01.12.1984 - İtikaf, Evlatlara Adaletli Olmak, Kuran-ı Kerimin Kısımlarını Anlamak, Kıyamet

01.12.1984 - İtikaf, Evlatlara Adaletli Olmak, Kuran-ı Kerimin Kısımlarını Anlamak, Kıyamet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İ'tikâfu aşrin fî ramadâne ke-hacceteyni ve umreteyni.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ramazan'da itikâf yapmanın sevabıyla ilgili. Bu hadisi Taberânî rivayet eylemiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
İ'tikâfu aşrin fî ramadân. "Ramazan'da on günlük bir itikâf." Ke-hacceteyni ve umreteyni. "İki hac, iki umre yapmak gibidir."
O kadar sevabı fazladır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan'da odasını, ailesini, evini terk edip, mescide çıkıp, gecesini, gündüzünü ibadete tahsis edip öylece ibadetle vakit geçirmiştir, mescitte oturmuştur. Böyle oturup, ibadet maksadıyla mescitte yatıp kalkıp, hiç dışarı çıkmadan ibadet etmeye "itikâf" derler.
Bu itikâfı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evvela Ramazan'ın ortasındaki on günde yapmış, ondan sonra da en sonundaki on günlerde devamlı yapmıştır. Bu sünneti herkesin yapması lazım.
"Bir beldede hiçbir kimse bu sünneti yapmazsa, o belde ahalisi, hepsi mesul olur. Ama içlerinden birkaç tanesi yaparsa kifayet eder, ötekilerin hesaba çekilmesi kalkar." diye söylenmiştir.
Vaktimiz ayarlanmalı, zamanımızı ona göre tanzim etmeliyiz, Ramazan'daki bu itikâf sünnetine biz de riayet etmeye çalışmalıyız ki sevabı çoktur.
Bir de malum, Peygamber Efendimiz; "Saklı olan Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününde arayınız." buyurmuş.
İnsan itikâfa girince de o on gün içinde Kadir gecesini ihya etmesi mümkün olur. Kadir gecesine rastladığı zamanda iki hac, iki umre değil; hayrun min elfi şehrin "bin aydan daha hayırlı bir gece" olduğu için çok büyük hayırlara mazhar olur.
Önümüzde işte Ramazan gelecek.
Küllü âtin karîbun. "Her gelecek vakit geliverir."
Ne kadar müddetli olursa olsun, çarçabuk geliverir. Allah sıhhat afiyetle bizleri Ramazanlara eriştirsin. O Ramazan'ın sonunda da bu itikâf sünnetini yaparak Peygamber Efendimiz' in bu hadis-i şerifte anlatılan mükâfatlarına da ermeyi cümlemize Allah nasip eylesin.
İ'dilû beyne evlâdiküm fi'n-nihali kemâ tuhibbûne en ya'dilû beyneküm fi'l-birri ve'l-lutfi.
Sadaka Resûlullah.
Bu hadis-i şerif en-Numan b. Beşîr radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. İsnadı hasen bir hadis-i şerif. İbn Hibban'da, Taberânî'de ve Beyhakî'de geçiyor.
Peygamber Efendimiz evlatlarımızla ilgili bize tavsiyede bulunmuş. Buyuruyor ki;
İ'dilû. "Adalet ediniz." Beyne evlâdiküm. "Evlatlarınız arasında." Fi'n-nihali.
Nihal -başka harekelerle de câiz, nihle kelimesinin cem'i- hediye, bağış ikram.
İnsan baba olarak, büyük olarak, evladına bir şey verir; tarla verir, ağaç verir, para verir, sermaye verir. Böyle bir şey yaptığınız zaman evlatlarınıza yaptığınız bu ikramlar hususunda adaletli olun. "Kızıma şu kadar verdim, şuna da şöyle vereyim. Ötekisine vermiştim, beriki oğlum bu şehirde değil ama ona da göndereyim." diye adalet edin.
Nasıl?
Kemâ tuhibbûne en ya'dilû beyneküm fi'l-birri ve'l-lutfi. "Onların sizin aranızda lütufta ve size itaatte, iyilik yapmak hususunda adaletli olmasını istemez misiniz? Onu istediğiniz gibi siz de onlara [adaletli davranın.]."
Evladınızı nasıl istersiniz?
"Bana karşı itaatli olsun. Sözümü dinlesin. Hürmet etsin. Bana karşı evlatlık vazifesini yapsın. Ben onu yetiştirinceye kadar neler çektim..." deriz.
Onun size evlatlık vazifesinde adaletle, dikkatle lütufla, ikramla, hürmetle muamele etmesini istediğiniz gibi siz de evlatlarınıza yaptığınız bağışlarda, ikramlarda adalet edin. Birisine bütün gücünüzle yüklenip;
"Bunu seviyorum, bu sevimli evladım. Al evladım tarlalar, katlar, mallar, paralar senin."
Ötekisi?
"O biraz âsi de hoşuma da gitmiyor, sevmiyorum, onun için ona bir şey vermiyorum." derler. Bazen böyle şeyler olur.
Demek ki evlatlar arasında adalet edeceğiz ki onlar da bize adalet edebilirler. Manevi bakımdan bu böyle. Bir manevi kaidesi de vardır ki sen öyle yapınca o da kendi vazifelerini idrak eder de sana karşı hürmette kusur etmez, inşaallah.
Anaya babaya âsi olmak, kıyamet alametlerindendir. Hatta anasını babasını öldürmeye kalkışmak...
"Olur mu?" demeyin.
Bana gelen ziyaretçi kardeşlerden birisinden şu kulaklarımla duydum.
"İyi yetiştirmedin mi?" dedim.
"İyi yetiştirmeye gayret ettim. İmam-Hatip'e de verdim çocuğumu ama yolumu kesti, çifteyle beni vurmaya kalktı." diyor.
Hep kıyametin yakın olduğunu söylüyoruz da hiç kılımız kıpırdamazsa olur mu?
Kıyamet yakınsa aklını başına devşir, ibadetlere sarıl, günahlardan tevbe eyle, Cenâb-ı Mevlâ'nın yoluna gir, hazırlığını yap.
Bak hemen arkasından da zaten eşrâtu's-sâat denilen kıyamet alametleriyle ilgili bir hadis-i şerif geldi.
U'düd sitten beyne yedeyi's-sâati mevtî sümme fethü beyti'l-makdisi sümme mûtan ye'huzu fîküm ke-kuâsi'l-ğanemi sümme'stifâdatü'l-mâli hattâ yu'te'r-raculü miete dînârin fe-yezallü sâhitan sümme fitnetün lâ yebkâ beytün mine'l-arabi illâ dahalethu sümme hüdnetün tekûnü beyneküm ve beyne beni'l-asfari fe-yağdurûne fe-ye'tûneküm tahte's-semânîne ğâyeten tahte külli ğâyetin isnâ aşere elfen.
Bu hadis-i şerif Buhârî'de Avf b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Avf b. Malik radıyallahu anh diyor ki:
"Tebük gazâsında Peygamber Efendimiz' in yanına vardım. Deriden bir çadır içindeydi, böyle buyurdu, bu hadisi orada duydum."
Bu hadis-i şerif kıyametin bazı alametlerini sayan bir hadis-i şeriftir. Biz de şimdi açıklayalım.
Ü'düd. "Say, sırala, şu olacak, şu olacak, şu olacak diye." Sitten. "Altı tane alamet say." Beyne yedeyi's-sâah. "Kıyamet kopmasından önce şu altı alameti say."
Bunlar birer ikişer, altıya kadar olur, ondan sonra kıyamet kopar.
İlk başta mevtî "Benim vefat etmem." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz ahir zaman peygamberidir; o vefat etmeden kıyametin kopacağı bahis konusu değildi. Onun vefatı birinci alamettir.
İkincisi;
Sümme fethü beyti'l-makdisi.
Beytü'l-makdis, biz bu şehre Kudüs diyoruz; Arapça' da daha ziyade Beytü'l-makdis derler. Beytü'l-makdis'in fethedilmesi de kıyamet alametlerindendir. Bu fethedilecek, bir de harap olacak diye şerhte izah edilmiş. Demek ki Kudüs'ün fethedilip harap olması meselesi de var.
Sümme mûtan.
Bu mûtan kelimesi alâ vezni butlan diyor, el-mevtü'l-kesir, yani kitle halinde ölüm. Mevt kelimesinden geliyor. Hayvanlar arasında salgından dolayı ölüm olur ya. Bir salgın gelir, şu kadar koyun gider; bir salgın gelir, bu kadar sığır gider. Onun gibi toplu ölüm olacak.
Ye'huzu fîküm ke-kuâsi'l-ğanem. "Koyunlara giren salgın hastalık gibi sizin içinize girer ve sizi harap eder."
Böyle bir ölüm, topluca ölümler de olacak. Kıyametin alametlerinden birisi de budur.
Sümme'stifâdatü'l-mâli. "Sonra mal çoğalacak."
Peygamber Efendimiz' in zamanında her şey çok değildi. Şimdi çok bollaştı. Hatta ben hatırlarım, bizim ahbaplardan, arkadaşlardan, tanıdıklardan kimselerle bir zât-ı muhteremin ziyaretine gitmiştik. Diyor ki:
"Şimdi bez, kumaş, ayakkabı vesaire çok bol. Ben hatırlarım, çocukluğumda nereden temin etmişse anam babam, bir şeker çuvalı temin etmişti. Şeker çuvalından bana bir don yani pantolon yapmışlardı. Artık o bayramda benim böyle cakamdan, çalımımdan çocuklar yanıma yaklaşamadılar. Böyle çok güzel bir şey giymiş gibi..."
Kesmişler, çuvaldan bir pantolon yapmışlar, dizinin altında bileğinin üstünde... Artık cakasından kimse yanına yanaşamamış.
Neden?
Dokuma yok. Şimdi elhamdülillah memleketin her tarafında dokuma imkânı, fabrikaları var.
Gıda bol. Adana'da mahsul oluyor, kamyonlara yükletiyorlar, İstanbul'a, Ankara'ya getiriyorlar. Biz buradan pazardan bol bol görüyoruz, alıyoruz da kıtlık nedir biz bilemeyiz yani.
Hiç badem kabuklarının öğütülüp yenildiğini bilir misiniz? Ağaç kabuklarının kemirildiğini bilir misiniz?
Çarığını pişirmiş bizim amcalarımız da... Kafkasya'ya harbe gitmişler, yolda aç kalmışlar -çarık denilen şey deriden yapılan, ayaklara bağlı giyilen şey- sonunda çarıklarını -su koyup- pişirmişler; "Vay be, bayağı da tatlı oluyor." diyerek yemişler. Biz et alsak ayırırız da o kısmını atarız. Deri kısmını yemeyiz. Çatalla bıçakla yağlarını, beğenmediğimiz her türlü şeyini ayırıyoruz, lop etlerini yiyoruz. Yani o kıtlık nedir, tabii bilmiyoruz. "Sığırların ayaklarının bastığı yerlere biriken sulardan su içtiğimizi çok biliriz." diye duymuşum. Zeytinlerin böyle üçer üçer evlatlar arasında bölüştürüldüğünü, "Sana az geldi, bana çok geldi, bu benim zeytinimi aldı..." diye kavga eden aileleri duymuşum.
Peygamber Efendimiz' in zamanında, tabi orası yoksul bir diyar, mahsul çok değil; çok sıkıntılar olurdu, onları uzun boylu anlatmayalım.
Kıyamete doğru mal çok artacak. Nasıl bir işaretle bildiriyor Peygamber Efendimiz?
Hattâ yu'te'r-raculü miete dînârin. "Adama yüz dinar verilecek." Fe-yazallü sâhitan. "'Bu kadar az da şey verilir mi?' diye kızacak."
O kadar bol miktarda verildiği halde azımsayacak da [kızacak]. Hani "Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş." atasözü gibi, az bulacak. Mal o kadar çoğalacak, bolluk olacak.
Sümme fitnetün lâ yebkâ beytün mine'l-arabi illâ dahalethu. "Sonra bir fitne, bir karışıklık çıkacak; ahir zaman fitnesi ki Araplardan hiçbir ev kalmayacak ki o fitne onun içine girmiş olmasın."
O fitneden her Arap’ın canı yanacak. O fitnenin acısı her eve girecek, orayı karmakarış karıştıracak.
İşte bunlar kıyametin alametleridir.
İnsan düşünüp taşınıp buradan birçok dersler çıkartabilir.
Peygamber Efendimiz geçmişten de gelecekten de haber vermiştir. Peygamber Efendimiz' in sünnetine sarılalım. O bize her şeyi bildirmiştir. Hatta şu zamanda yapacağımız şeyleri bile bildirmiştir. Hadis-i şeriflerde bildirilmiş o kadar şeyler var ki, Sadaka Resûlullah fîmâ kâl, "Söylediğini ne doğru söylemiş, ne doğru söylemişsin yâ Resûlallah, tam dediğin gibi çıktı!" diyoruz.
A'ribu'l-kur'âne ve't-tebiû ğarâibehû ve ğarâibuhû ferâiduhû ve hudûduhû fe-inne'l-kur'âne nezele alâ hamseti evcuhin halâlin ve harâmin ve muhkemin ve müteşâbihin ve emsâlin fa'melû bi'l-helâli vectenibu'l-harâme ve't-tebiu'l-muhkeme ve ehikkû bi'l-müteşâbihi va'tebirû bi'l-emsâl.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte bizi Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya teşvik ediyor. Buyurmuş ki;
A'ribu'l-kur'ân. "Kur'ân-ı Kerîm'i inceliklerini dikkat ederek, tahlil ede ede okuyunuz."
"Ne demiş? Nasıl söylemiş? Neden öyle dememiş de bu tarzda ifade etmiş? Niye şu kelimeyi kullanmış? Niye önce bunu kullanmış da sonra ikinci kelimeyi bunun arkasından getirmiş?"
İnceliklerine dikkat ede ede Kur'ân-ı Kerîm'i okuyun. Çünkü içinde çok ince mânalar, bedîalar vardır. Onları insan öyle sezebilir.
Ve't-tebiû ğarâibehû. "Garib, yani herkesin bir defada hemen anlayamadığı sözleri vardır."
Kur'an-ı Kerîm Allah kelamı. Asırlara hitap eden bir kitâb-ı azîz. Onun hemen herkesin anlayamadığı sözleri vardır. O sözlerinin peşine düşün, esrarını anlamaya çalışın. "Ne demek istiyor acaba? Bu sözündeki nükte nedir? Hikmeti nedir?" diye hikmetlerinin peşine düşün.
Ve ğarâibuhû ferâiduhû ve hudûduhû. "Çünkü o ince hikmetlerin içinden Allah'ın emirleri, farzları ve yasakları çıkacak."
"Şunları yapın, bunları yapmayın." diye ince ince mânalar çıkacak.
Onun için Gazzâlî hazretleri demiş ki:
"Bu, Melik-i Cebbar, Kâdir-i Mutlak olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelâmıdır. Onu beşerin öyle kolay anlaması mümkün değildir. Her harfinin hikmeti vardır."
Onun için çok dikkatli okumak lazım. Lâlettayin bir söz değildir.
Böyle tavsiye ettikten sonra buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
Fe-inne'l-kur'âne nezele alâ hamseti evcuhin. "Çünkü Kur'an beş vecih üzere inmiştir."
İnen ahkâmın beş yönü vardır.
Bir, helal; iki, haram; üç, muhkem; dört, müteşabih; beş, emsal.
Allah'ın helâl ettiği şeyleri bildirir.
Uhille leküm saydu'l-bahri. "Deniz avı size helâl kılındı."
Hurrimet aleykümü'l-meytetü ve'd-demü ve lahmu'l-hınzîri. "Size ölü eti, hınzır eti, kan haram kılındı."
Ayetler helâli, haramı bildirir. Sonra muhkemi bildirir. Kur'an'da muhkem ayetler vardır, müteşâbih ayetler vardır. Bu taksimatı Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Âl-i İmrân suresinin başında kendisi yapıyor.
Minhü âyâtün muhkemâtün hünne ümmü'l-kitâbi ve uharu müteşâbihât diye.
Muhkem ne demek? İbaresi tahkim edilmiş, mânası apâşikar anlaşılabilen.
Müteşâbih ne demek?
Herkesin kolay kolay anlayamayacağı veya yeri gelir ki Allah'tan gayri kimse anlayamaz. Yani o tarafı kullara kapalıdır, esrarlıdır.
Muhkem ayetlerine tâbi olun, müteşâbih ayetlerini de hak bilin.
"Tamam, Allah-u Teâlâ hazretleri böyle buyurmuş, esrarını kendisi bilir."
Mesela buyuruyor ki;
Seninle bey'at ederler, gelirler; "Yâ Resûlallah! Sen Allah'ın elçisisin, biz sana tâbi olduk, ver elini, anlaşalım." diye elini tutarlardı. Allah-u Teâlâ hazretleri Fetih suresinde diyor ki;
İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallah. "Seninle bey'at edenler Allah'la bey'at etmiştir." Yedullâhi fevka eydîhim. "Allah'ın eli onların elinin üzerindedir."
Yani anlaşma yapanların üzerine bir el daha konulsa, "Tamam, ben de katılıyorum." gibi.
Peki, Allah'ın eli nasıldır? "El" kelimesi burada niye kullanılmış? Bu kudret mânasına mıdır yoksa şöyle midir, böyle midir?
Bizim anlamamız mümkün değil. Ama böyle buyurmuş, bu böyledir. Müteşâbihini de kabul edeceğiz.
Sonra; va'tebirû bi'l-emsâl içinde anlatılan kıssalarından da... acaba?"
Yusuf aleyhisselam'ın kıssası var. Nuh aleyhisselam'ın kıssası var; oğlunun gözü önünde boğulması var. Firavun'la Musa aleyhisselam'ın [kıssası var]. Hepsi ne kadar hikmetli, ibretli [kıssalardır], onlardan da ibret alacağız. Onlar ibret alalım diye, fa'tebirû yâ ulu'l-ebsâr, ibret almak için. İşte Kur'an'ı böyle okuyacağız.
Kur'ân-ı Kerîm gazete okur gibi okunmayacak; dikkatli dikkatli okunacak.
Meşhur Pakistan şairi İkbal, o anlatıyor: Gençliğinde Kur'an okurmuş. Kur'ân-ı Kerîm okurken babası gelir, "Evladım, Kur'an mı okuyorsun?" dermiş. "Evet baba, Kur'an okuyorum, işte önümde Kur'ân-ı Kerîm." Gidermiş, gelirmiş; "Evladım, Kur'an mı okuyorsun?" "Sonradan anladım." diyor, "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorsun ama gözünle mi okuyorsun mânasını takip ederek, derin derin mânasını düşünerek mi okuyorsun?" demek istermiş.
Ben de Ebu Abdurrahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-sûfiye'sinde okudum, çok hoşuma gitti. Sülemî bir büyük alimin hayatını yazmış. O alim diyor ki:
"Biz hocalarımızdan böyle gördük. Onlar da hocalarından öyle görmüşler. Bu iş böyle gelmiş. Onlar on ayet okudular mı, o on ayeti tatbik ederler, hayatlarına sindirirler, hayatlarını ahkâmına göre tanzim ederlermiş. İyice hazmettikten sonra öteki on ayete öyle giderlermiş. Böylece biz Kur'ân-ı Kerîm'in kıraatini ve tatbikatını beraber öğrenerek yürüttük."
Biz de öyle okusak ne iyi olur. On ayet okusak, ne diyor o ayetlerde, onları yapmaya çalışsak, ondan sonra öteki on ayete geçsek, onları yapmaya çalışsak... Öyle öyle o zaman Kur'ân-ı Kerîm hakikaten öğrenilmiş olur.
Her Arap’ın evine dâhil olacak bir fitne, bu ne demek?
Araplardan hiçbirinin evi kalmayacak ki bu fitne ona girmiş olmasın. Ahir zaman fitnesi, teferruatı hakkında burada geniş bir malumat yok. Ama bugünkü Arap âlemine şöyle bir bakacak olursak, biliyorsunuz Irak, Suriye, Yemen ikiye ayrılmış; Kuzey Yemen, Güney Yemen. Körfez ülkeleri şöyle yapmış, böyle yapmış derken yani şöyle bir huzur, barış içinde, sulh ve sükûn içinde bir ev, bir ülke yok.
Şimdi Iraklı olup da bağrı yanmayan aile yok. Iraklı olup da bağrı yanık olmayan, bir "Ah!" dediği zaman ahının dumanı göklere tutmayan bir insan yok. Her evden muhakkak birkaç kişi cepheye zorla gönderilmiş. Zorla çarpışıyor, ölüyor.
Ölünce şehit mi olabiliyor?
"İki Müslüman karşı karşıya gelince katil de maktul de cehennemdedir." buyurmuş Peygamber Efendimiz.
"Katil cehennemdedir de yâ Resûlallah, maktul neden cehennemdedir?" diye soruyorlar da diyor ki:
"O da kardeşini öldürmeye hırslıydı ya, fırsatını bulsaydı o da onu öldürecekti ya..."
Çok fena bir şey. Çok zor...
Şimdi bu hali biraz daha büyütün, biraz daha şümullendirin; Mısır'a, Sudan'a, başka yerlere bakın. İşte Libya'yla Mısır'ın arasındaki bozukluk, Cezayir'le Fas arasındaki bozukluk.
Zaten girmiş bir fitne... Irak'tan haberler öyle. Etiyopya'da Müslümanlar var, açlıktan kırılıyor, dünya yardım etmiyor. Hiçbir İslâm diyarında şöyle bir huzur, rahat bir durum yok.
Bunu daha da büyütün. Bu kâfirler 20, 30, 40 sene önceden planlarını yapmışlar; Müslümanları birbirlerine düşürmek, içlerinden bölmek, birbirlerine kırdırmak için planları yapmışlar. Şimdi biz neticeyi görüyoruz.
Ben şuna benzetiyorum: Alırlar koyunu keserler. Boynunu ilk önce omurgasına kadar keserler, kanı akar akar akar... Ondan sonra omurganın içindeki omuriliğe bıçakla dokunurlar, onu da kestikten sonra kafayı öyle kopartırlar. Yoksa bir vuruşta kafayı kesmek olmaz. Bu İslâm âlemindeki kıpırtıları artık o omuriliğin içindeki damara bıçakla [dokunmak] gibi görüyorum. Parçalamışlar, perişan etmişler. Kardeşi kardeşe kırdırtıyorlar ve her tarafını yıkıp yakmışlar. Müslümanlar uğraşıyorlar, biliyorlar, yürekleri yanıyor ama salih insanlar kıyıda köşede kalmış. Meydanı kötüler almış, iyiler ekseriyet de olsalar mağdurlar.
İşte bunun biraz daha ileri derecesini düşünün, daha 50-60 sene varsa mesela veyahut daha fazla varsa, fitneyi o zaman anlayın. Hiç yüreği yanmadık bir anne kalmayacak.
Onun için bu her eve girecek fitneyi buradan kıyas et. Perşembe’nin gelişi çarşambadan bellidir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.11.1984 -
Kadere İman, Kahinlik,
06.01.1985 -
Rıfk, Yumuşak Huyluluk,
