00.09.1984 - Başkalarını Dost Edinmek, Cennete Götürecek Beş Şey

00.09.1984 - Başkalarını Dost Edinmek, Cennete Götürecek Beş Şey
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi'l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve men tebiahü bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emma ba'd:
Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men tevellâ kavmen bi-gayri izni mevâlîhi fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn lâ yükbelü minhü yevme'l-kıyâmeti adlün ve-lâ sarf.
İlk hadîs-i şerîf:
Men tevellâ kavmen bi-gayri izni mevâlîhi fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn, lâ yükbelü minhü yevme'l-kıyâmeti adlün ve-lâ sarf.
Tevellâ; velî ittihaz etmek velî edinmek.
"Kim bir kavmi dost ve velî ittihaz ederse, kendisine velî edinirse…"
Nasıl?
Bi-gayri izni mevâlîhi. "Kendi Mevlalarının izni olmadan dost ittihaz ederse…" Fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Allah'ın, meleklerinin ve insanların lâneti onun üzerine olsun veya onun üzerine olur. Allah-u Teâlâ hazretleri kıyamet gününde onun farzını, nafilesini, bizzat yaptığı ibadeti, yerine ikame ettiği bedelini kabul etmez."
Bu ne demek?
Eskiden kölelik vardı. Köleleri azat ederlerdi ama bir anlaşmaya bağlanırdı. Onun için kölenin efendisine "mevlâ" derler. Aslında; anlaşma olan, bağlantı olan, işine bakan, iş alakası bulunan demek. O bakımdan "mevlâ" kelimesinin mânası çok geniş. Hem sahip, efendi, seyyid mânasına geliyor, bir taraftan da köle de efendisine bağlı olduğu için ona da "mevlâ" deniliyor. O bakımdan da "köle" mânasına geliyor.
"Şu şu şartlarla durumu şudur." diye anlaşma yapılmış. Ondan sonra bir kimse kendisinin anlaşma yaptığı mevlâlarının, sahiplerinin, efendilerinin izni olmadan gidiyor başka bir kavim ile onları dost edinip anlaşma yapıyor. Halbuki hukuki bakımdan statüsü ona bağlı. İşte böyle yapan kimse ahdini bozmuş, ahdine riayet etmemiş oluyor. Ötekisi onu, ona göre bir şarta bağlamış. O zaman ortada hukuk diye bir şey kalmaz. Anlaşmalar çiğnenir, ahitlere riayet olunmazsa hukuk diye bir şey kalmaz. O zaman orman kanunu denilen durum oAsr. Herkes ne yaparsa, ne alırsa, ne çalar çırparsa kârdır. Hiç kimse kimseye hakkını vermez cemiyetin nizamı olmaz. Halbuki İslâm intizam, temizlik, güzellik ve ahde vefa dinidir.
Namazda bile Peygamber Efendimiz, "Sen geri git, sen öne gel." diyerek safları düzeltmez miydi?
Neden?
Şeklini düzelten insanın içine de tesir eder, içi de düzelir.
"Namazınız, saflarınız eğri büğrü oldu mu kalbiniz de eğri büğrü olur." derdi.
Onun için Peygamber Efendimiz hakka, hukuka, imzaya, anlaşmaya verilen ehemmiyetten dolayı böyle buyurmuş. Ahdine vefa gösterecek, bağlı olduğu yere bağlılığını devam ettirecek. İmzasını koyduğu şeyi çiğnemeyecek. "Şimdi artık sana ihtiyacım yok, ne istersem onu yaparım." diye eski iyilikleri reddetmeyecek. Öyle olursa Allah-u Teâlâ hazretleri kabul etmez.
İslâm'da kölelik müessesesi var.
"Nasıl olur? Köleliği nasıl kabul eder?"
İslâm'da Müslüman, köle olmuyor ama gayrimüslimle harp ettiğin zaman istersen harpte öldürürsün, istersen esir edersin. O esir ama öldürülmemiş, hayatı bağışlanmış bir insan oluyor. Çünkü o esirin gücü yetseydi harpte bu Müslümanı öldürecekti. Normal olarak düşünürsek öyle değil mi? Müslümanı öldürmeye gelmiş, Müslümanda onu kıskıvrak yakalamış. İstese öldürür ama merhametinden hayatını bağışlıyor, esir oluyor. Esirlik bu. Yoksa Müslümanın esir edilmesi yok.
Şimdi esirliğin aleyhinde konuşan insanlar var. Çok acıklı edebiyatlarla konuşuyorlar, "esirlik olur mu" filan diye. Peki olmazdı da niye bütün Afrika'nın ahâlilerini, köylerini basıp basıp da aldınız götürdünüz kendi memleketlerinizde esir yaptınız? Soruyoruz! Dünyanın en medenî ülkeleri; Avrupa, Amerika!.. Niye o zenciler Afrika'dan oraya getirildi? Onlara köpek diye hitap ediyorlardı, "Köpek gel, köpek git, köpek bana su getir..." Romanlarda vesairede gördük, değil mi?
İslâm Müslümanın köleliğini kabul etmiyor. Kendisinin canına kast etmiş kimsenin lütuf olarak hayatını bağışlıyor, esir oluyor, çalışıyor. Artık o kadar da olacak değil mi yani? Normal...
Köle âzat etmek sevap, köleye yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek sevap... Şu kefarette köle âzat etmek var, bu kefarette köle âzat etmek var. Müslümanlık yavaş yavaş köleleri hürriyetine kavuşturmaya müteveccih hukuk koymuş. O da güzel! Bak, ne kadar güzel hepsi güzel!
Şimdi bu kadar güzellikler olup dururken bir köleye diyorsun ki;
"Anlaştım, tamam! Sen ticaretini yap, el sanatını kullan, para kazan, bedelini öde. Bu şartlarla şöylesin böylesin, sen benim mevlâmsın."
Anlaşmalı ama anlaşmaya riayet etmiyor.
Olmaz!
İslâm hukuka, haklara ve anlaşmaya riayet dinidir. O senin hayatını, sonra da hürriyetini bağışladı ama şarta bağladı, sen dinlemiyorsun.
Mesela; "Şu kadar para verirsen ben sana şu şeyi satarım." dedin. Parayı veriyor ama sen vermiyorsun olmaz! Hukuk olmazsa cemiyet hayatı yıkılır. Hukuka, anlaşmaya, ahde riayet olacak. Ahitten insan mesuldür. Onun için bu hadîs-i şerîf böyle vârid olmuş.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi ahdine sadıklardan eylesin.
İkinci hadisi şerif;
Men tevellâ mevlâ kavmin bi-ğayri iznihim ev âvâ muhdesen -veyahut- muhdisen fe-aleyhi ğadabullâhi ve lâ yakbelu minhu sarfen ve lâ adlâ.
Bu hadîs-i şerîf de yine mevlâlık denilen meseleyle ilgili.
Men tevellâ mevlâ kavmin. "Kim bir kavmin âzatlısını, anlaşmalısını, mevlâsını kendisine mevlâ edinir, dost edinirse, kendisine çekmeye çalışırsa…" Bi-gayri iznihim. "Ötekilerin izni olmadan"
Dur bakalım, onun anlaşması var. Nikâhlı bir hatuna bir başkası nikâh teklif edebiliyor mu? O bir anlaşmayla bağlı, sen onun izni olmadan onunla nasıl bir anlaşma kurarsın? Bir kavmin mevlâsının, kavmin izni olmadan dost edinilmesi doğru bir şey olmuyor.
Kim böyle yaparsa…
Ev âvâ muhdesen. "Veyahut insan bir kötülük yapmış, cinayet işlemiş, bir hadise meydana getirmiş suçlu, sabıkalı bir kimseyi barındırırsa…"
Öbür kabilede adam öldürmüş, bu tarafa kaçmış, sen onu koruyorsun. Suçlu. O adamcağızı boş yere öldürdü, muhakeme edilecek. Böyle barındırırsa; fe-aleyhi ğadabullâhi. "Allah'ın gazabı barındıran kimsenin üzerine olur."
İzni olmadan öteki mevlâyı, âzatlıyı ayartan onunla anlaşma yapmaya kalkan kimseye Allah'ın gazabı olur.
İslâm'da açıkgözlülük, başkasının kölesini ayartmak, anlaşmaları hiçe saydırmak, suçluyu desteklemek yok! Herşey usulüyle olacak.
Lâ yakbelu minhu sarfen ve lâ adlâ. "Allah onun sarfını, adlini kabul etmez."
Hakiki ibadetini, bedel olarak ödediğini, farzını nafilesini kabul etmez, mânalarına geliyor.
Bu iki hadîs-i şerîften anladığımız; mevlâ olunca, anlaşmalı olunca, âzatlı olunca o hukuka riayet edilecek. Her hukuka, her anlaşmaya, her söze riayet edildiği gibi ona da riayet olunacak.
Üçüncü hadîs-i şerîf:
Men câe yevme'l-kıyâmeti bi-hamsin lem yusaddû vechuhû ani'l-cenneti en-nushu lillâhi ve li-dînihi -veyahut bi-hamsin'den geldiğine göre- en-nushi lillâhi ve li-dînihi ve li-kitâbihi ve li-resûlihi ve li-cemaati'l-müslimîn.
Bu hadîs-i şerîf yapabilene müjdeli bir hadis. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Kıyamet gününde şu beş şeyi getiren..."
Ba ile tadiye, b harfiyle müteaddi olmuş.
Men câe yevme'l-kıyameti bi-hamsin. "Şu beş şeyle gelen” mânasına geldiği gibi, "Kıyamet günü şu beş şeyi beraberinde getiren" mânasına da gelir.
"Şu beş şeyi yapan kimsenin…"
Lem yusadde vechuhû ani'l-cenneti. "Cennetten yüzü döndürülmez."
Cennete gider. Gidip dururken oradan yüzü çevrilmez, kendisine, "Seni oraya sokmuyorum, sen bu tarafa gideceksin." denmez, cennete girer.
Neymiş o sahibini cennete götürecek beş şey?
En-nushi lillâhi. "Allah'a karşı samimi bir bağlılık."
İçten, hulus-i kalb ile samimi bağlılık. Bir insanın Allah'a böyle bir bağlılığı varsa, o kimsenin yüzü cennetten döndürülmez, cennete girer.
Başka?
Ve li-dînihi. "Dinine karşı samimi bağlılığı varsa." Ve li-kitâbihi. "Allah'ın kitabına -Kur’ana- karşı samimi bağlılığı varsa" Ve li-resûlihi. "Allah'ın elçisine, Hz. Muhammed aleyhisselâm'a bağlığı varsa." Ve li-cemaati'l-müslimîn. "Müslümanların topluluğuna karşı samimi bağlılığı varsa."
Allah'a, dinine, kitabına, resûlüne, cemaate olmak üzere beş bağlılığı, beş samimi irtibatı olan kimsenin yüzü cennetten döndürülmez.
Nusuh ne demek?
Nusuh; açık kalplilik ve samimiyet demek. İnsan bir kimseyi kenara çekiyor, "Kardeşim ben senin şöyle halini gördüm, etme eyleme, bu iyi olmaz bundan zarar görürsün." diyor. Buna da nusuh deniliyor. Çünkü açık kalplilikle ona içinden geçenleri söylüyor ve iyiliğini istiyorsun. "İyiliğini istemek, açık kalplilikle, ihlâsla, samimiyetle bağlı olmak" demek.
Eğer bir insan Allah'a hakikaten samimi olarak, içten bağlıysa bu samimi bağlılık emrettiği şeyi yapmayı, yasak ettiği şeyi bırakmayı gerektirir. Allah ne buyurmuş, "içki içme", baş üstüne. Allah ne buyurmuş, "faiz yeme", baş üstüne. Allah ne demiş, "zina etme", baş üstüne. Allah ne demiş, "haram yeme", baş üstüne. Tutacak yani. "Namaz kılın, oruç tutun, hacca gidin" demiş, baş üstüne... Emrettiğini yapacak, yasakladığından kaçacak. Samimi bağlılık böyle olur, ötekisine lafta bağlılık derler. Ötekisi laf.
Ne tarafa gidiyor?
Nefsin peşinde, şeytanın yolunda gidiyor. Allah’a bağlıyım diyor. O yalan! Sevseydi Allah’ın yolunda giderdi. Allah’ın yolunda giden halinden belli olur. Samimi olacak.
İkincisi; ve li-dînihi. "Dinine samimi bağlılığı olacak."
İnsan, "Ben bu dine mensubum, ben bu dine yardım etmeliyim, ben bu dinin mensubu olduğuma göre bu dinin ahkâmına uymalıyım." diyecek.
Ve li-kitâbihi. "Kur'ân-ı Kerîm'i sevecek."
Nereden belli sevdiğin?
"Çok seviyorum Kur'ân-ı Kerîm'i. Çok yaldızlı bir Kur'ân-ı Kerîm aldım; Almanya'da basılmış şu kadar para eder. Bir de kutusu var, o da yaldızlı. Kütüphanemin baş köşesine koyuyorum."
Baş köşeye konmak ve ölülere okunmak için inmedi ki… Dirilerin hayatı tanzim olsun diye geldi o! Sen onun içini oku, içindeki ahkâma uy!
Peygamber Efendimiz, "Çocuklarınızı üç esasa göre yetiştirin." diyor. "Bir; benim muhabbetim üzerine. Çocuklarınız beni sevsin, bilsin, tanısın. İki; benim ehl-i beytime, varislerime, benim yolumun yolcularına, benim izimi takip edenlere sevgi. Üç; Kur'ân-ı Kerîm okumaya.”
Gör bakalım içinde ne var! Güzelce bir oku! Hele sen güzel hafızların bantlarını aşk ile dinliyor musun gözün yaşarıyor mu? Kitabına bağlılık böyle olacak.
Ve li-resûlihi. "Resûlullah'a bağlı ololacak.”
Sevecek sünnetini okuyacak, hayatını öğrenecek, her şeyini ezbere bilecek. "Böyle bir hal olmuştu da Efendimiz şöyle yapmıştı." diye, her şeyinde Peygamber Efendimiz'i numune alacak.
Ve li-cemaati'l-müslimîn. "Bütün Müslümanlara karşı iyi duygular besleyecek, içinde sevgi olacak."
Müslüman, Müslümanın derdiyle dertlenecek. Böyle olmamız lazım! Allah'a samimi bağlanacağız. Dinimize içimiz sımsıkı, sıcak duygular duyacak. Kitabına candan bağlanacağız, öpeceğiz, başımıza koyacağız ve ona göre hayatımızı tanzim edeceğiz. Resûlullah deyince yüreğimiz ağzımıza gelecek, "Resûlullah dendi" diye bir hoş olacağız. Müslümanların cemaatine karşı, hepsine karşı böyle olacağız.
"Hocam! Müslümanlar tahsilsiz, fakir fukarâ..."
Sen biliyor musun ki rızkını, nusret-i ilâhiyeyi onların hürmetine alıyorsun. Senin beğenmediğin, o çuvalın içindeki fukarâcık "Allah" diyor boynunu büküyor, Allah onun hürmetine acıyor.
"Zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyorsunuz başka bir sebepten değil."
İnnemâ turzakûne ve tunsarûne bi-zuafâiküm.
Boynu bükükler…
"Hocam o hiçbir işe yaramaz sakat bir adam. Kenarda oturmuş 'Allah' der."
İşte sen onun "Allah" demesi hürmetine burada yaşıyorsun. Her şeyi Allah vermiyor mu? Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte böyle buyurmuş.
İnnemâ. "Ancak ve ancak…" Tunsarûn. "Yardım görürsünüz, nusret-i ilâhiyeye mazhar olursunuz." Ve turzakûn. "Rızıklandırılırsınız." Bi-duafâikum. "Zayıflarınızın duaları berakâtıyla."
Hastadır, zayıftır, yoksuldur, boynu büküktür, felaketlere uğramıştır, "Mevlâmdan gelmiş" diye sabreder. Derbeder gibi görünür ama gönlü zengindir, hoştur, Allah'ın sevdiği bir kuldur. Allah-u Teâlâ hazretleri onun duası hürmetine tutar. Yoksa senin o koca göbekli, vurdumduymaz, namaz kılmaz, ibadet yapmaz, günahların her çeşidine koşan adamların mevkiine makamına mı bakıyor Allah-u Teâlâ hazretleri?
Allah-u Teâlâ hazretleri şekle, surete, mevkiye makama bakmaz; gönle bakar, niyete bakar.
Allah-u Teâlâ hazretleri, sizi sıratı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, marifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği razı olduğu kulları olarak varıp, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrâri sûreti’l Fatiha.
04.08.1985 -
Menfaat İçin Kuran
18.03.1984 -
Sadaka, Affetmek, Tevazu,
