış, çünkü İslâm değil!

İslâm tarihinde böyle düşmanlardan yüz kişiyi bir yere sokup da yakmak var mı?

Yok! O kadar harbetmişiz, cümle cihan halkıyla harp etmişiz, böyle alçaklık yok. Yapmayız. Çünkü biliriz onun da canı var. İngiliz'i harp etmişiz, vuruşmuşuz, dövüşmüşüz, yaralamışız. İnleye inleye sırtımızda taşıyıp hastaneye getirmişiz, lokmamızın yarısını vermişiz; açlık çektiğimiz hâlde, kıtlık çektiğimiz hâlde, harp hâlinde acımışız. Onun da canı var, onun da midesi var, onun da çoluk çocuğu var belki memleketinde diye ona bakmışız.

Padişahlarımız düşmanları yenmiş, ondan sonra "Git, biz senden korkmuyoruz. Biz Allah için cihat ediyoruz, sen bize şeref kazandırıyorsun. Geliyorsun, Allah yolunda çarpışıyoruz; ecir kazanıyoruz, zafer kazanıyoruz, şeref kazanıyoruz. Git yine gel!" demiş, adamı salıvermiş.

Malazgirt'te Romanos Diogenes'i salıvermemiş mi? Daha öteki savaşlarda, o meşhur şövalyeleri salıvermemiş mi?..

Biz böyle insanız, bu insanlık nereden geliyor?

Çarşıdan pazardan alınmaz, bu imanla olur. Etmeyin, eylemeyin, bu sözüme dikkat edin, bu söz çok önemli bir söz: İman giderse, her şey gider!

Yüreklerden silinsin farz edelim havfı Yezdânın

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen ne vicdânın

Hani o irfan dediğin şey?

İman olması lazım, zarafet olması, edep olması, kalbinde merhamet olması lazım.

Biz bazı insanlara niye "Karınca ezmez!" deriz?

Hakikaten biz karıncayı bile düşünürüz de ondan, karıncaya kıyamayız. Benim Ankara'da mühendis arkadaşlarım var, diyor ki;

"Hocam aerosolü, sinek ilacını havaya sıktığım zaman sineklere bakıyorum, çok debeleniyor, acıyorum."

Sineğin debelenmesini düşünüyor, yüreği dayanamıyor; merhamet!

Eski insanlar öyle merhametliydi, kendisinin ihtiyacı varken arkadaşını tercih ederlerdi. Biz şimdi ihtiyacımız yokken arkadaşımızın boğazına sarılıyoruz.

Neden?

Çünkü sandık ki bilgi ve medeniyet denilen şey, her şeyi hâlledecek. İman gibi bir cevherimiz vardı, onu bıraktık. Hâlbuki iman cevheri de kalarak yanımızda bir de teknolojik üstünlüğü elde etseydik bugün dünya bizimdi!

Neresiyle?

İmanımızla beraber muhafaza edebilseydik şarkıyla garbıyla, kuzeyiyle güneyiyle bizimdi. İman cevherini verdik, evet bilgi sahibi olduk ama o bilgilerin hepsi de çelişki, ihtilaf, hepsi de değişiyor, her gün değişiyor.

Adam; "Fizik kanunu, ışık doğru yol boyunca yürür. Işık hattır, çizgidir." diyor. Ortaokulda sana okutuyor. "Fizik kitabı böyle yazdı, doğrudur." diyorsun ama lise seviyesine geldiğin zaman diyor ki; "Işık dalga hareketidir, girişim var, difüzyon olayı vs. var, doğru yol boyunca yürüseydi bu hadise olmazdı, ışık başka bir şeydir."

Boyuna değişiyor ama iman değişmez!

Hz. Âdem zamanında Allah korkusu ne ise şimdi de o! Âdem aleyhisselam'ın iki tane oğlu vardı: Hâbil ve Kâbil. Kur'ân-ı Kerîm'de bu ikisinin hikâyesi anlatılıyor. İkisi de Allah-u Teâlâ hazretlerine kurban takdim ettiler. Birisinin kurbanı, ibadeti kabul edildi, alameti ortaya çıktı, Hâbil'inki kabul olundu, Kâbil'in kurbanı kabul olunmadı. Kıskandı o, kötü huylu! Dedi ki;

"Seni mutlaka ve mutlaka öldüreceğim."

Kâbil, Hâbil'e "Seni -mutlaka ve mutlaka- çare yok öldüreceğim." diyor.

O ne?

O zalim! O öyle dedi ama bak ötekisi de kurbanı kabul edilen; o da iman ehli, o da ne diyor?

"Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan ben seni öldürmek için elimi kaldırmam, merak etme!"

Neden?

O iman sahibi de ondan! İşte iman insana böyle bir merhamet verir, böyle bir güzellik verir.

Bu imandan niye korkuyorsun, niye almaya çalışıyorsun, niye bu imandan uzaklaştırmaya çalışıyorsun? Ne zarar gördü, bizim milletimiz 700-800 sene bu imandan ne zarar gördü?..

Yükseldi. Beldeler fethetti, imparatorluklar kurdu. Bir medeniyet kurdu ki Avrupa'sı Amerika'sı hayran şimdi! Bir zarafet; edebiyatından giyimine kuşamına kadar, evlerine kadar, evinin kenarında kuşlara bile yer düşünen bir medeniyet! Kuşlar için bile bir köşe yapmış o da yuva kursun diye, öyle bir medeniyet!

Lev enneküm tetevekkelûne alallâhi hakka tevekkülihî le razekaküm kemâ terzaku't-tayra teğdû hımâsen ve terûhu bitânâ.

Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize tevekkülün ehemmiyetini anlatıyor. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Eğer siz Allah-u Teâlâ hazretlerine hakkıyla tevekkül edebilseydiniz Allah-u Teâlâ hazretleri sizi kuşları beslediği gibi beslerdi. Görmez misiniz ki kuşlar sabahleyin karınları bomboş çıkarlar da akşama karınları dolmuş olarak dönerler!"

Dükkânları mı var? Nereden; çarşı pazarları mı var, bakkalları, fırıncıları mı var?

Öyle giderler, öyle gelirler.

Tevekkül nedir?

Tevekkül; "vekil olmak" kökünden çıkıyor, vekil, tevekkül.

Tevekkül: İnsanın Allah'ı kendisine vekil edinmesi.

Şu şerefe bak! Allah-u Teâlâ hazretleri müsaade etmiş de üstelik bize tevekkülü emretmiş, ne büyük lütuf!

Birisi bize vekil olacak.

Kim? Avukat mı, falanca mı filanca mı?..

Hayır, Allah-u Teâlâ hazretleri! Şu kâinatın sahibi, maliki, gücün kuvvetin sahibi, bizi yaratan, yaşatan Allah-u Teâlâ hazretleri!

Kur'ân-ı Kerîm de pek çok âyet-i kerîmede; "Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül edin, tevekkül edin, tevekkül edin!" diye emrediyor.

İyi ki emrediyor, yoksa O'na ne cesaretle tevekkül edebilirdik. "Ya Rabbi! Sen benim vekilim ol." demeye ne yüzümüz var ne haddimiz var! "Bu ne küstahlık!" diye yüzümüze çarpılır diye korkardık, değil mi? Çok şükür ki "Tevekkül edin!" diye buyurmuş, üstelik emir. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini emrediyor:

"Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül edin, dayanın, O'nu vekil edinin, O'na sırtınızı dayayın, O'na itimat edin, işinizi O'na havale edin. Eğer böyle yaparsanız, kuşlar gibi besler, yani ummadığınız yerden Allah çeşitli rızıklarla, nimetlerle sizi rızıklandırır, nimetlendirir!"

"Hocam tevekkül ne demek? Biraz izaha muhtaç değil mi? İzah ettiniz ama anladık-anlamadık…" derseniz; hakikaten izaha muhtaç bir tarafı vardır.

Allah'a dayanacağız: Mesela orduyu toplamışız, cepheye harbe gidiyoruz. "Hasbünallah tevekkeltü alallah, Allah bize kâfidir, Allah'a tevekkül ettim!" diyoruz, gidiyoruz, inşaallah yeneriz, zafer inşaallah bizimdir. Sabahleyin evden çıkıyoruz, Allah'a tevekkül edip "İnşaallah helal rızık bulur, şu çoluk çocuğumu muhtaç bırakmam, akşama gıda ile geliriz." diyoruz. Allah'ı vekil edinmek böyle bir şey, bu bizim alıştığımız şekil güzel.

Hz. Ömer zamanında, bir grup insan, bir kenarda oturuyorlarmış. Hz. Ömer radıyallahu anh sokaktan geçerken bakmış, orada oturuyorlar. Asabi insan, tezatlara göz yumacak bir insan değil. Sonra mesul; sürünün çobanı, ümmetin emîri, Müslümanların reisi, terbiye etmekle vazifeli.

"Ne yapıyorsunuz burada?" demiş.

O grup oturuyor tabii.

"Biz gûşe-i kanaat eylemiş mütevekkil kullarız, kanaat sahibiyiz, pek dünyaya hırsımız yok; Allah'a tevekkül ettik, burada oturuyoruz." demişler.

Onları azarlamış:

"Siz mütevekkil değil müteekkilsiniz, siz yiyicisiniz! Oturmuşsunuz, halktan bekliyorsunuz. Mütevekkil o kimsedir ki tarlayı sürer, tohumu eker, ondan sonra Allah'ın rahmetine muntazır olur. 'Ya Rabbi! Ben bana düşeni yaptım, sen lütfeyle, bereket ver, afetlerinden koru!' der, tevekkül budur."

Esbâba tevessül ettikten sonra senin üzerine düşen kulluk vazifelerini yaptıktan sonra tevekkül olacak, yoksa oturduğun yerden sırtını yere dayamışsın, tembel tembel duruyorsun; "Ben mütevekkilim!" diyorsun. Sakın ha, bu tembelliktir, Allah-u Teâlâ hazretleri cezalandırır.

Hatta büyükler demişler ki; "Esbâba tevessül, çalışmak, gayret, sa'y göstermek, o da fiilî duadır."

Sen her çalıştığın zaman ille senin istediğin olacak değil, zaten olmuyor. Herkes sabahleyin zengin olmak niyetiyle evinden çıkıyor ama herkes zengin olamıyor, herkes kazanamıyor. O çalışmanın sonunda ille olacak demek değil, o da bir çeşit istek.

"Sadece sen fiilen dua etmiş oluyorsun." diyorlar, sakın ha tevekkülü yanlış bir mâna ile anlamayalım. Biz kulluğumuzu bileceğiz, ondan sonra Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül edeceğiz.

İbrahim b. Edhem hazretlerinin meşhur hikâyesi var:

Demişler ki; "Dua et de yağmur yağsın!" Basra'da biraz kıtlık varmış. Cevabı güzel, diyor ki;

"Siz kulluğunuza dikkat edin, o Rabliğini bilir!"

Demek istiyor ki; "Siz günahlara dalmışsınız; zekât vermezsiniz, namaz kılmazsınız, ibadet etmezsiniz, günahlara dalmış gidiyorsunuz, ondan sonra Allah'ın rahmetini bekliyorsunuz. Hele siz bir güzel kul olun bakalım. Allah'ın yoluna girin, O nasıl, neler ikram edecek bakın!"

Ne büyük lütuflara gark edecek demek.

Biz kulluğumuzu bileceğiz, Allah'a has halis kulluk edeceğiz; ondan sonra da tevekkül edeceğiz, korkmayacağız, çekinmeyeceğiz, fütura, ye'se düşmeyeceğiz. "Olmaz, çaresiz kaldım." demeyeceğiz. Öyle şey yok!

Cümle cihan halkı İstiklal harbinde üstümüze çullandı da elhamdülillah Fransız'ı Maraş'tan attık, İtalyan'ı Antalya'dan attık, Yunanlı'yı İzmir'den attık! Elhamdülillah, Allah çaresizlikler içinde ne imkânlar lutfediyor. Allah Her türlü hayırları ihsan eder.

Tevekküle de çok dikkat edelim. Tevekkül de iç amellerinden birisidir. Niyet dedik, niyet önemlidir, kalbimizi pak edeceğiz; tevekkül de çok önemlidir, Hakk'a tevekkül edeceğiz, Hakk'ı vekil edineceğiz. Tevekkülü de her işimizde tam yapacağız.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinimizin inceliklerine, esrarına vakıf eyleyip has halis kulluk yapmaya muvaffak eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele!

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA