01.30.1984 - Allahın Rızası ve Gazabı, İnsanların Rızasını İsteyenler

01.30.1984 - Allahın Rızası ve Gazabı, İnsanların Rızasını İsteyenler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men iltemese rıdallâhi bi-sahati’n-nâsi radıyallâhu anhu ve erdâ anhu’n-nâse ve kefâu mü’nete’n-nâs ve men iltemese rıda’n-nâsi bi-sahati’llâhi sahite’llâhu aleyhi ve eshata aleyhi’n-nâsi.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğumuz hadîs-i şerîf, Râmûz’un 409. sayfasında, şerhin 333. sayfasındadır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men iltemese rıdallâhi bi-sahati’n-nâsi.
İltemese-iltimas; talep etmek, rica etmek demek.
“Kim Allah’ın rızasını isterse, rica ederse, talep ederse, umarsa.”
Nasıl?
Bi-sahati’n-nâs. “İnsanların kızgınlığına uğramak mukabilinde bile olsa.” Buna bâ-ı mukâbele derler. Yani “İnsanlar varsın kızsın ama Allah sevsin.” diye düşünerek insanlar kendisine kızsa bile aldırmadan Allah’ın rızasını iltimas ederse, talep ederse, isterse ne olur neticesi?
Radıyallâhu anhu. “Allah ondan razı olur.”
“Bak, insanların kızmasına bile aldırmadı, benim rızamı istedi.” der, razı olur.
Sonra ne olur?
Bir de mükâfat daha var. Zaten Allah’ın razı olması insana yeter.
Ve erdâ anhu’n-nâsu. “İnsanları da ondan hoşnut ve razı eder.”
İlk önce kızarlar, ondan sonra Allah kalpleri döndürtür, onu insanlara sevdirtir. İnsanlar da hoşnut olurlar, o insanı beğenmeye başlarlar.
Ve men iltemese rıda’n-nâsi bi-sahatillâh. “Bunun aksine hareket edip de insanların rızasını elde etmeye çalışırsa insan, Allah’ın rızası değil de insanlar benden hoşnut olsun, beni sevsin, beğensin, insanların yanında hoş, makbul olayım diye insanların rızasını talep ederse, onu heveslerse...”
Ne mukabilinde?
Bi-sahatillâh.
“Allah’ın kendisine kızmasına bile aldırmadan.”
Rızasına uygun olmayan, günahlı bir yoldan, “Varsın Allah kızırsa kızsın, günah olursa olsun...”, aldırmıyor, âhirette başına gelecek felaketleri düşünmüyor.
Allah’ın kızgınlığı mukabilinde de olsa insanları memnun etmeye çalışırsa bir kimse, ne olur?
Sahita’llâhu aleyhi. “Allah ona gazap eder, kızar.” Ve eshata aleyhi’n-nâsi. “İnsanları da ona kızdırtır; ona düşman olurlar, kızarlar.”
Bu hadîs-i şerîfi Hz. Âişe validemiz rivâyet eylemiş.
Arkasından gelen iki hadîs-i şerîf yine aynı mânayı ifade ediyor. Onları da hemen okuyuverelim.
Men iltemese rıdallâhi bi-sahati’n-nâsi kefâhu’llâhu mü’nete’n-nâsi ve men iltemese rıda’n-nâsi bi-sahatillâhi vekelehu’llâhu ile’n-nâsi.
Men iltemese rıdallâhi (tabii hızlı okununca meni’ltemese diye okunacak, vasıl ile) bi-sahati’n-nâsi. “Kim Allah’ın rızasını insanları kızdırmak pahasına da olsa talep etse.” Kefâhu’llâhu mü’nete’n-nâsi. “Allah insanların meşakkatine, şiddetine, sıkıntısına karşı onu korur, himaye eder, kâfi gelir. İnsanlar ona zarar veremez. İnsanların zararına karşı gelir.”
Kızdılar ya... O Allah’ın rızasını kazanmak için bir yol tutturdu... İnsanlar kızarlarsa ne yapar? Kuyusunu kazmaya çalışırlar. Dövmek isterler, sövmek isterler, işini engellemek isterler, yaşatmamak isterler, memleketten sürmek isterler.
Peygamber Efendimiz’i ne yaptılar?
Dediler ki;
“Gel bu işten vazgeç. Canın para istiyorsa çok para verelim. Hükümdarlık istiyorsan onu da verelim.”
Peygamber Efendimiz zaten Mekke’nin hâkimi olan asil bir ailedendi; dedeleri Mekke’nin reisiydi. Peygamber Efendimiz’e;
“Hükümdarlık verelim. En kıymetli asil kızlarımızı seninle evlendirelim. Yeter ki şu bizim işimize karışma. Gel şu işi bozma. Bizim putlarımıza, inancımıza dil uzatma.” diye pazarlık [ettiler], bir teklif söylediler.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Değil ufak tefek şeyler, bir elime kameri, bir elime şemsi güneşi verseniz, yine bu davadan vazgeçmem.”
Hakkı söyleyecek. Vazifeli çünkü, Allah’ın peygamberi. Eğer yapması gereken şeyi yapmazsa Allah onu cezalandırır. Allah’ın rızasını düşündü. Bütün Kureyş cemaati kızdılar.
Nasıl kızdılar?
Öldürecek hâle getirdiler. Bir kere etrafındaki müslümanları sürdüler, dağıttılar. Ezâ, cefâ, işkence yaptılar. Sıcaklarda kumlara yatırdılar. Sığır derilerine, deri kuruyunca sıkıştırsın, ezsin diye ıslak deriye sardılar. Yere ateş yaktılar, sırtını ateşe yapıştırttılar. Müslüman olanlara çeşitli işkenceler yaptılar. “Bunlarla alış veriş yapmayın.” dediler. İktisadî bakımdan çembere, ablukaya aldılar. Çeşitli sıkıntılar çektirdiler. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz için “Mescide gelmesin.” dediler, zorluk çıkardılar. O da evinde namaz kıldı. “Evin avlusunda namaz kılacaksın.” diye zorladılar. Yine mahallenin meraklıları toplanır onun ibadet edişine bakarlardı. Böyle çeşitli sıkıntılar...
Bütün Kureyş halkı, bütün Mekke halkı kızdı mı?
Kızdı.
E o niye o yolda devam etti, bütün ahaliyi kızdıracak yola niye girdi?
Allah’ın rızasını kazanmak için.
İnsanlar kızdılar, zarar vermek istediler mi?
İstediler.
Verebildiler mi?
Veremediler.
Bak burada hadîs-i şerîfte ne buyuruyor, Peygamber Efendimiz:
“İnsanlar kızsa bile Allah insanların şerlerinden, zulümlerinden, mazarratlarından onu korur, ona kâfi gelir.”
Ve men iltemese rıda’n-nâsi bi-sahatillâhi. “Aksine kim insanların hoşnutluğunu kazanmak için Allah’ın gazabına uğramaya, kızgınlığını kazanmaya da aldırmadan hareket ederse...” Vekelehu’llâhu ile’n-nâsi. “Allah onu insanlara bırakıverir, terk ediverir. İnsanlarla yüz yüze bırakıverir. Yardımını keser.”
Tabii o da sonunda insanların eline düştü mü, bu insanlar dönektir, bir gün yüzüne gülerler, öbür gün “Kral öldü, yaşaşın yeni kral!” diye yeni geleni alkışlarlar, sonunda büyük felaketlere uğrar.
Bu da ikinci hadîs-i şerîf. Aynı mânada, küçük bir kelime değişiyor. Tirmizî rivâyet etmiş. Yine Hz. Âişe validemizden.
Üçüncü hadis de yine bu mevzuda.
Men iltemese mehâmide’n-nâsi bi-meâsillâh âde hâmiduhû mine’n-nâsi lehû zâmmen.
Men iltemese mehâmide’n-nâsi bi-meâsillâh.
Mehâmid-mahmedet “övgü” demek.
“Bir insan, insanların övmesini, hamdini, beğenmesini, takdirini, alkışını isterse.”
Neyle?
Bi-meâsillâh. “Allah’a isyanlar ederek.”
Allah’a isyan yollarında yürüyerek, günahlar işleyerek, isyanlara dalarak insanların kendisini alkışlamasını, beğenmesini, insanların gözünde tutulmasını isterse.”
Ne olur?
Âde hâmiduhû mine’n-nâsi lehû zâmmen. “Evvelce onu metheden kimse -Allah’ın cezası bu- döner ona zemmedici olur. Onun aleyhinde konuşucu olmaya başlar.”
Çünkü insanların rızasını esas aldı, Allah’ın rızasını esas almadı. Evvelki meddahı bu sefer onu kötüleyici kimse olur.
Bu da Hz. Âişe validemizden rivâyet edilmiş. Harâitî ve İbn Lâl rivâyet etmiş.
Üç hadîs-i şerîf. Ne mâna çıkıyor? Bir insan her hâlükârda, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu, rızasını kazanmayı esas alacak. İnsanların alkışını, beğenmesini, hoşnutluğunu, methini düşünmeyecek. Bu kâide/esas çıkıyor.
Bu esas bu hadîs-i şerîfte böyle zikredilmiş, acaba bu hadis sahih mi değil mi?
Bu mâna Kur’ân-ı Kerîm’de de var. Mü’minlerin vasfını anlatırken Allahu Teâlâ hazretleri buyuyor ki;
Ve lâ yehâfûne levmete lâim. “Mü’minler öyle kimselerdir ki hak yolda kınayanın kınamasından korkmazlar.”
“Kınarsa kınasın... Ben hak yolda yürüyorum, Allah’ın emrini tutuyorum.” diye kimseye aldırmazlar.
İnsanın bu hâle gelmesi lazım.
Kızına diyorsun;
“Başını ört.”
“Utanırım.”
“Namaz kıl.”
“Utanırım.”
“Şunu yap.”
“Utanırım.” diyor mesela, duymuşsunuzdur veya çevrenizde görmüşsünüzdür.
Öyle şey yok. Allah’ın rızasını kazanmak için insanlar beğense de beğenmese de, hoşlansa da hoşlanmasa da o güzel şeyi yapacak. İsterse beğenmesin! Beğenen beğensin, beğenmeyen beğenmesin. Hak bildiği şeyi “Allah’ın rızası burada var.” diye yapacak. Esasımız bu.
Bunu büyüklerimiz nasıl küçük bir cümle haline getirmiş, ne diyorlar?
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.
“Yâ Rabbi, sensin benim maksudum. Ben seni kastediyorum. İstediğim sensin.”
Gece gündüz döne döne
İstediğim Hak’tır benim.
dediği gibi, Hakk’ı, Cenâb-ı Mevlâ’yı istiyoruz.
Ve rıdâke matlûbî. “Maksudum sensin yâ Rabbi, ben senin rızası istiyorum.” diyoruz.
Mevki değil, makam değil, rütbe değil, gösteriş değil, insanların beğenmesi değil, alkışlaması değil; maddî bir hesap yok, art niyet yok, kötü maksat yok; Allah razı olsun diye dememiz lazım diye onu söylüyoruz. Her işimizde bu: İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.
İnşaallah bundan sonra her işimizde Allah’ın rızasını düşünürüz. İnsanlar ister beğensin, ister beğenmesin, ister alkışlasın, ister kızsın; aldırmayız. İnşaallah o hâle geliriz. İnsan böyle yaparsa, her işini Allah rızası için yapar duruma gelirse imanı kemale ermiş demektir. Yapamıyorsa imanı zayıf demektir.
Kim Allah rızası için alırsa, Allah rızası için verirse, sevdiğini Allah rızası için severse, kızdığına Allah rızası için kızarsa o imanını kemale erdirmiştir.
Öteki?
Öteki daha nâkıs; çok fırın ekmek yiyecek, dinî kitapları okuyacak, vaazları dinleyecek, kulağına giren sözleri aklı idrak edecek, gönlüne yerleşecek de, eh inşaallah bir müslüman olur bir zaman gelir; henüz imanı kâmil değil. İmanı kâmil insan öyle yapar.
İbrahim aleyhisselam’ın misali her zaman karşımızda. Yâsîn sûresini her sabah okuyoruz.
Ne dedi?
Ve câe min akse’l-medîneti racülün yes’â. “Şehrin ta öteki ucundan koşarak bir zât-ı muhterem -Habîb-i Neccâr- geldi, dedi ki;”
“Bu insanları niye öldürüyorsunuz? Niye bunlara işkence yapmaya kalkıyorsunuz? ‘Rabbimiz Allah.’ dediler, Allah’ın varlığını, birliğini [kabul ettiler], onları nasıl inkar edersiniz?” diye bütün kavim hepsi aleyhine olduğu halde hakkı söyledi. İster beğensinler, ister beğenmesinler... Şehit ettiler. Cennetlik olduğunu Kur’ân-ı Kerîm beyan ediyor. Demek ki insan hak bildiğini söyleyecek.
“Kalabalık hepsi aleyhte; en iyisi ben de susayım, söylemeyeyim.”
Olmaz! Hakkı söylemesi gerektiği yerde susan dilsiz şeytandır. Herkes hakkı söylese haksızlar fırsat bulamaz.
“Yoo, elini uzatma bakalım o harama!” “Yoo, öyle yapamazsın, olmaz!”
Herkes; “Ya bu adam varken ben haram yemeyeyim, şu haksızlığı yapmayayım.” der.
Doğrular hakim olunca eğrilere meydan, yol kalmaz; o da yavaş yavaş düzelir belki.
“Ya doğruluk da daha iyi be... Bak filanca adam da doğru, ne kadar kâr etti. Ben de doğru olayım.” der, düzelir. Ama eğrilere ses çıkartılmazsa, aksine doğrulara ses çıkartılırsa o zaman iş Nasreddin Hoca’nın durumuna döner:
Bir köye gitmiş. Üstüne köpekler saldırmış. Şöyle bir çırpınmış, ne yapayım diye. Yerde bir taş görmüş, yapışmış. Meğer taş da köklüymüş, çıkmamış. Yani taş atacak da köpekleri kaçırtacak. “Allah Allah, ne acayip köy; köpekleri salıvermişler, taşları bağlamışlar.” demiş.
Öyle olur. Onun için Allah bizi doğru sözlü, doğru özlü kimseler eylesin. Hakkı tutan, hakka yardımcı olan kimseler eylesin.
Ne güzel sıfattır, haktan yana olmak...
Peygamber Efendimiz nasıl buyurmuş?
Zül mea’l-hakkı haysü zâle.
Çalışma masamıza, yatttığımız yere, oturduğumuz yere, misafir odasına yazmamız lazım:
Zül mea’l-hakkı haysü zâle. “Hak neredeyse onun peşinden git.” diyor.
Hak nereye zâil olursa, ne tarafa doğru kayarsa, giderse sen de hakkın peşinden git.
Ne tarafa doğru gidiyorsun?
“Hak bu tarafa doğru gidiyor, ben de onun peşindeyim.”
Yoksa sen bir yol tutturmuşsun, hak şöyle kıvrılsa bu tarafta olsa sen dosdoğru gidiyorsun ama doğru değil ki, hak bu tarafta. Orada hemen bırakıvermek lazım, haktan yana dönmek lazım.
Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh ile Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem oturuyorlardı. Müşriklerden birisi geldi, ağzını açtı, gözünü yumdu, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz’e Peygamber Efendimiz’in yanında bir sürü hareketli söz, kötü kötü sözler söyledi. Sustu, sustu, sustu...
Sonra ne oldu?
Dayanamadı, o da ağzını açtı, başladı cevap vermeye...
“Sen şöyle diyorsun ama işin aslı şöyledir de, sen de şöyle yapmadın mı?..”
Ne dediyse bir şeyler demeye başladı Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz.
Peygamber Efendimiz hemen oradan kalktı. Hızlı hızlı uzaklaşmaya başlayınca Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz cevabı bıraktı, hemen o da Resûlullah’ın peşinden gitti.
Neden?
Hak Resûlullah’ın yanında. Resûlullah’ın peşinden gitti. Dedi ki;
“Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın resûlü, bir edepsizlik mi yaptım? Kalbinizi kıracak bir şey mi yaptım? Niçin böyle bırakıp aniden kalkıp gitmeye kalkıştınız?”
“Ey Ebû Bekir, sen susarken bir melek senin nâmına o haksız adama cevap veriyordu. Sen kendin kendini müdafa etmek için konuşmaya başlayınca melek çekildi, şeytan aleyhillâne geldi, yerleşti araya. Şeytanın olduğu yerde de ben peygamber olarak duramayacağım için ondan ayrıldım.”
Ama Ebû Bekr-i Sıddîk’ın hareketi ne kadar güzel... İnsan başladı mı işe “Şu lafımı bir tamamlayayım.” der. Resûlullah kalkınca hemen peşine takıldı, bıraktı yani, hiçbir şeyi gözü görmedi.
Haktan yana olmak lazım. Hakkın peşinde olmak lazım.
Allah bize bu kâideyi hayatımıza sindirip ona göre yaşamak nimetini ihsân etsin.
Belki dilim iyi dönmedi, belki iyi anlatamadım. Belki ehemmiyeti hususunda sizi tam ikaz edemedim. Çok mühim bir kâidedir. Bırakın insanlar ister beğensin, ister beğenmesin. Zaten bu insanlar kimseyi beğenmez. İnsanları beğendirmeye kalkarsan, yine Nasreddin Hoca’nın hikayesindeki gibi olur:
Eşeğini almış, çocuğunu almış; hayvanın üstüne kendisi binmiş, arka tarafına çocuğunu bindirmiş, köyden pazara gidiyormuş. Yanından geçen köylüler demişler ki;
“Hoca, utanmıyor musun? Kendin zaten şişmansın, çıkmışsın hayvanın üstüne oturmuşsun, çocuğu da arkaya almışsın; hayvancağızın bacakları titriyor.”
“Peki kardeşler.” demiş, hemen inmiş oradan. Eşeği çekerek götürmeye başlamış. Biraz sonra birkaç köylü daha gelmiş;
“Hoca, bari sen yapma!” demişler.
“Ne yaptım?” demiş.
“Ya bu çocukların terbiyesi böyle mi olur? Sen yürüyorsun, koca sakallı adam, muhterem hocaefendi, çocuğu bindirmişsin, o da ağalar gibi kurulmuş; o atın üstünde, merkebin üstünde sefa sürüyor, sen yürüyorsun. Böyle çocuk terbiyesi mi olur, edep mi olur?
“Doğrusunuz.” demiş.
“İn aşağı!” demiş çocuğa. İndirmiş aşağıya, kendisi binmiş. “Ben hocaefendiyim madem” demiş.
Biraz giderken oradan bir grup köylü daha geçiyormuş;
“Hoca, yahu şu çocukcağızın hâline acımıyor musun? Zayıf, küçücük çocuk. Sen kurulmuşsun hayvanının üstüne, göbeğini gere gere oturmuşsun, safa ile gidiyorsun. Bu çocukcağız sana yetişeceğim diye peşinden gidiyor.”
Düşünmüş; doğru. Kendisi de inmiş aşağıya. Eşek boş, kendileri yürüyorlar. Böyle giderlerken oradan geçen birkaç kişi demiş ki;
“Ya Hoca, bu eşeği sen mostralık mı aldın; madem üstüne binmeyeceksin, ne diye çekip götürüyorsun?”
“O da doğru.” demiş.
Yanlış mı? Hepsi doğru. Artık işin şaka tarafı; eşeği sırtlamışlar da kasabaya öyle girmişler. Başka çare kalmadı çünkü...
Onun için bu insanlara ne yapsan kendini beğendiremezsin. Beğenmezler, bir şey derler. Allah beğensin. Allah’ın rızasını düşün. Allah’ın emirlerini düşün, yürü. Beğenen beğenir. Zaten beğense ne olacak, beğenmese ne olacak... Mülkün sahibi Allah. İster beğensin, ister beğenmesin. Ne yapabilir ki?
Eğer Allah bir insanın hayrını murad ederse, cümle cihan halkı peşine takılsa ona zarar veremez.
Resûlullah’a verebildiler mi?
Veremediler.
Allah bir insanın şerrini murad ederse, cümle cihan halkı onu korumaya kalksa fayda veremez.
Firavun’un ordusu, sarayı, ahalisi, tebaası yok muydu? Elinde güç kuvvet varken erkek çocukları öldürüp kız çocukları sağ bırakmıyor muydu?
Hiç fayda vermedi.
Onun için, mülk Allah’ındır. Hüküm O’nundur. Güç kuvvet O’nunladır, O’ndandır. Lütuf, kerem, kahır, hepsi O’ndandır. Neylerse güzel eyler. O’na teslim olmak lazım.
Eğer bize lütfeylese lütfudur, keremidir, lütfetmiştir; çok şükür yâ Rabbi! Kahrederse; biz her türlü cezaya layığız. Bizim tutulacak yanımız mı vardır? Bize gece gündüz her anda ayrı bir tecelli ile ikramda, ihsanda bulunurken biz de her anda O’na isyan ederiz! Bizi cehennemine atsa adaletsizlik mi? Adaletlidir, hak etmişizdir; bin kere hak etmişizdir! Onlara ceza gerekmez mi? Ne verse layıktır. Ne yapsa layıktır. Ama lütfu keremi çoktur. Allahu Ekber ya, büyüklerin büyüğü.
Biz olsak, birisi biraz bize yan baktı mı, beğenmedi mi kalbimiz kırılır, biz de ondan yana bakmayız. “Ben sana merhaba dedim, sen bana merhaba demedin, senin yüzünü bilmem kim görsün; darıldım, küstüm sana!” deriz, darılırız. Öyle yapıyoruz. Ben de öyle yapıyorum yani. Allah affetsin. Allah kötü huylarımızı atmak, düzeltmek nasip etsin.
Ama Allah sabahtan akşama kendisine âsi olana da yine imkânı veriyor. Bazısına tevbe de nasip ediyor. Adam âsi, zamanı geliyor tevbe de ediyor. Tevbe de Allah’ın en büyük ikramı. Nasip oluyor da yine yoluna döndürtüyor.
Bak, Peygamber Efendimiz Taif ahalisine beddua etmedi. Ama Peygamber Efendimiz’i taşladılar. Peygamber Efendimiz oraya peygamberliğini yapmaya, Allah’ın emirlerini bildirmeye gitti.
Ne yaptı Taifliler?
Hiç gözünüzün önüne getirtebiliyor musunuz?
Çocukları karşısına diktiler; taşları ata ata, vücudunu yaralaya yaralaya Taif’ten dışarı çıkarttılar.
Sahneyi göz önüne getirebiliyor musunuz? Siz bir yere gidiyorsunuz, sizi oradan taş atarak, yaralayarak çıkartıyorlar.
Ne yapmış?
Allah’ın emrini tebliğ etmeye gitmiş. Ta Taif’in dışına kadar, bağlarının yanına kadar taşladılar Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i.
Beddua etmedi. “Bunların neslinden müslümanlar gelecek yâ Rabbi.” dedi. Beddua etseydi, o Resûlü’nün sevgisine, aşkına Allahu Teâlâ hazretleri Taif’i Lut kavmine yaptığı gibi yerin altını üstüne getirir, helak ederdi. Bir beddua ediverseydi... Üstüne yıldırımlar yağdırırdı...
Onun için Allah’ın rızasını düşünelim. Hepimizi Allah ıslah etsin, düzelelim de Allah’ın rızasını düşünelim, Allah yolunda yürüyelim.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
22.04.1984 -
Haramdan Hayır, Fakih
21.11.1984 -
Kadere İman, Kahinlik,
