07.10.1984 - Emr-i Maruf, Evladını Red Etmek, Adalet

07.10.1984 - Emr-i Maruf, Evladını Red Etmek, Adalet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men enzara mu'sıran ev vadaa anhu ezallehu'llâhu fî zıllihî yevme lâ zılle illâ zılluhû.
Ahmed b. Hanbel, Müslim ve İbn Hibban'da; Ebu'l-Yusuf, Kâb b. Amr es-Sülemî isimli sahabe, radıyallahu anh, Bedir'de bulunmuş sahabe, o rivâyet eylemiş. Ebu'd-Derdâ da rivâyet eylemiş. -Radıyallahu anhüm ecmaîn.- Taberanî'nin rivâyeti de ondan.
Alacaklıya bir tavsiye, bir mükâfat.
Men enzara mu'sıran. "Kim sıkışmış bir insana mühlet verirse."
Enzara "mühlet vermek" demek. "Hadi, biraz daha sonra verirsin, acele etme bakalım." diye. "Kim bir sıkışmış, başı daralmış borçluya müddetini uzatıverirse."
Ev vadaa anhu.
Ya tehir ediyor, borcunu tecil ediyor yahut da "Hadi, ödeme, tamam, affettim, ziyanı yok." diyor. Ondan o yükü kaldırıyor.
Vadaa anhu. "Tamam, artık borçlu değilsin, bağışladım." diye kaldırıyor.
Ya öyle yapıyor ya öyle yapıyor.
Ne yapar Allah?
Ezallehu'llâhu fî zıllihî. "Allah onu gölgesinde gölgelendirir."
Ne zaman?
Yevme lâ zılle illâ zılluhû. "O'nun gölgesinden gayrı gölgenin olmadığı günde, kıyamet gününde o kimseyi gölgelendirir."
"Allah'ın gölgesi" ne demek?
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim bildiğimiz hiçbir şeye benzemez. Güneşte durduğu zaman bu tarafta gölgesi olsun, o mânaya değil. Allah-u Teâlâ hazretlerinin arşının gölgesi. Mahşer halkının tepesine güneş yaklaştırılacak. Terler kulakları hizasına çıkacak. Bir de heyecan var; "Kâr mı edeceğiz, zarar mı edeceğiz? Borçlu mu çıkacağız, alacaklı mı çıkacağız? Acaba ne günahlarım arz olunacak?" diye insanların ödleri patlayacak. Kimse kimseye bakamayacak. Kimsenin kimseye bakacak hâli olmayacak. O günde bazı makbul kullar Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecekler. Gölge, o gölge. Hem de nurdan minberlerin üstüne kurulup öyle gölgelenecekler. Arş-ı Âlânın gölgesi gölge olacak. Gölge ki ne sefalı gölge... Onu kastediyor. Veyahut "Gölgeden murat, Allah-u Teâlâ hazretlerinin muhabbetidir, himayesidir." diye de izahlar var.
"Kendisinin gölgesinden gayrı gölgenin olmadığı günde Allah o kimseyi gölgelendirir."
O güneşin alnında bırakıp da onu ter içinde bırakmaz, sıkıntılardan kurtarır demek.
Onun için gücünüz yettiğince borçluya merhamet edip borcunu tecil ederseniz iyi olur. Veyahut baktınız çoluk çocuğu çok, gayret sarf ediyor, ödeyemedi; affediverirseniz iyi olur.
Ama bu devirde borcu ödememek mesleği olmuş, alacaklıyı dolandırmak mesleği olmuş insanlar da var. Bunu da dobra dobra söyleyelim.
"Ben bu malı bu adamdan alırım, doksan bir vadeli bir senet veririm, alırım. Şimdi parayı ödemem. Doksan bir vadesi gelince ödemem. Ödemeyince icraya verir. Senet bankaya gider, ben protesto olurum, mahkemeye gideriz. Mahkemede 'Borcum yok. Ödeyeyim, bir takside bağla hâkim bey.' derim, oradan da iki sene kazanırım. Onları verinceye kadar zaten paranın yılda yüzde elliden iki sene, üç sene sonra benim çerez param kadar bir para olur. Ben onu öderim, mal da benim yanıma kâr kalır. Böylece bedavadan, kestirmeden epeyce bir para sahibi olurum."
Bu hesabı herkes yapıyor. Benim gibi ticaretten anlamaz bir hoca bile duymuşsa bunu... Ticaret erbabı bu işin gediğini, incesini, her şeyini biliyor. Onun için işi gücü karşı taraftan borç para alıp aradan geçen zamanda paranın değerinin düşmesinden bilistifade keyif çatmak.
Peki sen o parayı versen de o keyfi o alacaklı çatsa daha iyi değil mi? Sana bir iyilik yapmışsa niye pişman ediyorsun, burnundan getiriyorsun?
Getirir. Bu devrin insanı, yani borçlusu da alacaklısı da kötülerinden illallah! Öyleleri de vardır.
Onların yüzünden hakikaten burada namus ehli bir kimse aç açık kalır, çoluk çocuğuna içmek için su bile götürecek hâli kalmaz; kimse de borç vermez. Bilir ki borcu verdiği zaman bir sene sonra geçtiğinde borcunun parası geri gelse şu kadar olacak, bu kadar olacak... Karz-ı hasen müessesesi böylece öldürülmüştür. Suiistimal ile, kötülüklerle kimse kimseye borç para vermez duruma gelmiştir. Kötülükler kötülükleri meydana getiriyor, işte görüyorsunuz.
Men enzara mu'siran ba'de hulûli ecelihî kâne lehû bi-külli yevmin sadakaten.
Borçlu bir kimsenin müddeti dolmuş; ödeyecek, ödeyemedi. Sahibi de diyor ki; "Hadi sana şu kadar daha mühlet verdim."
Ne olur?
Kâne lehû bi-külli yevmin. "O mühleti veren alacaklı için, her gün karşılığında o kadar sadaka vermiş gibi sevap olur."
Kaç bin lira alacağın vardı? "200 bin lira hocam."
Ne kadar şey yaptın? "İki ay daha tecil ettim."
Sana mübarek olsun; 60 gün 200 bin lira sadaka vermiş gibi ecir kazanacaksın. Yani her gün için sadaka oluyor. Bu da borcu tehir etmenin sevabını gösteren bir şey.
Men en'ame'llâhu aleyhi ni'meten fe'l-yahmedillâh ve men istebdea'r-rızka fe'l-yestağfirillâh ve men hazebehû emrun fe'l-yekul lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.
Bu, Hz. Ali Efendimiz' den rivâyet edilmiş bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men. "O kimse ki." En'ame'llâhu aleyhi ni'meten. "Allah ona bir nimet vermiş, ihsan eylemiş." Fe'l-yahmedillâh. "Allah'a hamd etsin."
"Elhamdülillah, yâ Rabbi verdiğin nimete hamd-ü senalar olsun. Ben buna layık değildim; fazlından, kereminden ne güzel ihsan ettin. Sen ne yücesin yâ Rabbi! Ne cömertsin yâ Rabbi! Ben sana isyan ediyorum, sen bana ikram ediyorsun. Ne büyüksün yâ Rabbi! Dünyanın insanları, bir insan bir insana kötülük yaptı mı intikam almak peşinde koşar. Ben her gün sana bin defa isyan ediyorum, sen rızkımı kesmiyorsun. Bu akşam sofranın hâli ne yâ Rabbi! Şu nimetlere bak, yine nimetlerle doldurmuşsun. Sanki isyanıma karşı çok veriyormuşsun gibi..."
Yani halimiz hep öyle. Sabahtan akşama, gece gündüz işleri isyan kamu; işimiz gece gündüz günah, mâsiyet ama Allah rızkı hiç kesmiyor.
Hah, böyle bir rızkı gördü mü Elhamdülillah desin; bilsin ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünden, bizde bir şey olduğundan değil. Velev sabahtan akşama ibadet eden bir insan olsa...
"Hocam, ben senin bildiğin gibi bir insan değilim."
Maşaallah. Nasılsın?
"Ben sabahleyin camiye girerim, gece yarısına kadar ibadet ederim, tesbih çekerim, Kur'an okurum, hayır ederim, hasenat ederim..."
Öyle bile olsa Allah'ın nimetlerinin hangisini karşılayacaksın? Göz nimetinin bedelini mi ödeyeceksin, kulak nimetinin mi, akıl nimetinin mi, fikir nimetinin mi, Müslümanlık nimetinin mi? Senin yaptığın hangi nimetin karşılığıdır?
Bir adam sabahtan akşama çalıştığın zaman kaç para veriyor sana dünyada? Sabahtan akşama kadar ırgat gibi çalışıyorsun, taş taşıyorsun, harç yapıyorsun, sırtında çıkartıyorsun; kaç para veriyor?
İki bin lira veriyor, üç bin lira veriyor. Beş bin verildiği zaman insanın hoşuna gidiyor. Hele on bin verilse; insan "Vay be, dünyada ne cömert insanlar var, on bin veriyor!" der. Bir gün çalışıyorum, on bin veriyor.
Sen Allah'ın verdiği nimetlere bak. Yani velev sabahtan akşama ibadet etsen yine onun karşılığı olmaz, demek istiyorum. Kaldı ki bizim işimiz gece gündüz isyan. Onun için hamd etsin. Bu duygular içinde haddini bilsin, hâlini bilsin, Allah'ın lütfunu, keremini bilsin. Hamd etsin, bir.
Ve men istebdea'r-rızka (ya'nî teahhara). "Kimin rızkı geride kalırsa, yani biraz eli darlaşırsa; rızk gelmedi, biraz sıkıntıya düştü, aç açık kaldıysa." Fe'l-yestağfirillâh. "Estağfirullah el-Azîm, 'Allah'tan afv-u mağfiret dilerim.' diye tevbe istiğfar etsin."
Biraz eliniz sıkışırsa, geçim sıkıntısı olursa tevbe ve istiğfar. Bir nimet gelirse Elhamdülillah diye hamd-ü sena.
Üstübtia diye de okunabilir, nâib ani'l-fâil okunur rızk, öyle de olur. "Rızk bir kimseye geciktirilirse" mânasına da böyle okumak mümkün.
Ve men hazebehû. "Bu 'be' iledir." demiş. Ama 'nu' ile de rivayeti var. Yani ehemmehû iştedde aleyhi mânasına. Kime bir iş, gam kasavet verirse, başına bir sıkıntı olursa, ona tahammül etmek zor gelirse, öyle bir hal başına gelen insan da ne diyecek?
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyecek.
Üç tane manevi ilaç.
Nimete, rızka mazhar olursan Elhamdülillah diyeceksin.
Nimet, rızık biraz gecikir, daralırsan Estağfirullah diyeceksin.
Bir iş seni biraz sıkıştırırsa, o zaman da Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyeceksin.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh Arş-ı Âlânın altındaki hazinelerden bir hazinedir.
Bunu söyleyebilmek için insanın öyle sağlam bir imanı olması lazım ki...
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, lâ havle an mâsiyetillâh illâ bi-kuvvetillâh, ve lâ kuvvete alâ taatillâh illâ bi-tevfîkillâh.
Mevlâ hidayet etmeyince, yardım etmeyince günahlardan dönüp hak yola girmek mümkün değil. Mevlâ tevfîkini refik etmeyince hayırlara, ibadetlere güç yetirmek, onlara gitmek, onları yapabilmek mümkün değil. Her şey O'ndan. Her lütuf O'ndan.
Allah-u Teâlâ hazretleri dilerse öne alır, dilerse arkaya; dilerse yükseltir, dilerse alçaltır; dilerse zengin eder, dilerse fakir eder; dilerse hor zelil eder, dilerse aziz eder. Yusuf aleyhisselam hapisteydi, hapishaneden çıktı, Mısır'a aziz oldu, Aziz-i Mısır oldu. Allah diledi. Firavun, Mısır mülkü kendisinde olan bir insandı, Allah onu hor zelil etti, baş aşağı eyledi. Karun, nimetler içindeydi, Allah onu yerin dibine batırdı.
Tez çıkarırlar fevka'l-ulâya,
Şol İsa gibi dünya koyanı.
Dünyayı terk edip zühd içinde olanı Hz. İsa gibi göğe çıkartırlar. Karun gibi dünyalık peşinde koşup kibir edeni de yerin dibine geçirirler. Kaide böyle.
Hepsi Allah'tan. Onun için Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh; "Yâ Rabbi bildim ki her şey sendendir, sana teslim oldum." Bir teslimiyet ifade ediyor bu. İnsan, Allah-u Teâlâ hazretlerine "Tamam yâ Rabbi, teslim oldum, her şeyin senden olduğunu bildim." diyor; onun bereketine Allah onun üstüne gelen o şiddeti defeder, onu rahata kavuşturur. Hem maddeten kavuşturur hem de huzur ve teselli vermek bakımından kavuşturur. Ne gelirse gelsin...
Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin,
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.
"Ne kadar belası, derdi varsa toplasın gelsin, korkmam." demiş ya şair. Bizim öyle bir şey dediğimiz yok da hani öyle bir babayiğit çıkıp diyebiliyorsa neden?
Allah'a dayandı mı der insan. Allah'a dayandı mı, dünya gözüne görünmez. Bütün insanlar toplandı, orduyu çektiler, sana doğru geliyor. Hasbunallâhu ve ni'me'l-vekîl, gelirse gelsin, Allah bana yeter. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. İşte imandan olduğu için bunu böyle dedi mi şimşekler çıkar, ne hayırlar olur, Allah onu sıkıntılarından kurtarır.
Men en'ame'llâhu aleyhi ni'meten fe-erâde baka'ahâ fe'l-yüksir (yükessir de okumak mümkün) min lâ havle velâ kuvvete illâ billâh süme kara'a velevlâ iz dehalte cenneteke kulte mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh.
Bu hadis-i şerifi Ukbetub'ni Âmir el-Cühenî radıyallahu anh rivâyet eylemiş. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerife göre buyurmuş ki:
"Kime ki Allah bir nimet ihsan eylemiştir." Fe-erâde baka'ahâ. "O kimse de o nimet kendisinde kalsın, elinden kaçmasın istiyor."
"Çok şükür yâ Rabbi, bunu bana verdin, beni bundan mahrum eyleme. Attan indirip eşeğe bindirme. Varlıktan sonra darlığa düşürme, yokluğa düşürme." diye o nimetin kalmasını istiyor. Sımsıkı yapışsa yine kaçar. Nimet kaçacak oldu mu, balık gibi kaçar insanın elinden.
Ne yapacak, çare?
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Fe'l-yüksir. "Çoğaltsın." Min lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söylesin, o zaman o nimet elinde kalır."
Allah bu söylediği dua bereketine o nimeti elinden çekip almaz. Lâ havle velâ kuvvete illa billah desin.
Sonra Peygamber Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'de, Kehf suresindeki ayet-i kerimeyi okumuş ki orada buyruluyor ki;
Ve levlâ iz dehalte cenneteke kulte mâşâallahu lâ kuvvete illâ billâhi in tereni ekalle minke mâlen ve veleda.
İki kişi var. Bahçeleri var. Bir tanesi diyor ki:
"Benim senden daha çok malım var, mülküm var, bahçem daha iyi."
Karşısındaki arif zât da diyor ki:
"Keşke böyle böbürlenmesen. Bahçene girdiğin zaman; 'Mâşâallah, Allah vermiş. Mâşâallah, şu nimete bak. Lâ kuvvete illâ billâh, Allah'tan gayrı kuvvet yoktur. Ben yoksa buna güç getirebilir miydim? Bu bitmeseydi bitirebilir miydim? Bu meyveler olur muydu? Allah'ın lütfu.' deseydin. Görmüyor musun ki benim senden malım, mülküm az. Böyle desen daha iyi değil mi?"
O ayet-i kerimeyi zikrederek, Peygamber Efendimiz oradan delil göstererek bize diyor ki:
"Nimetin kalmasını isteyen Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söylesin."
"E hocam, o zaman lafla işler düzeliyor?"
İşler lafla düzelmiyor da Allah'ın emrine uymakla düzeliyor. Allah'ın "çalış" dediği yerde çalışacaksın, "dua et" dediği yerde dua edeceksin. "Şöyle dua edersen veririm." dediği yerde verir. Lafla da verir, çalışarak da verir. Çalışınca da vermez, lafla da vermez. Tehdit de etsen vermez. Vermeyince vermez. Veren O olduğu için sözle de verir, gözyaşıyla da verir, yalvarınca da verir, duayla da verir, her türlü şekilde, hepsi O'ndan. O'ndan olduğunu bilirsen Allah sever ve ihsan eder.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi kendisine öyle candan bağlananlardan eylesin. Verdiği nimetlere şükredici eylesin. Kendisini zikredici eylesin.
O Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh nedir?
Zikirdir.
"Hocam ikide bir de hep zikre getiriyorsun sözü."
Ben getirmiyorum, hadisler getiriyor. Ben hadis-i şerifleri alfabetik sırasıyla okuyorum.
Allah bizleri şefaatlerine nail eylesin. Bu dini güzel öğrenmişler de bize doğru öğretmişler.
Dilimiz zikirli olacak, kalbimiz şükürlü olacak.
Allah bizi zikrinde, şükründe daim etsin. Kendisine güzel kulluk yapmayı nasip eylesin. Kendisine tam tevekkül etmeyi nasip eylesin. Üzerimizdeki nimetleri daim eylesin. Bizi iki cihanda izzet sahibi eylesin. Zillete düşürmesin. Nimetleri verdikten sonra bizi mahrumiyete uğratmasın. Hidayetten sonra küfre düşürmesin. Kabulden sonra kapısından kovmasın, reddetmesin. İki cihanın hayrına nail eylesin. Lütuf, kerem O'nundur.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
14.07.1985 -
Peygamber Efendimizin Tavsiye
14.04.1985 -
İlim Taleb Etmek
