04.11.1984 - Mescid Yaptırmak, İftira Atmak, Ölçülü Hareket Etmek, Cenazeye Vazifeler

04.11.1984 - Mescid Yaptırmak, İftira Atmak, Ölçülü Hareket Etmek, Cenazeye Vazifeler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men benâ mesciden yebteğî bihî vechellâhi bena'llâhu lehû mislehû fi'l-cenneti.
Mescit yapmanın sevabı hakkında bir hadis-i şerif. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
"Kim bir mescit yaparsa." Yebteğî bihî vechellâh. "Onu yaparken Allah'ın zatını, rızasını murat ediyor, 'Allah beni sevsin.' diye yapıyor."
Zengindir, ağadır, "Cami yapmadı." demesinler diye, gösteriş olsun diye, ticarethanesine reklam olsun, namı yürüsün diye değil; Allah rızası için. Bir insan Allah'ın rızasını düşünerek mescit bina ederse, küçük veya büyük, yolun kenarındaki baraka veya şehrin ortasındaki kesme taştan betonarme cami, fark etmez; "Kim böyle bir cami yaparsa, mescit yaparsa."
Bena'llâhu lehû mislehû fi'l cenneti. "Allah ona cennette onun emsali bir bina ihsan eder."
Cennete girer de cennette de o kimseye öyle bir köşk nasip olur.
"Hocam okul deseydin yapardım, camiye muhabbetim yok."
Bu memleketi camiler kurtardı. Düşman geldiği zaman "Allah Allah!" sedalarıyla harp ettik. Dinimiz [elden gitmesin] diye çarpıştık. Allah yolunda şehit olacağız diye ağlayarak, şehit olamadığımız zaman üzülerek, öyle çarpıştık. Bizi bu iman kurtardı. Şimdi rahata erdin, dedelerin harbi gördü, sen harp hiç görmedin, unuttun; dinine, imanına düşman oluyorsun.
Allah uyutmasın, gözünü açmayı nasip etsin.
Men benâ fevka mâ yekfîhi küllife yevme'l-kıyâmeti en yahmilehû alâ unukihî.
İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Taberânî'nin nakletmiş olduğu bir hadis-i şerif. İnşaatla ilgili bir hadis-i şerif. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
Men benâ fevka mâ yekfîhi. "Kim ki kendisine kâfi gelecek miktardan daha yüksek, şatafatlı bina yapıyor..."
Ne olur?
Küllife. "Mükellef tutulur. Yevme'l-kıyâmeti. "Rûz-i mahşerde, kıyamet gününde. " En yahmilehû alâ unukihî. "'Boynunda 'Hadi taşı bakalım onu!' diye taşımakla mükellef tutulur."
"Hocam, galiba Peygamber Efendimiz pek bina yapmak taraftarı değil." Öyle.
Peygamber Efendimiz'i tanımaya çalışalım, kızmayalım. İnşaat ustaları kızacak şimdi bana "Hocam ne diyor?" diye. Ama Peygamber Efendimiz' i tanımaya çalışalım, işimizi ona göre ayarlayalım. İzah edeceğim.
Bir gün Peygamber Efendimiz mescitte duruyordu. Baktı mescidin hurma dallarından çiti var, duvarı var, oradan bir ev biraz yükselmiş.
"Bu kimin evi?" dedi.
"Yâ Resûlallah, filancanın evi."
Bir kat yapmış, çıkmış üstüne. Biraz sonra o şahıs mescide geldi;
Es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah diye Peygamber Efendimiz' e sevgiyle, muhabbetle bir selam verdi.
Peygamber Efendimiz selamını almadı. Aklı başından gitti. "Resûlullah benim selamımı almıyor, darılttım galiba. " Etrafına soruyor. Kendisine de sormuyor, edep var.
Tabii o zaman bir şey demiyor. Resûlullah Efendimiz' in yüzüne bakamazlardı. Hücre-i saadetinden çıkardı, mihraba namaz kılmaya gelirdi de herkesin başı önünde; Resûlullah'ın yüzüne bakamazlardı. Ebu Bekr-i Sıddık ile Ömerü'l-Faruk bakarmış. Kayınbabası ikisi de akrabalığı var, çok büyük yakınlığı var; yüzüne onlar bakabilirlermiş.
Güneşe bakabilir misin?
Iclâlen lehû. Onlar ona derin saygılarından yüzüne bakamazlardı. Onlar bakardı, tebessüm ederdi onlara, onlar da ona tebessüm ederdi, öyle gelirdi mihraba, deniliyor. Soramadı.
"Yâ Resûlullah, sen bana niye selam vermiyorsun?"
Laubalilik yok.
Burada parantez içinde bir şey söyleyeyim;
El-Ulemâu veresetü'l-enbiyâ. Ulemaya da öyle o hürmeti göstermek lazım. Alimi bulursan göster.
Sordu:
"Acaba ne oldu ki Resûlullah benim selamımı almadı?"
Dediler ki:
"Bilmiyoruz ama belki 'Şu ev kimin?' diye sordu, biz de senin evin olduğunu söyledik. Galiba o evi yaptırmandan pek memnun olmadı. Pek de bilmiyoruz neden olduğunu ama belki ondandır."
Çıktı gitti hemen; üst katı düz etti, yıktı. "Acaba başka bir sebep mi, sorayım canım. Yapılmış artık, yapılmış şeyi yıkar mı insan? Hanım da darılır, çoluk çocuk da 'Hem yaptın hem niye yıkıyorsun?' der, belki başka sebeptendir." demedi. Paldır küldür, paldır küldür yıktı; ikinci kat indi aşağıya, bir kat kaldı. Geldi Resûlullah'a, dikkatli dikkatli;
Es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah dedi, selam verdi.
O zaman aleyküm selam diye Peygamber Efendimiz selamını aldı.
Sevmiyor Efendimiz.
"E hocam ne yapacağız? Şimdi arsalar pahalılaştı, mecburen insan dört kat, beş kat, altı kat çıkıyor."
İş değişti tabi. Esasında memleketimiz geniş; mümkün olsaydı da herkesin evi bahçeli bahçeli, geniş geniş olsaydı. Temiz havalı olurdu, hava kirliliği az olurdu, daha rahat olurdu. Ama ihtiyaçtan olursa olur. Eskiden herkesin bahçesi vardı. Yandaki bir kat yükselttiği zaman o bahçenin içi görünür. Kadın çalışacak, çamaşır yıkayacak, asacak, [iş] yapacak, evin mahremiyeti zarara uğrardı, yapılmazdı. Yine de köylerde filan yapmamak lazım. Tek katlı, tek katlı yapıp böyle herkes bahçesinde rahat etsin. Hanımı çıkıverir, kızartmayı orada yapar, çamaşırı orada yıkar, bir başka iş yapacaksa orada yapıverir; onun mahremiyetine hürmet etmek lazım. Eskiden komşunun avlusuna, orayı gören tarafa pencere yapılmazdı. Öyleydi kardeşlik. Tabii bu apartman usulü geldi, "Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu." dediği gibi dünya başka bir dünya oldu. Ama mümkün mertebe böyle yapmak lazım. Yani arkadaşın hakkına, hukukuna dikkat etmek lazım, bir.
İkincisi de bunun övünmekten çıkması da mümkün. Yani "Evim şatafatlı, gösterişli olsun. " mânasından dolayı da makbul olmaması mümkün. Ya arkadaşın hukukuna tecavüzden dolayı, onun gönlünü kırmak meselesi olduğundan istemiyor Efendimiz veyahut da böbürlenme vesilesi olmasın diye. Yatır binaya parayı, öbür taraftan kalıyor. Buna ekonomide, yani devlet iktisadında "ölü yatırım" derler. Binaya para yatırıyorsun. Fabrikaya yatırsa çalışacak, mahsul çıkacak, mahsul kullanılacak, satılacak; o canlı yatırım. Toprağa verdiğin ölü yatırım oluyor.
Bizde yine bu oluyor, böyle evi övünülecek gibi şatafatlı yapmak. Suudi Arabistan'da yaygın bir felaket halinde. Bizim mühendis arkadaşlar var, diyorlar ki:
"Hocam burada bir zengin var, çok iyi bir zengin, çok müttakî bir zengin. Kendisine köşk yaptıracakmış. İhalesine girelim mi, yani onu yapmaya biz girelim mi?"
"Nasıl köşk yaptıracakmış?" dedim.
"Dört bin metrekare köşk..."
Bir apartman dairesi 150 metrekaredir, 100 metre karedir.
Dört bin metre kare ne demektir?
Kırk apartman dairesi genişliğinde köşk yapacak. Takva ehli, iyi Müslüman bir zenginmiş, Suudi Arabistan'da. Kırk tane evi yan yana koyacaksın, o kadar bir köşk yaptıracakmış.
Kendisine lazım olandan fazlasını yaptığı zaman "Omzunda taşı bakalım!" diyecekler.
Bu Müslümanların işine akıl ermez. İşte Müslümanlık böyledir; Müslüman gösterişe aldırmaz, evini basit yapar ama yapacağı işi tam yapar. Evini sade yapar, camisini sağlam yapar. Bak Süleymaniye Camisi asırlarca duruyor, gör; kaleden daha sağlam. Böyle yaparlar.
Ne köşkler ne şatolar yaptırmış, dağın üst yerine kondurmuş; burçları bulutları deliyor. Onlar öyle yaparlardı, bizimkiler sade yapardı.
Kendisi bilir, herkes kendisi bilir. Peygamber Efendimiz böyle ölü yatırımları sevmiyor demek ki. Yapacaksan masrafını hayırlı bir yere yap; cihada sarf et, insan yetiştirmeye sarf et.
Bir Osmanlı asilzâdesi duydum, -mübarek- konağında dört bin tane çocuk yetiştirirmiş. Esir, şunu bunu neyse, kendi konağına alırmış, zenginmiş, parasıyla onlara ilim irfan, İslâm öğretirmiş, devletin hizmetine verirmiş. Öyleleri de var. Ebedî kazancı öyle bulmuşlar. Her bir insanın yaptığı her bir hayırdan onun defter-i amalinin hasenat tarafına ecir yazılacak. Onlara koşmak lazım. Onları yapmak lazım. Çünkü bir insan yetiştirdin mi dünyadan, dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlı.
Gösterişe kaçmayın. Her şeyiniz mütevazı olsun, ihtiyacınız kadar olsun, ihtiyaçtan fazlasını, şatafatı, gösterişi bırakın. Bir de komşunuzun hukukuna riayet edin. Adamcağız bir ev yapmış, ötekisi de onun yanına bir ev yapmış, sanki üstüne çökmüş gibi, "Gırtlaklarım, seni boğazlarım." der gibi. O adamcağıza yazık değil mi; kendisi ev yaptı, sen de onun tepesine çöktün, kocaman bir ev yaptın. Hiç kimse bunu düşünmüyor. Komşunuzun da hukukuna riayet edin.
Men behete mü'minen ev mü'mineten ev kâle fîhi mâ leyse fîhi ekâmehu'llâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti alâ tellin min nârin hattâ yahruce mimmâ kâle fîhi.
Bu da iftira hakkında bir hadis-i şerif. Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş. İbnü'n-Neccar yazmış.
Men behete mü'minen ev mü'mineten. "Kim bir mü'min veya Müslümana bühtan ederse, iftira ederse, olmayan bir şeyi söylerse."
Çalmadığı halde "çaldı" dedi, almadığı halde "aldı" dedi, haklı olduğu halde "haksız" dedi, şöyle dedi, böyle dedi...
"Bir mü'min erkeğe veya bir mü'min kadına böyle bir bühtanda bulunursa, kötü bir sıfat isnat ederse."
Ev kâle fîhi mâ leyse fîhi. "Veyahut onda olmayan bir şeyi söylerse."
"O adam çok cimri." dedi ama cimri değil; "O adam çok korkaktır." dedi ama korkak değil; "O adam sahtekâr, yalancı, kendiliğinden bu işi yapıyor." dedi ama değil; emredilmiş, ondan yapıyor; "O adam kazip." dedi ama sadık. Yani olmayan şeyi söyledi.
Ekâmehu'llâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti alâ tellin min nârin. "O müfteriyi, o bühtancı, iftiracıyı Allah kıyamet gününde ateşten bir tepenin üstünde ikamet ettirir. " Hattâ yahruce mimmâ kâle fîhi. "Onun dediğinden o çıkıncaya kadar."
Yani o iftiranın doğru olmadığı anlaşılıp onun beraat etmesine kadar cehennemde o ateş tepesinin üstünde azap görür durur.
İftira etmeyin. Yalan yanlış söz söylemeyin. Yalan yanlış söz söyleyene "he" demeyin, "ya, vah vah..." demeyin; "Sus!" deyin, "Olmaz!" deyin, "İftira günah!" deyin, "Gıybet günah!" deyin, "Dediğin doğruysa bile söyleme!" deyin... Çünkü doğru olursa gıybet oluyor, yanlış olursa iftira, bühtan oluyor. Öyle şeye kulak vermeyin. "Bir kimse bir iftiraya, bir gıybete kulak verirse o da gıybetçilerden birisi olur." diyor Hz. Ali Efendimiz. İştirak etti, dinledi. Çünkü konuşma nasıl olur? Bir konuşan olur, bir dinleyen olur. Adam kendi kendine konuşacak değil ya deli değil ya karşısında bir lafını dinleyecek adam bulur da ondan konuşur. Sen dinlersen o da günahı işler; kesersen işleyemez olur. Onun için fırsat vermeyin.
Men te'ennâ esâbe ev kâde ve men accele ahta'e ev kâde.
Ukbe'tibnü Âmir radıyallahu anh'ten Taberânî Evsât'da rivayet eylemiş. Bu da acelecilik ve ölçülülük hakkında bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men te'ennâ. "Kim teenni ile hareket ederse."
Yani dikkat ede ede, adımını ihtiyatlı ata ata, "Yaptığım iş yanlış olmasın, aman." diye dikkat ede ede yapıyor.
Esâbe ev kâde. "Ya tam isabetli bir iş yapar, ya da isabete yaklaşır."
İyi olmuş olur. Teenni Rahman'dandır.
Teenni ne demek?
Dikkat ede ede, acele etmeden, düşüne taşına, yavaş yavaş, ihtiyatlı ihtiyatlı iş yapmak; paldır küldür yapmamak. Bu Rahman'dandır.
Ve men accele. "Kim acele ederse." Ahta'e. "Hata eder. " Ev kâde. "Veyahut hata edeyazar, etme durumuna yaklaşır."
El-Aceletü mine'ş-şeytân. "Acele şeytandandır."
Acele ettirir ki o acelecilik telaşı arasında bir günaha bulaştırsın da Âdemoğlu cehennemde yansın. Şeytan, kendisi cehenneme gidiyor, ötekisinin cennete gitmesine haset eder.
Onun için düşüne taşına iş yapın. İhtiyatlı olun. Günahlara batmamaya gayret edin. Teenni rahmânîdir.
Men tebia cenâzeten hattâ yusallâ aleyhâ kâne lehû mine'l-ecri kîrâtun ve men meşâ mea'l-cenâzeti hattâ tüdfene kâne lehû mine'l-ecri kîratâni ve'l-kîratu mislü uhudin.
Bu da cenazeye karşı vazifemizle ilgili bir hadis-i şerif. Sevban radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Başka râvileri de var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Kim bir cenazenin peşinden vazifesini yapmaya giderse."
Ne zamana kadar?
Hattâ yusallâ aleyhâ. "Cenaze namazı kılıncaya kadar."
Bir cenaze gördü, takıldı peşine, namaz kılma yerine gidinceye kadar, musalla taşına konulup da Allah-u Ekber dört tekbir namazı kılınıncaya kadar.
Ne olur ona?
Kâne lehû mine'l-ecri kîrâtun. "Ona ecirden bir kırat verilir. Bir kırat ecir verilir." Ve men meşâ mea'l-cenâzeti hattâ tüdfene. "Cenaze defnolununcaya kadar yanında yürüyüp de defin vazifesinde bulunana." Kâne lehû mine'l-ecri kîratân. "İki kırat verilir."
Kırat nedir, ne ölçüsüdür?
Kocaman bir dağ uzanır ovanın orta yerinde, arkası ova, önü ova, sağı ova, solu ova; ortada tek durur. Onun için 'ehad' kelimesiyle ilgili adı, Uhud dağı. Uhud dağı görünüyor, Peygamber Efendimiz demek ki ashabına onu göstermiş oluyor. "İşte kırat bu kadardır, Uhud dağı gibidir." diye göz önündeki bir şeyden onlara bu işin ehemmiyetini anlatmış.
Bizim ölen kardeşimize böyle vazifemiz var, yaptığımız zaman böyle ecir alıyoruz. "Eh, ölsün de yapalım." diye düşüneceğimize, hayattayken hizmet etsek ya... Yok. "Ya öl de bilem kıymetini ya git de bilem." Şimdi bilmem senin kıymetini. Şimdi seni üzeceğim; seni yerden yere çalacağım, senin hakkını çiğneyeceğim, verebileceğim üzüntü kadar sana üzüntü vereceğim; öldüğün zaman namazını kılarım, cenazeni… Sağken yap mübarek, sağken yap da daha çok ecir olsun. Ölüsüne bu kadar Allah ecir verirse dirisine ne ecirler verir...
Müslüman Müslümanı kollamalı, canını, gönlünü hoş etmeye çalışmalı.
Müslümanın gönlü Kâbe gibi muhteremdir.
"Aman hocam, sözünü ihtiyatlı söyle!"
Resûlullah söylemiş de oradan naklediyorum, korkmam! Kâbe gibi muhteremdir Müslümanın gönlü. Kır bakalım...
Kazmayı alıp Kâbe'yi kırabilir misin, çıkabilir misin, yıkabilir misin? Yıkamazsın!
Kâbe'nin duvarları çatlamış da Kureyşliler -daha iman yok, Peygamber Efendimiz peygamberlikle vazifelenmemiş- yapacaklar. Ama deneye deneye biliyorlar, çocuk bile sobanın yanına yanaşıp da eli yandı mı yaktığını bilir. Yıkacaklar, yeniden yapacaklar, iyi niyetli, tamir edecekler ama hiç kimse tamirine yanaşmıyormuş. Bir tanesi demiş ki:
"Yahu iyi niyetliyiz ya, yıkalım, duvarının çatlayan yerini tamir edip yeniden yapalım. Devrilecek..."
Hiç kimse yanaşmamış da o nihayet yalnız kalmış ama düşünmüş, "Yaptığım şey yanlış değil." Eline kazmayı almış, bir taş indirmiş, o gece herkes beklemiş;
"Bakalım bu adamın başına taş mı yağacak, evinde ne olacak, sabaha sağ mı çıkacak?" diye.
Ertesi gün bakmışlar sağ çıkmış. Birkaç tane daha indirmiş, duvarı indirmişler, öyle tamir etmişler.
Kureyş'in müşrikleri, daha henüz imanı öğrenmemiş cahilleri, Kâbe'nin hürmetini bu kadar bilirlermiş de Kâbe'ye böyle hürmet ederlermiş de sen Müslüman kardeşinin Kâbe'den daha muhterem olan gönlüne nasıl hücum eder, kırarsın, çatır çutur ayaklar altına alırsın?
O zaman demek ki sen Kureyş'in İslâm'ı öğrenmemiş müşrikleri gibi cahilsin. Bilmiyorsun bu işi. O kalp yıkmanın cezasını ve kalp yapmanın mükâfatını bilmiyorsun, cahilsin de ondan yapıyorsun. Ekseriyetle böyleyiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi ilimlerimizle, öğrendiklerimizle amel eden, ilmiyle amil kimselerden eylesin. Hadisleri duyuyoruz, güzel, hoca da güzel söyledi, tatlı tatlı şeyler anlattı, fıkralar da anlattı, hikâyeler de anlattı, kinayeli de konuştu, tamam. Değil! Bileceksin. Bildiğini kendin tatbik edeceksin. Başkasına da öğreteceksin. Öyle yaparsak Allah alimlerle beraber haşreder.
Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz 'in sünnetini ihya etmeyi bizim şu mübarek topluluğumuza nasip eylesin. Sünnetinin yolundan ayrılmamayı, iltifatına, şefaatine ermeyi nasip eylesin. Cennette de komşu eylesin. Havz-ı Kevser'inden de doya doya nûş etmeyi nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
12.05.1985 -
Ecrin Kaybolması, İnfak
10.11.1985 -
Harama Bakmamak, Ayıp
