25.11.1984 - Uydurma Hadis, Abdest Bozma Edebi, İlim Öğrenmek

25.11.1984 - Uydurma Hadis, Abdest Bozma Edebi, İlim Öğrenmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men te'ammede 'aleyye kizben ev redde şey'en kultühû fe-lyetebevve' mek'adehu minennâr.
Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kemâ kâl.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Men te'ammede aleyye keziben ev kizben. "Kim bana yalan söylemeye kalkışırsa..." Yalan bir söz isnat etmeye kalkarsa, onu ben söylememişim de ben söylemişim gibi yalandan, "Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu…" diye bir söz ortaya atarsa... Veyahut bunun aksine, Ev redde şey'en kultühû. "Benim hakikatte söylemiş olduğumuz bir şeyi "Olmaz öyle şey!" diye reddederse..." "Hayır söylememiştir! Kabul etmiyorum!" derse. Fe-lyetebevve' mak'adehu minennâr. "O zaman cehennemde oturacağı yeri hazırlasın, orada oturmaya hazır hâle gelsin." Yani, "Benim hadislerimi inkâr edenler ile benim söylemediğim sözleri hadismiş gibi söyleyenler cehennemliktir." demek. Her ikisi de cehennemliktir.
İşte hadis ilminin mensuplarının, âlimlerin titrediği bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz' in hadislerini bu hadisten dolayı öyle dikkatle dinlemişler, öyle dikkatle rivayet etmişler, öyle sağlam tenkit etmişler, öyle incelemişlerdir ki hadis âlimleri, "Aman, Resûlullah'ın söylemediği bir sözü söylemiş gibi ortaya atanları ayıralım; uydurma şeyleri hadis-i şeriflerin içine katmayalım. Aman, Resûlullah'ın söylemiş olduğu bir şeyi değiştirmeden nakledelim, bir değişikliğe uğramasın; aynen fem-i saadetinden, mübarek ağzından nasıl çıkmışsa öyle rivayet edelim." diye titremişlerdir. Titremişler, öyle çalışmışlardır.
O kadar incelemişlerdir ki, bu hadisleri rivayet eden adamların, hadis ricalinin isimleri, hayatları, hayatlarının safhaları bellidir. "Evet, şu râvi doğru sözlü, dürüst, takva ehli dindar bir alim idi ama 70 yaşından sonra hafızası zayıfladı da hadisleri birbirine karıştırmaya başladı. Birincisinin başını başlıyor, sonra sonunu getiremiyor, ötekisiyle karıştırıyor, karıştırma yaptı. Onun için bunun durumu şudur. Onun rivayet ettiği hadis budur. Falanca adam yalancıdır. Onun sözüne güvenilmez. Falanca adam şöyledir. Bu hadis-i şerif böyledir. Bu hadis-i şerif hasendir, sahihtir. Bu hadis-i şerif zayıftır." diye hepsini inceden inceye incelemişlerdir.
Dünya üzerinde hiçbir zât-ı muhteremin sözleri bu kadar dikkatli, bu kadar titiz bir tarzda tespit edilmemiştir. Bunu Avrupalılar söylüyorlar. Avrupalı âlimlerden birisi, "Ben, dünya üzerinde böyle bir başka şahsın hayatının bu kadar ince, bu kadar sağlam bir tarzda tespit edildiğini görmedim." diyor. Peygamber Efendimiz' i böyle sağlam incelemişlerdir.
Onun için Allah cümlesinden razı olsun.
Rivayet ederler ki, hadisleri toplamak için diyar diyar dolaşırlardı. Mesela duyardı, kendisi Horasan'da oturuyor; Mısır'da bir zât-ı muhterem sahih senetle kendisine gelmiş olan hadis malumatını başkasına öğretiyor. Horasan'dan kalkıp Mısır'a giderlerdi; Mısır'dan kalkıp Hicaz'a gelirlerdi, Hicaz'dan kalkıp Irak'a giderlerdi. Hatib-i Bağdâdî'nin Şerefü ashabi'l-hadîs isimli eserinde naklediliyor. Böyle hadis âlimlerinden birisi vefat etmiş, Bir arkadaşı rüyada görmüş, demiş ki:
"Mevlâ sana ne muamele etti?"
"Rabbim beni afv-u mağfiret eyledi."
"Ne sebeple?"
"Hadis toplamak için diyar gezmemi rahmetine vesile etti. O hadisleri toplayacağım diye diyar diyar dolaştım, onların bereketine beni affeyledi."
Öyledir! Bu hadisler böyle mübarektir! Biz şimdi burada oturmuşuz, rahatça söylüyoruz çünkü önümüze yazılmış, kaynaklardan alınmış, "şu rivayet etmiş, bu rivayet etmiş" diye kaynakları da buraya yazılmış. Biz rahat ediyoruz ama Peygamber Efendimiz' den bunların yazılı hâle gelinceye kadarki devrede ulema çok çalışmış, çok iyi çalışmışlar.
Rivayet ederler ki hadis âlimlerinden, toplayıcılarından bir tanesi duymuş; "Filanca şahıs hadis rivayet ediyormuş." Yanına kadar gidiyor. Evinden soruyor, diyorlar ki:
"Tarlada, istersen oraya git, istersen bekle." Gidiyor, tarlada uzaktan görüyor, işte o adam. Hayvanı elinden kaçmış, eline bir avuç ot almış; "gel, gel, gel, gel…" diye otu böyle tutuyor, hayvan da o otun yeşilliğine, güzelliğine imrenip yavaş yavaş geliyor. Yularından yakalamış, otu da vermemiş. Diyor ki:
"Hadi dönelim, bu adamdan hadis yazmayalım çünkü hayvanı aldattı. "Gel, gel…" dedi, otu verecekmiş gibi yaptı, otu vermedi, bundan hadis almayalım." Dönmüşler gitmişler. Ne kadar uzak yollardan geldikleri halde dönmüşler gitmişler.
Malikî mezhebinin kurucusu İmam Malik, Malik b. Enes rahmetullahi aleyh kendisine kapıyı çalıp da geldikleri zaman sorarmış gelenlere:
"Fıkıh meselesi mi soracaksınız?"
"Evet."
"Eh, sorun…"
Sorarlarmış. O da "Sizin sorduğunuz meselenin cevabı şudur." diye fetvayı verirmiş.
"Efendim, biz fıkıh meselesi sormaya gelmedik, zât-ı âliniz hadis rivayet ediyorsunuz ya; sizden hadis telakki etmeğe, hadis naklen almaya geldik."
"Ha, girin içeri!" dermiş.
İçeri alırmış. Kendisi gidermiş, içerde gusül abdesti alırmış. En güzel elbiselerini giyermiş, en temiz, yeni sarığını sararmış başına, o misafirlerin oturduğu odaya başka işte kullanmadığı güzel rahlesini koydurturmuş; orayı buhurlarla, güzel kokularla kokulattırırmış, ondan sonra edep ve terbiye ile, sevgi ve saygıyla gelir: "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu, ondan şu râvi işitmiş, o şuna nakletmiş, o şuna nakletmiş, o şuna, o bana nakletti, ben de size naklediyorum…" diye nakledermiş ve kontrolünü yaparmış.
İmam Malik, Harun-u Reşid'in zamanındaymış. Harun-u Reşid demiş ki:
"Ya imam!"
İmam ne demek? "Önder, reis, bir kavmin başında giden" demek.
"Ya imam! Duyduğuma göre hadis kitabı yazıyormuşsun."
"Evet, yazıyorum."
"Eh, hadi bize de oku da biz de şereflenelim o hadislerin okunmasından."
"Peki! Ama! Peygamber Efendimiz buyurdu ki; 'İlmi ayağınıza getirmeyin, ilme siz gidin.' Onun için hadisi burada okutmayayım, gel benim evimde oku." demiş. Halifeye, Harun-u Reşid meşhur var ya, Abbasi halifesine; "Burada okumayayım çünkü ilmi ayağa getirmek doğru değil."
İlim çok kıymetli bir şey. Sen ilmin ayağına gideceksin; attığın her adımda ecir var, sevap var.
"Peki! Olur, öyle yapalım!" demiş Harun-u Reşîd;
Elini çırpmış, hizmetçileri koşup gelmişler, "Buyur efendim!" demişler. "Atları hazırlayın, imamın evine gidiyoruz." İmam Mâlik yine;
"Efendim! Bu ilim yoluna gittiğiniz için atla gitmeyin, yürüyerek gidin; her adımınıza büyük ecir var." demiş
"Peki! Olur, yürüyerek gidelim." demiş.
Halife, imam, adamları yürüye yürüye gitmişler. İmam Malik'in evine gelince geçmiş başköşeye şiltelerin, minderlerin üstüne kurulmuş halife. Demiş ki:
"Efendim bu ilimdir, şöyle edep ve tevazuuyla, hürmetkâr bir şekilde diz çöküp okumak, dinlemek lazım. Peygamber Efendimiz' in hadisidir, oyuncak değil. Şöyle buyursanız, rahlenin önüne diz çökseniz daha iyi olur." demiş.
Abbasi halifesi ona da "Peki!" demiş, diz çökmüş önünde, okutmuş.
"Peki!" demiş, okuttuktan sonra çok memnun kalmış, "Allah senden razı olsun yâ imam, adını ne koydun?"
"Efendim, başından beri dikkat ediyorum, o kadar yumuşak davrandınız ki, yumuşak yumuşak ne dersem peki, öyle olsun dediniz. Sizin bu yumuşaklığınızın hatırasına bu kitabın adını Kitâbu'l-Muvattâ koydum; çiğnenmiş, yumuşanmış, ezik, mütevazı mânasına, ondan bu ismi böyle koydum." demiş. Bir kitapta böyle okumuştum, bilmiyorum oldu mu olmadı mı ama içindeki şeyler güzel.
Hadisler böyle işte. Onun için bu hadisleri böyle okuyoruz. Bu hadisi yazan, bu kitabı yazan Gümüşhaneli hocamız hicrî 1311 yılında vefat etmiş, Kanuni türbesinin yanında Süleymaniye'de metfun.
Evet, hadis ilmi böyle. Hem de bu hadis-i şerifin ravisi başımızı tacı Ebu Bekr-i Sıddık Efendimizmiş...
Men tekavveta 'alâ suffeti nehrin yütevadda'u minhü ve yüşrabu fe-aleyhi lanetullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Biliyorsunuz insanlık ilerledi, binalar yükseldi; 80-100 katlı bina yapılabiliyor şimdi. Taştan koca binalar yapılmış asırlar önce, biz altında namaz kılıyoruz, kubbesine kadar kesme taştan. Ama Peygamber Efendimiz' in zamanında orada çok sadeydi; hurma dallarından gölgelikli, hurma kütüklerinden direkli binalardı, gayet basitti.
Acaba Peygamber Efendimiz' in mescidinin zemini hangi cins halılarla kaplıydı; Hereke halısı mı, Isparta halısı mı?
Ne halısı! Kumdu, kumluktu… Sadeydi her şey. Dalları birbirlerine ördürtüp, üstünü çamurla sıvayıverirlerdi. Kireç de var mı, yok mu onu da bilmiyoruz, işte öyle bir yer olurdu. Odalar, odalar, odalar… evleri böyle büyük binalar değildi.
O zamanı, o hali hatırlayın. İnsancıklar fukaraydı. Nasıl olduklarını anlayın; sabah namazından sonra sahabeden bir zât-ı muhterem duayı beklemez, hemen hop kalkar gidermiş. Bir gün, iki gün, üç gün… Ötekiler demişler ki, "Şu mübarek adamcağız duayı beklese ne olur. Namazı kılıyor, hemen kalkıp gidiyor. Bu kadar acele etmese. Pek iyi yapmıyor filan…" demişler kendi aralarında. Bir tanesi çekmiş kenara demiş ki:
"Efendi, sen niye böyle yapıyorsun? Biraz dur, dua et, tesbih çek, bak başkaları namazda, camide kalıyor." Ezilmiş, büzülmüş, hık mık pek söylemek istememiş.
"Söyle, nedir sebebi?" Demiş ki:
"Evde bir tek giyim var; ben burada Peygamber Efendimiz' in mescidinde bu namazı kılıyorum da güneş doğmadan alelacele evime gidiyorum da hanım giyiniyor, o da namaz kılıyor."
İslâm öyle bir yerde olmuş, gelişmiş. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte diyor ki, tabii yüznumaralar yok, su yok, her şey kıt.
Men tekavveta 'alâ suffeti nehrin. "Kim bir nehrin kenarına büyük abdestini yaparsa…"
Nasıl bir nehir? Şaldır şaldır akan Kızılırmak filan gibi bir şey düşünmeyin, yani akar bir su.
Yütevadda'u minhü ve yüşrabu. "Oradan abdest alınıyor ve içiliyor." O su akıntısından istifade ediliyor. "Kim bunun kenarına böyle bir abdest bozma işini yaparsa…" Fe-aleyhi lanetullahi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Onun üzerine Allah'ın, meleklerin, insanların laneti olsun." Fe aleyhi "Olsun!" mânasına da gelebilir, "Olur!" mânasına da gelir. Yani öyle yaparsa lanete uğrar, mutlaka lanet gelir onu bulur mânasına da gelir. Peygamber Efendimiz beddua etmiş de olabilir. Demek ki içilen, kullanılan, abdest alınan sular temiz tutulacak.
İnsanoğullarının yaşadığı yerlerin muhitinin nasıl olması lazım; hava, su nasıl bozulmaz, ağaçlar nasıl korunur, yeraltı suları vesaire vesaire… Yerleşmenin nasıl olması lazım… Bak, Peygamber Efendimiz nasıl esaslar koyuyor; nasıl her şeyi belli esaslara göre [tanzim ediyor].
Nasıl insanlardı onlar?
Cahil insanlardı, yani bir kısmı çölde deve güderdi. Şehirde olanlar da okuma yazma bileni azdı. Peygamber Efendimiz' in zamanında Medine'de saymışlar, okuma yazma bilen 20 kişiden azmış. Bedir harbi olmuş, müşriklerden bir kısmını yakalamışlar, esir getirmişler. Tabii, "Para verelim, hürriyetimizi bize geri verin!" diyenler var. Bazısı da okuma yazma bilirmiş. Peygamber Efendimiz onlara diyor ki; "Sen benim sahabemden on kişiye okuma yazmayı öğret; hürsün." Öyle öyle öğrenmişler. Sıfırdan başlamışlar ama sonra ilim bakımından dünyaya hâkim olmuşlar. Avrupalılar ta kaç asır sonra bulmuş, [onlar] sinüsü kosinüsü hesaplamışlar, arz dairesini, meridyeni, paraleli hesaplamışlar, dünyanın yuvarlaklığını göstermişler, dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişler. İlerlemişler yani... Bizim dinimiz böyle.
Bir şeyin, bir işin büyüklüğü nasıl anlaşılır?
Başlangıcına bakarsın, sonuna bakarsın ne kadar büyük yapılmış iş ne kadar zamanda yapılmış ne kadar büyük yapılmış, öyle çıkar. Zaten çok güzel, çok mütekâmil bir şey devralınmışsa, eh, o da üstüne azıcık bir ilave yapmışsa çok mühim değil. Ama Müslümanlar sıfırdan başlayıp da koca bir medeniyet kurmuş, dünyanın her tarafına hâkim olmuşlar.
Her türlü ilmin temeli bizde. Avrupa Müslümanlarla karşılaştığı zaman aklını başına devşirmiş de "Aa, bizim bu ilimlerimiz hep saçma sapan şeylermiş!" demiş, bir uyanma başlanmış. Rönesans, yeniden uyanma demişler ona ama bizim kitaplarımızda Rönesans’ı, reformu anlatırlar da bunun Müslümanların tesiriyle olduğunu söylemezler. Olur mu?
Hristiyan dininde neden reform yapmış?
Hem Rönesans hem de reform yapmış; dininde değiştirme, değişiklik yapmış. Yani "Olmaz böyle üçlü tanrı, onun aslı şudur, budur…" demiş.
Neden demiş?
Müslümanlardan... Müslümanlar söyleyip durmuşlar; "Olur mu böyle şey?" demişler. "Olmaz böyle bâtıl inanç!" demişler. Luther çıkmış, papazlara çatmış, Papa'ya çatmış; "Siz [in gibi] Hz. İsa böyle altınların, gümüşlerin içinde miydi? Böyle şaşaa, tantana içinde miydi? Nedir bu sizin yaptığınız?" demiş. Çatıyor, "Olmaz böyle, Allah üç olamaz; siz orada yanılıyorsunuz." filan demiş.
Neden? Osmanlılardan öğrenmiş de ondan. Ama bunu söylemiyorlar.
Aşıyı, çiçek aşışını bizim mahalledeki yaşlı hacı ninelerimiz yaparmış, olur bitermiş. Ondan Avrupalılar görmüşler, ilk önce korkmuşlar, ondan sonra İngiltere'de kraliçe demiş ki, "Ölüm mahkûmlarından dört tanesinde deneme yapın; bakalım. Ölürse zaten ölüm mahkûmu, ölür gider." Deneme yapmışlar; "Tamam, çiçek hastalığından kurtuluyor." O zaman da Avrupa'da bir şehre çiçek salgını geldi mi, şehrin yarısını alıp götürürmüş; kolera gibi salgın halinde ölümlere yol açarmış, çok tehlikeli bir hastalıkmış. Ondan sonra mahkûmlarda denemişler, ondan sonra kendi çocuklarını aşılatmış ki çiçek salgını olunca ölmesin diye.
Okuduğum seyyahların kitapları var; bizim ecdadımız hamamlar yapıp da şakır şakır sabah akşam, hiç olmazsa haftada bir güzel güzel yıkandığı zamanda; "Bu Müslümanların işine akıl ermez, bunlar sabah akşam yıkanırlar, hasta olacak bu adamlar." diyor. Kitabında öyle yazmış.
Bileceğiz, yani özü bizde, onlar akıllarını başına devşirdiler, ilerlediler. Biz de cümle cihan halkı bizimle uğraştı, üstümüz başımız yırtıldı, evimiz harap oldu, yumruk yedik, bıçak yedik ama toparlayacağız kendimizi. Bizim ecdadımız öğretmişti on[lar]a. Biz şimdi her tarafı kapatsak, bütün hudutları kapatsak, fabrika da uçak da gemi de yaparız, her şeyi yaparız. Bizim bu millet isterse gemilerinin halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilir. Sadrazam gelen Avrupalı elçiye.
Bu millet her şeyi yapabilir, ama bu milletin özündeki o imana dokunmayacaksın.
Men tefakkaha fi-dînillâhi kefâhullâhu hemmehû ve razakahu min haysu lâ yahtesib.
Sadaka Resûlullah.
Enes b. Malik radıyallahu anhten, İbnü'n-Neccâr'da varmış, daha başka raviler de rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Men tefakkaha. "Kim din ilmini öğrenirse, taallüm, tefakkuh ederse, fakihlik tahsili yaparsa, dinin inceliklerini öğrenme çalışması yaparsa..." Men tefakkaha fi-dinillah. "Allah'ın dininde kim ilim tahsil ederse, din ilmi tahsil ederse..." Kefahullahu hemmehû. "Allah onun tasasını gidermeye kâfi gelir." Ona yardımcı olur. Onun tasasını, üzüntüsünü alır, sıkıntısını defeder. Ve razakahu min haysu la yahtesib. "Hiç ummadığı yerden, hiç ummadığı şekilde, maddî ve manevi onu rızıklandırır." Aç da kalmaz, açık da kalmaz.
"Çocuğunu nereye vereceksin?"
"Doktor yapacağım, mühendis yapacağım, şunu yapacağım, bunu yapacağım…"
"Efendim imam hatip okuluna?.."
"Yoo, oraya vermem."
"Neden?"
"E, oraya verirsem çocuk ne yiyecek ne içecek?"
İşte bak bu hadis-i şerifte cevabı var ne yiyecek ne içecekse dinle; "Kim Allah'ın dinini tahsil ederse, Allah'ın dininde bilgi sahibi olursa, ilim tahsil ederse, Allah onun tasalarını, sıkıntılarını, karşılamaya kifayet eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır ne aç kalır ne açık kalır."
Ben de çok korkuyordum. Ben liseyi Vefa Lisesi'nde bitirdim. Vefa Lisesi'nin fen bölümünü okudum. Bütün arkadaşlarım iyi derecelerle Teknik Üniversite'ye girdiler. Çalışkan bir sınıftı bizim sınıf. Ben edebiyat fakültesine gittim. Herkes, "Yahu edebiyat fakültesine de gidilir mi ne yiyecek ne içecek?" demiş. Elhamdülillah, sağım işte, ölmedim. Çok da memnunum elhamdülillah; Arapça, Farsça öğrendik; tarihimizi, dinimizi öğrendik daha iyi oldu. Hiçbir arkadaştan bir eksik yanımız yok. Allah ev verdi, araba verdi. Elhamdülillah! Bu hadisin izahı sadedinde söylüyorum, başkasını söylesem ne malum dersiniz. Kendimden söylüyorum ki elhamdülillah hiçbir ihtiyacım yok. Allah'a hamd-ü senâlar olsun, şükrünü ödemekten acizim. Demek ki biz dinimizi öğreneceğiz. Biz dinimizi öğreneceğiz, Allah için çalışacağız Allah yardım eder. Çocuklarınızı işte bu hadise göre yetiştirin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
14.10.1984 -
Allaha Yönelmek, Uzaklaşmak
02.06.1985 -
Cuma Günü Okunması
