27.03.1983 - Deccal, Musibetlere Sabır, Komşu Hakkı

27.03.1983 - Deccal, Musibetlere Sabır, Komşu Hakkı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Le-yüdrikenne'd-deccâlü kavmen misleküm ev hayren minküm ve len yuhziya'llâhu ümmeten ene evveluhâ ve Îsebnü Meryeme âhirehâ.
Bu hadis-i şerif de iyi insanların dünyanın en sonuna kadar eksik olmayacağını bildiren bir hadis-i şeriftir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Le-yüdrikenne'd-deccâlü. "Deccal denilen mel'un bulacak, idrak edecek, karşılaşacak, karşısında hazır bulacak."
Kimi?
Kavmen misleküm. "Sizin gibi bir topluluk bulacak."
Peygamber Efendimiz bu sözü kime söylüyor?
Sahabe-i kiram rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazretlerine diyor.
"Deccal sizin gibi insanlarla karşılaşacak."
Ev hayren minküm. "Veyahut sizden daha hayırlı kimselerle karşılaşacak."
Söze bak! Söze dikkat!
"Deccal ya sizin gibi, sizin misliniz veyahut sizden daha hayırlı kimselerle karşılaşacak."
Deccal ahir zamanda çıkacak. Şerleri takviye edecek, hayırları ters gösterecek. Birtakım olağanüstü şeyler gösterip herkesi kendisine cezbedecek. Ölüleri diriltecek, kuru yerleri yeşertecek, bazı olağanüstü meziyetler, kabiliyetler gösterecek. Ama ona asıl mü'min kimseler aldanmayacak.
Deccal büyük bir fitnedir. Çünkü iyi bir şeymiş gibi gösterip halkı kendisine bağlayıp aldatacak. Onun cennet diye çağırdığı şey aslında cehennem yolu olacak. Onun cehennem gibi kötü gösterdiği yol da aslında hak yol olacak. Deccal demek ki bir büyük fitneci, bir büyük gerçekleri ters çevirici kimse, varlık ki hayrı şer, şerri hayır gösterecek, iyiliği kötülük gibi gösterecek, kötülüğü iyilik gibi gösterecek. Kim ona uyarsa, ona tâbi olursa cehenneme gidecek. Kim ona karşı gelirse o cennetlik olacak. Ama iyi mü'min olanlar, kalp gözü açık olanlar onun alnında hâzâ kâfirun yazısını görecekler, "Bu kâfirin ta kendisi!" diye anlayacaklar. Bir şeyler yapıyor, ortalığı yeşertiyor ama hareketinden kâfir olduğunu anlayacaklar.
İttekû firâsete'l-mü'min. "Mü'minin ferâsetinden, anlayışından kork; çünkü Allah'ın nuru ile bakar."
Lâlettâyin bir bakışla bakmaz. İnsanın ciğerini okur! Karşındaki adam bir şeyler söylüyor. Ne söylerse söylesin; ciğeri beş para etmez. Anlar. Bir hareketine bakar, bir sözüne bakar; özü sözüne uygun değil.
Deccal nedir? Hakikaten böyle tek bir şahıs mıdır? Bir gözü olan, olağanüstü şeyler yapıp da halkı aldatan bir tek şahıs mıdır? Yoksa bu bir sembol müdür? Ve bu sembolden murat nedir?
Bilmiyoruz tabii. Biz Allah'ın ilmi az, âciz naçiz kullarıyız. Öyle bir şeyi de söylemek durumunda değiliz.
Ama kimisi de diyorlar ki:
"Bak şu medeniyet dediğimiz şeye... Medeniyet diye giriyor da tek gözlü, sadece maddeyi görüyor, manevi hayatın inceliklerini görmüyor, ahlâkı, adabı görmüyor, manevi değerlerin kadr-ü kıymetini anlamıyor; girdiği yerde ahlâk, âdâb, ne gibi meziyetler, yüksek insanî değerler varsa yıkıp götürüyor. Kim ona tâbi olursa aslında imanından sıyrılıp gidiyor, cehennem yolunu seçmiş oluyor. Kim onun hakiki çehresini anlarsa kurtuluyor." diye böyle bir manevi mâna verenler de oluyor.
Kimisi de;
"İşte bu gözü kör olan filanca adamdır. Şöyle etti, böyle etti." filan diyor.
Her ne ise... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmetine demiştir ki:
"Deccal' in şerrinden Allah'a sığının. Vazifeli olarak gönderilmiş peygamberlerden hiçbirisi yoktur ki ümmetini Deccal' in fitnesinden korkutmasın."
Büyük bir fitne, çok büyük bir karışık iş...
Bundan bize çıkacak ders nedir?
İmanı öğrenelim; neyin imana uygun olduğunu, neyin imana ters olduğunu anlarız.
Eğer Kur'an'a sarılırsanız, eğer şu okuduğumuz hadisler gibi hadislere sarılırsanız sapıtmazsınız. Kimse sizi aldatamaz, kimse sizi kandıramaz.
Sizi kandırmak isteyen insanın ilk adımı nedir?
İlk adımı sizi Peygamber Efendimiz' in sünnetinden ayırmak istemektir.
"Sünnet canım bu..."
Ne olmuş, niye burnunu kıvırıyorsun? Sünnet olunca bir şey mi?
"Sünnet."
Sünnet ya işte; Peygamber Efendimiz' in yolu, tavsiyesi, emri. Daha ne istiyorsun?
Sünnet diye dudak kıvırıyor.
Sünneti sen ne sandın?
Sünnet benim dinimin iki kuvvetli temelinden birisi!
Sen sünnete ne diye burun kıvırıyorsun, dudak kıvırıyorsun?
Seni sünnetten vazgeçirdi mi, "Tamam canım, Allah'ın kitabı yeter." dedi mi seni orada kandırır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerini keyfine göre tevil eder.
Bu hadis-i şerifler Kur'an'ın bekçisidir. Hadis-i şerif Kur'an'ın ayetleri başında durur, o Kur'an'ın ayetlerini kalbi bozuk insanların yalan yanlış tefsirlerine fırsat vermez. Bir insanda hadis bilgisi oldu mu Kur'an'ı doğru anlar. Kur'ân-ı Kerîm hadis-i şerif ile açıklanır. Kur'ân-ı Kerîm Resûlullah'ın hayatı ile belli olur. Kur'ân-ı Kerîm'in nasıl anlaşılması, hayata nasıl tatbik edilmesi gerektiği hadis-i şeriflerle anlaşılır.
Onun için, hadis-i şerife sımsıkı sarılacaksın. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılacaksın. Hiç korkma.
"Sizin aranızda ben iki büyük kitle, zümre bırakıyorum, onlara sarıldınız mı asla sapıtmazsınız." diyor Peygamber Efendimiz. "Kur'ân-ı Kerîm ve benim hadisim." diyor.
Ümmetin başına geleceği biliyor.
"Sakın ha! Koltuğunun arkasına yaslanıp da 'Kur'ân-ı Kerîm var, Allah'ın kitabı var, bana hadis-i şeriften ne!' diyenlere aldanmayın." diye bunu Resûlullah Efendimiz ihbar ediyor.
Onun için, hadis-i şerife sarılacağız. Sünnet-i seniyyeye sarılacağız. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat'ten olacağız.
Hadis-i şerifi inkâr etti mi insan öyle bir bereket gider ki üzerinden, nereye yuvarlanacağı belli olmaz...
Burada da Peygamber Efendimiz diyor ki:
"İyi insanlar hiç eksik olmayacak. Tanrılık davasında olan o Deccal çıktığı zaman bile yine karşısında sahabe gibi insanlar olacak. Hatta sahabeden daha hayırlı insanlar olacak."
Daha hayırlılık nereden olur?
Şöyle olabilir: Sahabe-i kiram Resûlullah Efendimiz' i gördü, mübarek cemâline gözleri değdi, erdi. Sözlerini dinlediler, sohbetinin şerefiyle şereflendiler, nimetlendiler. Elbette mü'min olacak. Ama sen gel bakalım küfrün dalgalar gibi insanın üstüne hücum ettiği, her tarafta fitnenin, fesadın kaynaştığı bir zamanda has Müslüman ol, Allah'ın yolunda dosdoğru yürü, haramlara bulaşma, dünyaya meyletme, Allah'ın rızasının yolundan ayrılma... Hadi bakalım, göreyim seni...
Onun için, küfrün kaynaştığı bir zamanda Resûlullah'ın yolunda yürüyene çok ecir var.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki bir hadîs-i şerifinde:
"Ümmetin bozulduğu, fesada uğradığı zamanda benim sünnetime sarılana 100 şehit sevabı var!"
Bir şehit sevabı olsa yeter bize, öpüp başımıza koyarız. Sen bir kere şehit olsan ne olacak?
Cennete gideceksin. Allah izzet ikram edecek, seni bir çeşit hayat ile diri kılacak.
Bel ahyâun inde rabbihim yurzakûn.
Mevlâ sana rızıklar ihsan edecek. Hatta şehit memnun olacak, geride kalanlara demek isteyecek ki:
"Yahu korkmayın, burada çok nimet var, çok izzet var, çok ikram var. Şehitliğin makamı çok yüksek!"
Yestebşirûne bi-ni'metin mina'llâhi ve fadlin.
Geride kalanlara onları söylemek isteyecek.
Hiçbir insan öldükten sonra dünyaya dönmek istemeyecek. Ne yapsın bu murdar dünyayı?..
Kimse istemeyecek ama şehitler dünyaya tekrar gelmek isteyecek.
Neden isteyecek?
"Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım. Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım. Bir daha savaşayım, bir daha şehit olayım..." diye, tekrar tekrar şehit olmak için isteyecek. Öyle yüksek bir makam...
Bir şehitlik yeterken, Resûlullah Efendimiz; "100 şehit sevabı var!" diyor.
İşte ondan biz burada hadis okuyoruz. İşte ondan siz hadis dinliyorsunuz. Resûlullah'ın yolundan gidelim diye, o makama erelim diye...
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi umduklarımıza nail eylesin, korktuklarımızdan emniyette eylesin.
Li-yesterci' ehadüküm fî külli şey'in hattâ fî şis'ı na'lihî fe-innehâ mine'l-mesâibi.
Bu hadis-i şerif bir musibetle karşılaşan Müslümanın ona karşı ne söylemesini öğreten ve onu ne zaman söylemesi gerektiğini anlatan bir hadis-i şeriftir.
Müslüman bir musibetle karşılaştı... Mesela arkadaşı geldi, ona dedi ki:
"Yahu hani bizim şu Hasan Amca vardı ya, sizlere ömür, trafik kazasında vefat etmiş."
O üzüntülü, elemli haberi duyan Müslüman ne diyecek?
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. "Hepimiz Allah'ın kullarıyız, hepimiz O'na döneceğiz."
Bu dünya fâni. Takdir O'nundur. Biz O'nun yaratığıyız. Ne dilerse öyle eder.
Mülkünde Hakk tasarruf eder, keyfe mâ yeşâ.
İsterse kevni yok eder, isterse var eder.
Nasıl isterse öyle yapar.
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn denilecek. Bu bir ayet-i kerimedir, ayet-i kerimenin içinde bize emredilmiş bir cümledir ki;
İzâ esâbethüm musîbetün kâlu... "Mü'min-i kâmiller kendilerine bir musibet geldiği zaman derlerdi ki..." İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn diye, Kur'ân-ı Kerîm bize bildiriyor.
Buna istirca' denir.
O halde, biz de böyle bir musibet ile karşılaşınca bu sözü söyleyeceğiz. Edep, usul, yol, hâdiselerin, musibetlerin karşısındaki takınacağımız tavır bu.
Peygamber Efendimiz -şimdi bu bilgiyi bildiğinize göre- buyuruyor ki hadis-i şerifte;
Li-yesterci' ehadüküm. "Sizden her biriniz, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn diye bu cümleyi, bu sözü söylesin." Mine'l-mesâibi. "Musibetlere karşı." Fî külli şey'in. "Her şeyde." Hattâ fî şis'ı na'lihî. "Ayağına taktığı terliğin bağı koptuğu zaman bile öyle desin." Fe-innehâ mine'l-mesâibi. "Çünkü o da bir musibettir."
Ayağında kopmasaydı güzelce yürüyüp gidecektin. Koptu; sürümeye, yürüyememeye başladın. O zaman bile öyle desin.
Demek ki musibetlere karşı söyleyeceğimiz bu [sözü] küçük, ufak, büyük demeden her yerde söylememizi Efendimiz bize tavsiye etmiş oldu. Öğrenelim, yazalım.
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.
Leyse'l-mü'minu billezî yeşbau ve câruhû câiun ilâ cenbihî.
Bunu da şimdi biraz iktisat tahsili yapmış olan, iktisadi sistemleri bilen, komünizm nedir, kapitalizm nedir, istismar nedir, sömürü nedir, mesleği icabı bunların lafını fazlaca duymuş olan kimseler dinlesin. Bak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne buyuruyor:
Leyse'l-mü'minu. "Mü'min değildir, ehl-i iman değildir."
Kim?
Billezî yeşbau ve câruhû câiun ilâ cenbihî. "Yan tarafındaki komşusu aç iken kendisi doyan mü'min değildir."
"Yan taraftaki komşusu aç iken kendisi doyan, karnını şişiren " mü'min değildir."
Ne kadar büyük bir tehdit! "Mü'min değildir." demek insanı çok fena bir noktaya götürür.
Nedir bu 'mü'min değildir'?
"Ben lâ ilâhe illallah Muhammeden resûlullah diyorum; ama komşumla biraz alakam zayıf."
Buradaki 'mü'min değildir'den murat; "İyi bir Müslüman böyle yapmaz." demek. Kâmil bir mü'min böyle yapmaz.
Kâmil mü'min ne yapar?
Komşusu ile ilgilenir. Komşusu açsa yemeği bölüşür. Derdi varsa derdine ortak olur. Sıkıntısı varsa yardımcı olur. Hizmet mümkünse hizmet eder. Komşuluğu güzel yapmaya çalışır.
İşte İslâm komşuluk haklarına böyle önem veriyor, bir. Bir de etrafındaki cemiyetin mensuplarına ilgili olmamızı, dikkat etmemizi, onlarla alâkamızı sürdürmemizi bize öğretiyor, iki.
Bu prensip varken bir Müslüman ne yapar?
Komşusunu kollar. Bakar, biraz geçimi iyi değilse ona yemek gönderir, yardım eder, çoluk çocuğa bir şeyler verir... Neticede o kimseyi sıkıntılarından, elemlerinden kurtarır, açlıktan kurtarır, ona yardımcı olur. O da öteki kardeşine sevgi duyar. "Bana sıkıntılı zamanımda yardım etti bu kardeşim." der.
Benim bir tanıdığım var. Dükkânına oturdum. Gelene çeşitli muamele yapıyor. Birisine; "Hoş geldin." diyor, buyur ediyor, çay ikram ediyor. Ötekisine kaşlarını çatıyor. Ötekisini yazıhaneye bile almıyor. Camı açıyor, oradan parayı alıyor, veriyor, gidiyor. Bir tanesine çok soğuk muamele etti.
"Niye soğuk muamele ettin?" dedim.
"Bu geçenlerde borç aldı, borcunun zamanı geldiği halde hâlâ borcunu vermedi. Şimdi yine borç almak istiyor, yani borcu taktıracak, kaçıp gidecek. Yüz vermeye gelmez. Yüz verdin mi olmaz."
"Sen o parayı ver, ondan sonra... Yani borcunu öde. Ben sana malı vermişim, sen onu satmışsın; ne diye benim paramı vermiyorsun?" gibi soğuk...
Bir tanesine çok iltifat etti; "Buyurun..."
Gittikten sonra; "Niye buna iltifat ettin?" dedim.
"Bu güzel huylu bir arkadaş. Ta işin başındayken bir gün bana geldi, boynu bükük; 'Ağabey ben fakir bir insanım, sana verecek param yok; bana iki çuval pirinç ver, ben şu pirinçleri götürüp satayım, sana parasını getireyim.' Baktım yalvardı, hâline acıdım, itimat ettim, ona iki çuval verdim. Hakikaten o iki çuval pirinci çarşıda pazarda sattı, parasını getirdi ödedi. İki çuval daha aldı, ödedi. İki çuval daha aldı, ödedi..."
Eh Allah öyle dürüst, borcuna sadık olan esnafa yardım eder, yardım etmiş, işi ilerlemiş. Şimdi bilmem hangi semtte çok büyük bir bakkaliye dükkânı varmış.
"Hiç başka bir dükkâna gitmez, ilk başta ben ona iyilik yaptım diye dosdoğru bana gelir. Başka yere gitmez, fiyat da sormaz; 'Şunları şunları benim dükkânıma gönder.' der, gider." diyor.
Çevremizle ilgileneceğiz. Yardımcı olacağız. Komşularımızın açlıklarını, çıplaklıklarını, sıkıntılarını gidereceğiz. Bize oradan zarar gelmemesine çalışacağız. Bizim onlara mazarratımızın dokunmamasına gayret edeceğiz. İyi bir mü'min böyle yapar. İmanın gereği komşuya ikram etmektir.
"Hocam, yanımdaki komşu bilmiyorum ne tip adam..."
İslâm'da komşu hakkı başlı başına bir haktır. Yahudi de olsa, Ermeni de olsa, Hristiyan da olsa değişmez. Komşuluk hakkı var; ona komşuluk yapacaksın, güzel muamele edeceksin. Eğer mü'minse hakkı iki misli olur hem komşuluk hem de mü'minlikten dolayı bağlantısı iki kat olur. Bir de akraba ise üç misli olur. Ama akraba olduğu halde, alt alta bir apartmanda oturup kalktıkları halde birbirleriyle kanlı bıçaklı olursa bir insan, ona ne demeli, bilmiyorum! Yani iyi Müslüman değil.
İyi Müslüman olmayı Allah bizim hareketlerimizde göstermek nasip etsin.
Ekseriyetle -kendimize pek itimat etmeyelim- iyi Müslümanlar değilizdir. Umumiyetle, kendinizi yoklayın, kendimizi yoklayalım, çok kusurumuz vardır. Yani biz kendimiz namaz kılıyoruz diye, biraz hayr-u hasenat yapıyoruz diye, hacca gittik diye kendimizi bir şey sanırız. Çok kusurumuz vardır. İyi Müslümanlık kolay değil. İyi Müslümanlık güzel huy demek.
İmam-ı Azam hazretlerinin hanesine komşusu gelmiş. Oturmuş biraz ama burnunu tutarak oturmuş. Ondan sonra da;
"Ya komşu, affedersin, söylemeyecektim ama mecbur kaldım; senin evde çok çirkin bir koku var."
"Var, biliyorum." demiş.
"Nedir bu?"
"Hık mık..."
Sonunda anlaşılmış; komşunun lağımı patlamış, su komşunun lağımı onun evinden geçiyor. Tabii çirkin kokar. Oradan geçiyor. Adam mahcup olmuş. Kendi lağımı patlamış da orayı öyle pis kokutuyor.
"Ya insan söylemez mi? Benim lağımım patlamış, senin evinden geçiyormuş. Bir haber verseydin, tamir ettirseydim."
Sonradan bakmış; komşuya eza cefa vermemek için, onu üzmemek için sabretmesi komşunun hoşuna gitmiş; "Böyle bir dinin sahipleri hak din sahipleridir!" demiş, kendisi yolunu bırakmış, imana gelmiş, gayrimüslim iken Müslüman olmuş. Kitaplar böyle yazarlar.
Onun için, çevremizle ilgileneceğiz. Müslüman sosyal bir insandır. İçtimâî yönü olan bir insandır. Dağın başında yaşamıyoruz; Peygamber Efendimiz yaşamayı da tavsiye etmemiş. Çevremizle ilgileneceğiz. Çevremizde olan bitenle, etrafımızda olan bitenle, mahallemizle ilgileneceğiz. Semtimizle ilgileneceğiz. Şu şehrin meseleleriyle ilgileneceğiz. Bu memleketin meseleleri ile ilgileneceğiz. Fikrimizi ortaya koyacağız, gayretimizi ortaya koyacağız. Hepimiz şu memleketi güzelleştirmeye, temiz pak etmeye çalışacağız. Eksiklikleri gidermeye çalışacağız. Hırsızlığı engellemeye çalışacağız. Rüşveti kesmeye çalışacağız. Yani ne çeşit kötülük varsa bunları engellemeye gayret edeceğiz.
Leyse'l-a'mâ men ya'mâ basaruhû inneme'l-a'mâ men ta'mâ basîretühû.
Bu hadis-i şerifi de söyleyelim, bitirelim.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Âmâ yani gözsüz, gözleri görmeyen kör kimse..."
Men ya'mâ basaruhû. "Gözleri kapalı kimse değildir, gözü kör olan kimse değildir." İnneme'l-a'mâ. "Asıl hakiki âmâ ancak ve ancak..." Men ta'mâ basîretühû. "Gönül gözü kör olandır."
Yoksa insanın gözü kör olabilir... Hatta bir hadis-i şerifte eskiden geçmişti, eğer hatırınızda tutabiliyorsanız, ben söyleyince belki bir kısmınız hatırlayacak;
"Allah-u Teâlâ hazretleri bir insanın gözlerini -hastalık, herhangi bir sebeple- alırsa, o da ona sabırla mukabele ederse Allah ona cennetten başka bir karşılığı reva görmez, cennetini verir."
"Benim musibetime sabretti." diye, o gözlerine mukabil cennetini verir.
Duası makbul sahabeden bir zât, herkese dua edermiş, dediği 'şıp' diye olurmuş. Kendisinin gözleri görmez oluyor da kendisinin gözlerinin açılmasını istemiyor. Diyorlar ki:
"Sen kendine de dua etsene. Bize dua ediyorsun, her istediğin oluyor. Kendine de dua etsene." Demiş ki:
"Ben Allah'ın takdirini gözümün nurundan daha çok severim."
Razı. Eskilerde ne güzel duygular var... Allah onların şefaatine nail eylesin.
İnsanın gözü görmeyebilir; ama iyi kalpli olur, hayırsever olur, hoş insan olur, mü'min insan olur, ibadet ehli olur... Asıl körlük, gönül gözünün kapalılığı. Gönül gözü kapalı olunca insan hayrı görmez, şerri işler, doğru yolu görmez, yanlış yolda gider. İnsanlara iyilik yapmanın kadr-ü kıymetini bilmez. Bu dünyanın fâniliğini bilmez. Bu dünyadan sonra bir zaman gelip de ahirette hesap verileceğini, bir büyük mahkeme kurulacağını bilmez. Bu dünyada burnunun doğrusuna yalan yanlış işler yaparak yürür gider. Bunun gözleri görüyor ama görse yanlış yolda gitmeyecekti, aslında görmüyor; gönül gözü kör. İşte asıl körlük, o gönül gözünün kör olmasıdır. Yoksa bir insana Allah bazen iki gözü görmediği halde birçok şeyleri gösterir.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi gönül gözü açık, içi nurlu, hakkı gören, hakka tâbi olan kullardan eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
27.03.1983 -
Sıla-i Rahim, İman
27.02.1983 -
Allahın Azabı ve
