İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

27.03.1983 - Sıla-i Rahim, İman ve İlim

27.03.1983 - Sıla-i Rahim, İman ve İlim
Hadisler Deryası

27.03.1983 - Sıla-i Rahim, İman ve İlim

06.08.2026
21 dk 59 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfî velâkinne'l-vâsıle ize'nkataat rahimuhû vasalehâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz sıla-i rahimle ilgili bir inceliği bize öğretiyor. Sevgili Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfî.

Sıla-i rahmeden, akrabaları ile alâkalarını sürdüren, arkadaşlarıyla kardeşliğini sürdüren, dostlarıyla dostluğunu koparmayan, küsüşmeyen, darılmayan, ayrılmayan, sırt dönmeyen kimse hadîs-i şerîfte vâsıl; "vasledici, arayı bağlayıcı, arayı koparmayan, bağlayan kimse" diye adlandırılıyor.

"Vâsıl yani alâkaları sürdürücü insan..." Bi'l-mükâfî. "Karşılık olarak böyle yapan kimse değildir."

Yani muhatabı olan, akrabası, kardeşi veya dostu kendisine iyi davranıyor, güzel muamele ediyor, gelip gidiyor da o da ona iade-i ziyaret yapıyor, karşılık veriyor, onun karşılığını denkleyerek kendi hareketlerini tanzim ediyor, onunla ahbaplığını, arkadaşlığını sürdürüyor.

"Asıl alâkayı sürdürücü makbul kul bu değildir. Asıl alâkaları kopartmayan, sevgi bağlarını kesip atmayan makbul kul;"

Velâkinne'l-vâsıle ize'nkataat rahimuhû. "Onun akrabaları, yakınları kendisinden alâkayı kestiği halde..." Vasalahâ. "Onlarla ilgiyi devam ettirendir."

Asıl makbul kul budur. Yoksa karşı taraftaki geliyor, o da ona iade-i ziyarette buluyor. Karşı taraftaki güleç yüz gösteriyor, bu da güleç yüzlü. Karşı taraftaki ona iyi davranıyor, bu da iyi davranıyor, ahbaplık devam ediyor. Bunu herkes yapar.

Hani bizde bir atasözü vardır; "İyiliğe iyilikle mukabele etmek her kişinin kârı..." Herkes böyle yapar. Bir insan iyilik yaptı mı ona teşekkür eder; bir fırsat bulursa o da iyilik yapmak ister. Ama kötülüğe iyilikle muamele etmek, kötülüğe iyilikle karşılık vermek; o her kişinin kârı değildir, o er kişinin kârıdır. Adam olmak lazım. Mert olmak lazım. İnsanın bayağı bir güçlü kuvvetli olması lazım. Neye karşı güçlü kuvvetli olacak? 90 kilo mu olacak? Pazusunun çapı 40 santim mi olacak? Kuvvet nerede?

Nefsini yenmekte güçlü olacak! İçinden kızgınlık geliyor, köpürüyor, boğazından dışarıya fışkırıyor, karşı tarafa kızıyor; [bunu] yenip, karşı tarafın haksızlığına rağmen, karşı tarafın kendisine ters muamele etmesine rağmen, "Ben bunu Allah rızası için yapıyorum." deyip, kapısına gidip, kapıyı çalıp onunla ahbaplığı sürdürendir. Asıl babayiğit o. Herkes onu yapamaz işte...

"Ben filancayla konuşmuyorum."

Neden? "Ne bileyim, geçen gün selam verdim, almadı. Kerata benim selâmımı almayınca ben de onun yüzüne bakmıyorum artık." Bunu herkes yapar. Bu nefsin de hoşuna gider. Ama ona gidersen o zaman zor.

Bu arada bir şey hatırıma geldi.

Bizim dostlarımızdan birisi ahlâk, edep, tasavvuf, terbiye yoluna girmiş. Hocası demiş ki:

"Dargınlarla barışacaksın. Hak sahiplerine haklarını vereceksin, helalleşeceksin. Âhiret yolcususun, âhirete gideceksin. Orada hesap vermek zor; burada işlerini düzelt, âhirete pürüz bırakma, dava bırakma. Âhiret mahkemesine iş bırakma, hallet." gibilerden nasihat etmiş olmalı ki, o da -kendisi üniversite hocası- dargın olan kimselerin yanına gitmiş, selam vermiş:

"Kardeşim, ben seninle barışmak istiyorum." demiş, barışmış.

Ötekisi; "Allah Allah... Daha önce koridorda gördüğü halde selam vermeyen, yüz döndüren, aleyhinde çalışan insan bu sefer kendisi geliyor, yalvarır yaltaklanır gibi 'Barışmak istiyorum.' diyor, şaşırıyormuş. Barışıyor tabii, şaşırıyor ama sonunda yine barışıyor.

Hocasına gelmiş, demiş ki:

"Hocam ben böyle yapıyorum, dargın olduğum kimselere gidiyorum, barışıyorum; ama nefsime çok ağır geliyor ve izzet-i nefsim kırılıyor."

Hoca efendi demiş ki:

"Evlâdım, nefsin izzeti mi olur?"

Şu senin nefsin dediğin şey ne? İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

Birkaç müstesnası -Allah'ın has halis kulları- vardır; ama bu nefis insana kötülük emredip duran bizim hayvanî tarafımız, beşerî tarafımız. Bize "namaz kılma" diyen, "oruç tutma" diyen, "yan gel yat" diyen, "hayırlara koşma" diyen, "camiye gitme" diyen, "zevkine, keyfine bak" diyen; yani bizi ot gibi, nebat gibi veya diğer canlılar gibi yaşamaya sevk etmeye çalışan, yiyip içip yan gelip yatmaya, keyfe, sefaya teşvik eden bir şey.

"Onun izzeti mi olurmuş? Onun izzetini kıracaksın, onu ayaklar altına alacaksın da ondan sonra kâmil bir kimse olacaksın." diye çok güzel bir cevap vermiş.

"A evladım, nefsin izzeti mi olurmuş?" diye, böyle söyleyince ben de düşündüm, hakikaten bu "izzet-i nefis" sözünü çok kullanırız dururuz; "İnsanın izzet-i nefsi kırılıyor, izzet-i nefsi var filan..." diye... Bazı tabirlerin üzerinde yeniden düşünmekte fayda var diye öyle hatırıma geldi.

Bu hadîs-i şerîfin mânasını takviye edici bir başka hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmdan bir zât-ı muhtereme diyor ki:

"Sana güzel huylu olmayı tavsiye ederim."

O zât da soruyor:

"Yâ Resûlallah, güzel huy nasıl olur? Güzel huy nedir?" Diyor ki Peygamber Efendimiz:

"Güzel huy, seninle alâkasını koparana senin gidip gelmendir." -Buradaki gibi.-

"Alâkayı koparan dostuna, akrabana senin gidip gelmendir, alâkayı kesmemendir. Ve sana vermeyen, senden esirgeyen kimseye zaman dönüp de bir fırsat gelince senin vermendir. Ve sana zulmeden kimseyi affetmendir."

Dikkat edilirse bu üç misalde de -bu hadîs-i şerîfte olduğu gibi- karşılıksız iyilik var. Karşı taraftan bir iyilik görülüp de ondan sonra yapmak değil, aksine kötülük görüldüğü halde kötülüğe iyilikle muamele durumu var. İşte asıl kıymetli olan bu. Mükâfî olursa insan, yani karşısındakinin yaptığına mukabele ederse bu kolay; ama biz karşımızdaki menfî hareket ettiği halde müspet hareket edeceğiz.

Neden böyle yapacağız? Allah sevsin diye. Allah'ın rızasını kazanmak için. Allah'ın rızası böyle kazanılıyor, Resûlullah Efendimiz böyle buyurmuş. Onun için böyle yapacağız.

Akrabadan filanca bana darılmış. Sen anlamazlıktan gelirsin, gidersin. Filanca sana haksızlık etmiş. Fark etmemiş gibi görünürsün, gidersin, tatlı muamele edersin. Filanca sana falanca zamanda haksızlık etti. Olsun, bağışlarsın. Ne olacak; herkes bırakıp gidiyor şu dünyayı, kimse kalmıyor. Kimsenin elinde de kalmıyor. Şu mal da yalan, mülk de yalan...

Ne güzel söylemiş Yunus Emre;

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan.

Hadi ben oyalandım, şu kadar vakit geçirdim, iş işten geçtikten sonra anladım; hadi biraz da sen oyalan bakalım, şu dünya hayatı biraz da seni aldatsın...

Herkes aldanıp duracağına, bir kişi aldanınca onun nasihatinden, durumundan ötekiler istifade etse de Allah'ın rızasına uygun hareket etseler ya...

İnşaallah bizler öyle yapalım. İnşaallah her hareketimizde ölçü, Allah'ın rızasını kazanmak olsun. Yoksa adamlar; "Karşı taraf bana bir kötülük yaptı, ben de ona şu kötülüğü yaparım. O benim harmanımı yaktı, ben de onun harmanını yakarım. O benim aileden birisini öldürdü, ben de onun ailesinden birisini öldürürüm." diyor.

Demiyorlar mı? Kan davası dediğimiz şey ne?

"O benim amcamı öldürmüştü, ben de onun akrabasından birisini bir yerde bir yakalarsam görür gününü..." çekiyor silahını, öldürüyor.

Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi güzel huylu eylesin. Nefsimizi ve bizi kötülüklere kışkırtan şeytanın vesveselerini yenmeyi cümlemize nasip eylesin.

Leyse'l-îmânu bi't-temennî ve lâ bi't-tahallî velâkin hüve mâ vakara fi'l-kalbihî ve saddakahü'l-fi'lü. El-İlmü ilmâni: İlmün bi'l-lisâni ve ilmün fi'l-kalbi. Fe-emmâ ilmü'l-kalbi fe'l-ilmü'n-nâfiu ve ilmü'l-lisâni hüccetullâhi ale'bni Âdem.

Bu hadîs-i şerîfi çok can kulağıyla, dikkatle dinleyip hatırınızda tutun. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;

Leyse'l-îmânu bi't-temennî. "İman ümit etmekle, hayal etmekle değildir." Ve lâ bi't-tahallî. "Dışını süsleyip sözle, tavırla, eda ile dışa öyle görünmekle de değildir."

"Hayal de değildir, dış görünüş de değildir." demek istiyor.

Temennî demek, "hayal kurmak, ümit etmek, tahmin etmek, içinden bir şey emel beslemek" mânasına gelir. Tahallî de "süslenmek" mânasına gelir. Bir insan güzel bembeyaz bir sarık sarmış, bembeyaz bir cübbe giymiş, ütülü, tertemiz, sakalı güzel, tıraşlı, her tarafı itinalı... Dışı öyle.

Ama içi? Sadece dış önemli değil. Mühim olan, içinde ne var? Kabın dışı altın ama içi zehirse ne olacak? O zaman dışın kıymeti olmayacak. Altın olmasının kıymeti yok. Mühim olan iç.

Onun için Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"İman ümit etmekle, heves etmekle, iştiha duymakla, 'Şöyle böyle olsa...' diye temenni etmekle değildir. Dışını süslemekle de değildir."

Peki nedir? Velâkin hüve mâ vakara fi'l-kalbihî. "Fakat iman denilen şey, insanın gönlüne gelip oturan bir şeydir."

İman insanın kalbine gelir yerleşir, oturur.

Ve saddakahü'l-fi'lü. "Ve kişiyi yaptığı fiiller, hareketler iman ehline yakışan fiil olur."

İman fiilinde görülür. Neden bu adam böyle yaptı?

"Mü'min de ondan böyle yaptı." der insan. Yaptığı harekete bakar; mü'min.

Falanca adam sahtekâr mı, riyakâr mı, has hâlis bir kimse mi?

Allah deyince, âyet okununca gözyaşları döküyor, titriyor. Zekâtını veriyor. Namazını kılıyor. Minareden müezzin Allah deyince, "Haydi namaza!" deyince işini bırakıp geliyor. Fiili, imanını gösteriyor. Yoksa "Sen benim kalbime bak." demiyor. Olmaz ki! Sen mü'minsen imanının eseri olacak.

Mü'minin bir yaşayışı var. Neye göre bir yaşayışı var? Ahkâm-ı dîne uygun bir yaşayışı var.

Müslümanın bir dünyası var. Nasıl bir dünyası var? Allah'ın emirleri ve yasaklarıyla hudutları çizilmiş bir dünyası var.

Müslüman rüşvet verir mi? Veremez.

Müslüman faiz yiyebilir mi? Yiyemez.

Müslüman haksızlık yapabilir mi? Yapamaz.

Müslüman başkasının malını gasp edebilir mi? Edemez.

Müslüman bir başkasının tarlasından izni olmadan geçebilir mi? Geçmez.

Müslüman bir başkasının ağacından meyve koparır mı? Fidanından çiçek kopartır mı? Kopartmaz.

Müslüman bir başkasının karısına, kızına yan bakar mı? Bakmaz.

Müslümanın yasakları var. Müslümanın dünyası var. Müslümanın değer hükümleri var, kıymet hükümleri var. Müslüman şunu iyi bilir, bunu kötü bilir; iyi bildiği şeyi yapar, kötü bildiği şeyi yapmaz.

Ötekisi? Ötekisi laf...

Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor: Leyse'l-îmânu bi't-temennî. "İman temenniyle değildir."

"Ben mü'minim, inşaallah ben iyi bir müslümanım, öyle heves ediyorum."

Heves ediyorsun ama fiilinde göster. Allah korkusu kalbe girecek. O Allah korkusu sana sabah ezan okunurken yatakta yatmayı haram kılacak; yatamayacaksın, "Allah çağırıyor!" diyeceksin. Harama el uzatamayacaksın. Yalnız kaldığın zaman da günahı işleyemeyeceksin. Kimse görmediği yerde de hata yapamayacaksın. İman senin içinde bekçi olacak. O cevher sana kıymet verecek, seni pahalı bir mal hâline getirecek.

Yoksa, sen nesin? "Müslümanım elhamdülillah. Sen benim kalbime bak."

Ben senin kalbine ne bakayım; ben senin kalbini göremem ki! Ben senin fiiline bakarım. Sen camiye geliyor musun? Sen zekâtını veriyor musun? Sen fakire acıyor musun? Sen yanında çalıştırdığın insanın hakkını veriyor musun? Ortaklık yaptığın kimseye ortaklığın şartlarına uygun hareket ediyor musun? Sattığın malı iyi satıyor musun? Yaptığın işi hâlis, temiz, has, güzel iş yapıyor musun?

İmanlı öyle yapar.

Hadîs-i şerîfin devamında, Peygamber Efendimiz aynı hadisin içinde ve devam ederek buyuruyor ki:

El-İlmü ilmân. "İlim iki çeşittir, iki türlüdür, iki tanedir."

İlmün bi'l-lisân. "Birisi dil ile söylenen ilimdir." Dil döner, söyler, kelimeleri insanın ağızdan dökülür. Bir şeyler söylüyor. "Vay, ne kadar güzel... Ne bilgili adam, neler söylüyor!" der insan. Dille söyler.

Ve ilmün fi'l-kalbi. "Bir diğer ilim vardır ki o da gönüldedir." İkinci ilim dilde değildir, insanın içindedir, gönlüne yerleşmiştir. O bilgi, o ilim gönlündedir.

Fe-emmâ ilmü'l-kalbi fe'l-ilmü'n-nâfiu. "İşte gönlün içindeki o ilim var ya, faydalı ilim odur."

Sen iyice hayat tecrübelerinden anladın mı; Allah'a tevekkül edince Allah seni kurtarıyor?

"Anladım hocam. Birkaç defa denedim; Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül ettim, Allah-u Teâlâ hazretleri beni o sıkıntılardan kurtardı." İşte o ilim senin kalbinde, dilde değil. Denemişsin, içine yerleşmiş. Faydalı ilim o.

Sen denedin mi ki Allah-u Teâlâ hazretlerine âsi geldiğin zaman sana bir tokat geliyor, şefkat tokatı veyahut ceza tokatı? "Ey kulum, sen Müslümansın, kâfir yapar ama sen yapma!" diye Allah-u Teâlâ hazretleri bir tokat vurur, bir mânevî tokat gelir. "Geçen gün şöyle bir hatalı bir iş yaptım da başıma bundan geldi." der insan, anlar.

Hani size anlattım ya, yalancı şahitlik etmiş de birisini katil yerine bilmem kaç sene yatırtmış. Sonra kendisinin aynı yaştaki çocuğu ölüvermiş. Ceza... Cezayı gördün mü? Allah'a âsi olduğun zaman cezanın geldiğini gördün mü? Korkar mısın?

"Korkarım." İşte o ilm-i nâfi, o senin içine yerleşmiş hakiki bilgi...

Sana bir kötülüğü teklif ettikleri zaman; "Ben Allah'tan korkarım, bunu yapamam!" diyor musun? "Yapamam ya, üstüme varmayın, mümkün değil, yapamam!" diyor musun?

Tamam, senin içinde bir ilim, bir bilgi var ki onu yaptığın zaman Allah senden hoşnut olmayacak diye içine iyice yerleşmiş, [o] şeyi yapmıyorsun.

Veyahut bir hayra koşuyor musun?

Senin 50 milyonun var, 25 milyonunu verebilir misin? Senin yanında 25 milyon kalacak, daha fazla... Ona 500 bin lira kalıyor, senin yanına 25 milyon kalıyor.

Verebilir misin? "Veremem."

Müslümanların ihtiyacı var. Her şey parayla oluyor.

Geçen gün söylediler. "Üç tane yetim; anaları babaları yok. Evlerine gittim; perişan, rutubetli, yiyecekleri, içecekleri yok." dediler. Birisi, Allah razı olsun, 5 bin lira vermişti. Gönderdik, "Hadi bu 5 bin lirayla [ihtiyaçlarını görsünler]." dedik. Parayla oluyor... "Allah âfiyet versin, Allah versin..." demekle olmuyor ki; parayla oluyor!

Ben kimseden para filan istemiyorum. Çünkü paraya ihtiyacım yok. İmkânım varsa ben de veririm. Benim paraya ihtiyacım yok, elhamdülillah. Ama hayra hepimizin ihtiyacı var! Hepimiz hayır yapacağız ki öldükten sonra arkamızdan hayırla yâd olunalım.

Bu bir iddia da değil, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle bildiriyor. Hayır sahibi, sadaka-i câriye sahibi olan insanın hayrı ayakta durduğu müddetçe defter-i âmâli çalışır.

İşte birisi, insanın kalbine yerleşmiş ilimdir. Denemiştir, kalbi yüzde yüz kânidir, öyle hareket eder. Mesela bir memur; "Ben haram parayı çocuğuma yedirmem. Ben deli miyim; çocuğuma haram parayı yedireyim? Sonra çocuğum sakat olur." diyor. Tamam, onda faydalı ilim var. Berikisi de deveyi bulsa hamuduyla yutacak. O da rüşvetten filan korkmuyor. Ötekisi yemeyince diyor ki; "Sen bana getir, ben yiyeyim." diyor. Öyle doktor var ki; "Sen içkiyi iç, günahı bana." diyor. Ya kimse kimsenin günahını yüklenmez; ama o öyle dediği için onun günahı kadar günahına zammederler, eklerler, artı o adamın günahı... Ama o adamdan günah eksilmez.

Onun için, Allah cümlemize ilm-i nâfi, faydalı ilim nasip eylesin.

Dildeki ilim herkeste vardır. Avrupa'dan bir müsteşrik, oryantalist yani Arapça, Farsçayı okumuş olan ama Hristiyan olan bir adamı getir; "İslâm'a göre sabrın önemi nedir? Sadakanın değeri nedir? İslâm'da kaç çeşit mâlî mükellefiyet vardır?" de; adam belki söyler. Dil önemli değil; kalp önemli.

Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizin kalbini mâmur eylesin. Kalbi harap olmasın.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfin sonunda bildiriyor ki:

Ve ilmü'l-lisân hüccetullâhi ale'bni Âdem. "Dil ilmi, dil ucunda bulunan bilgiler, dille söylenen bilgiler..."

Dışta söylenen bilgiler, bunlar nedir? Hüccetullâhi ale'bni Âdem. "Âdemoğluna Allah'ın aleyhte vesikalarıdır."

Nasıl aleyhte vesika? "Gel buraya kul!" diyecek Allah-u Teâlâ hazretleri:

"Sen bunu başkasına söylemedin mi dilinle? Söyledin. Niye tutmadın? Bunun böyle yapılmaması gerektiğini, şu hayrın şöyle yapılması gerektiğini biliyordun. Bilmeseydin söylemezdin. Biliyordun, neden tutmadın?" diye aleyhine hüccet, delil olacak.

Onun için, Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Lime tekulûne mâ lâ tef’alûn. "Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız, yapamayacağınız şeyleri dilinizle söylüyorsunuz?" Kebure makten inda'llâhi en tekûlu mâ lâ tef'alûn. "Yapamayacağınız, yapmadığınız şeyleri söylemek Allah indinde büyük kızgınlığa sebep olur, çok büyük kızgınlık meydana getirir."

Ya yapabileceğin şeyi söyle veyahut yapamayacağın şeyi söyleme. Yani yapabileceğin kadar söyle.

Mehmet Akif'in güzel bir şiiri vardır, diyor ki;

İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum Nevruz?

Ne büyük söyle ne çok söyle; yiğit işte gerek.

Lafı çok, karnı geniş soyları taklit etme;

Özü doğru, sözü doğru adam ol, ırkına çek.

Bizim dedelerimiz öyleydi. Az konuşurlardı, hatta yaptığını da söylemezdi. Kimse bir şey yapmadı sanıyor; ama o koca camiler, o kesme kesme taşlardan yapılmış kervansarayları, medreseleri kim yaptı?

Adam kitap yazmıştır, başına adını yazmaz; tevazu olsun diye, Allah bilsin diye... Hayır yapar; gizli yapar, sadakayı geceleyin dağıtır. Hayrı bırakır, kaçar gider. Avucuna bırakır, kaçar gider. Öyle yapmışlar.

Allah-u Teâlâ hazretleri -ilmimiz, bilgimiz dilde olmasın- gönlümüze bilgiyi yerleştirsin. Tabii o bilginin gereğini tatbik etmeyi de cümlemize nasip eylesin. Bildiğimizle amel etmeyi nasip eylesin.

İşte ilm-i kalb, ilm-i nâfi denilen şey, işte o ilm-i tasavvuf; dinde fıkıh sahibi olmak, tefakkuh denilen şey.

Allah cümlemizi dinde fakih eylesin.

Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA