15.12.1985 - Afiyet, Mağfiret, Kıyamet Alametleri, Huyun Güzel Olması

15.12.1985 - Afiyet, Mağfiret, Kıyamet Alametleri, Huyun Güzel Olması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Min efdali mâ u'tiye'l-abdü fi'd-dünyâ el-âfiyetü ve min efdali mâ u'tiye fi'l-âhireti el-mağfiretü ve min efdali ma u'tiye'l-abdü min nefsihî mev'izatün hasenetün sadere bihâ kavmin min hayrin.
Bu ikinci hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz "âfiyet" denilen nimeti methediyor. Buyurmuş ki:
"İnsanoğlunun dünyada kazandığı, kendisine bahşedilmiş olan şeylerin en üstünü, en faziletlisi âfiyettir."
Dünyada en üstün nimet hangisi oluyor? Âfiyet oluyor.
Afiyet ne demek? "İnsanın hastalıklardan selameti; dertlerden, belalardan saadeti" demek. Dertsiz, belasız, gamsız, kasavetsiz, sıhhatli olmasıdır, âfiyet. Hem bedeninde hastalık yok, ağrı yok, sızı yok hem de başı rahat. Hem gönlü rahat hem bedeni rahat hem maddesi, hem mânası. Âfiyet budur! Afiyet maddî şeylere de geçer, mânevî şeylere de şümûlü vardır.
Bu dünyada insana verilecek şey, insanın Rabbinden isteyeceği şey varsa en kestirmesi nedir? "Yâ Rabbi! Sen bize âfiyet ver." demektir.
Ne demek? "Hasta da olmayalım, vücudumuza dert, gam, kasavet de gelmesin, başımız da dinç olsun, gönlümüz de şen olsun. Sıkıntı, üzüntü, gam, keder de gelmesin." demek.
"Dünyada insanoğluna verilecek şeylerin en faziletlisi, en üstünü âfiyettir ve âhirette verilecek şeylerin en faziletlilerinden biri de âfiyettir."
Dikkat ederseniz ibare burada birazcık değişti:
"En faziletlilerinden biri" diyor; demek ki başka şeyler de var:
Bir tanesi de mağfirettir, Allah'ın afv-u mağfiret etmesidir.
"Mağfiret" ne demek? Mağfiret Arapça' da "örtmek" demektir. Hatta askerlerin giydiği başı örten madeni alete de "miğfer" derler. Başı kaplayıp da silahın gelip başı yaralamasını engelleyen bir âlet olması dolayısıyla "miğfer" demişlerdir. Mağfiret, "örtmek" demek oluyor.
Günahın affedilmesine "mağfiret" denmiş? Evet, bir günah var, ama Allah üstünü kapatıveriyor, kimse görmüyor. Başkalarının bilmediği bir hâle geliyor.
Bir hadîs-i şerîften biliyoruz ki Rabbimiz Teâlâ âhirette bir Müslüman kulunun kulağına diyecek ki:
"Sen şu zamanda şu kusuru işlemedin mi, bu zamanda bu kusuru işlemedin mi, şu kabahati de yapmamış mıydın, bu kabahati de yapmamış mıydın?"
Kul terleyecek, kıpkırmızı kesilecek; "Eyvah, eyvah!" diyecek. Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri;
"Ben onları dünyada sakladım, âhirette aşikâr etmek için saklamadım, hadi burada da mağfiret ediyorum, burada da bağışlıyorum; 'Kimse görmesin.' diye örtüyorum." diyecek.
Tabi eğer insanoğullarının kabahatleri hepsi aşikâre çıksa durum ne kadar zor olur ne kadar acı olur. Rabbimiz bizi edepli, terbiyeli, ahlâklı, güzel kullar eylesin.
Ve hadisin devamında şöyle buyuruyor. Başından tekrar hatırlatayım:
"İnsana dünyada verilen şeyin en üstünü âfiyettir, âhirette verilen şeylerin en üstünlerinden birisi de afv-u mağfiret olmaktır ve kişinin kendi nefsinden kendisine bahşedilen şeylerin en üstünü, hayırlısı; bir kavimden çıkan ibretli hadiseden kendisinin ibret çıkarması, öğüt almasıdır."
Bir kavmin başına bir hadise geldi. Kendisi; "Demek ki ben şöyle yaparsam şöyle hayırlı neticeye ulaşırım." diyor, oradan bakarak bir ibret alıyor. Veyahut bir kötü topluluğun başına bir hal geldi. "Ben öyle yapmayayım, öyle yaparsam azîzün zü'ntikâm olan Allah, aziz olan ve intikam sahibi olan Allah kulundan intikam alıyor, dünyada da cezasını çektiriyor." diyor.
Kendi nefsinden insana gelecek en büyük şey, en büyük hayır; kendisine nefsinden bahşedilecek şeylerin en hayırlısı, bir kavmin başına gelen bir hadiseden nefsinin güzel bir öğüt çıkarabilmesidir.
Bu ne demek? İnsan ibretle etrafına bakacak, etrafındaki hadiselerden ibret alacak.
Geçen gün okudum; Abdullah isminde bir herif-i nâşerif Taif şehrine gidiyor. Oradaki Müslümanların başına gitmiş, demiş ki:
"Bana Resûlullah salâhiyet verdi, ben sizden seçtiğim, istediğim birisinin evine gireceğim."
"Madem Resûlullah seni vazifelendirdi, oradan geliyorsun; buyur işte evimiz, hangisini istersen gir." demişler. Efendimiz' e sevgilerinden. Beğendiği bir evde oturmuş. Akşam olunca da edepsiz diyor ki:
"Bana yine Resûlullah Efendimiz müsaade verdi, salâhiyet verdi; bu gece sizin kadınlarınızdan istediğimi alacağım!"
Öyle deyince Taifliler, Benî Sakif kabilesi diyorlar ki:
"Biz Müslüman olup gidip de Resûlullah'a beyat edince o bize; 'Şunu şunu şunu yapmayın, şu haramları işlemeyin, şu helalleri yapın.' derken 'Zina da işlemeyin!' demişti, 'İşlemeyin.' dediği şeyi 'Yapın.' diye bize adam göndermez; Resûlullah'a soracağız." Gidiyorlar, Peygamber Efendimiz' e diyorlar ki:
"Ya Resûlallah! Filancanın oğlu Abdullah diye bir herif geldi, senin gönderdiğini söyledi; 'Ben istediğim evlerinizden bir eve misafir olacağım.' dedi. 'Hadi buyur evlerimiz senin emrinde. Madem Resûlullah buyurmuş, hangi evde misafir olursan buyur seç.' dedik, bir eve yerleştirdik. Gece olunca da 'Kadınlarınızdan istediğim kadını alacağım.' deyince buna aklımız yatmadı, sana sorduk." deyince Efendimiz bir sinirlenmiş, bir kızmış, bir gazap etmiş ki; "Hiç o kadar sinirlendiğini görmedik" diyorlar.
İki tane şahsa demiş ki; "Sen ve sen kalk Taif şehrine git, bu Abdullah'ı yakala, öldür. Öldür ve ateşte yak! İkiniz bu işi yapmadan, bu vazifeyi tamamlamadan gelmeyin!" demiş.
Onlar Mekke-i Mükerreme'den yola çıkıyorlar. Öteki edepsiz herif abdest için dışarı çıkınca mâlum o zamanlar yüznumaralar, sifonlar, sular, lavabolar olacak değil ya, dışarıya çıkınca bir yılan ısırıyor, adamı öldürüyor.
Bu ibretli bir hadise değil mi? Resûlullah'ın gazap ettiği insanı yılan nasıl bilip de öldürüyor. Ne kadar ibretli bir hadise! İnsan yılanın ne olduğunu bilmez ama bak Allah'ın vazifeli bir varlığı. Öldüreceği insanı nasıl biliyor. Gitmiş öldürmüş.
Peygamber Efendimiz' in görevlendirdiği iki şahıs da gitmişler, ölüsünü bulmuşlar, ölüsünü yakmışlar, gelmişler.
Neden? Çünkü bir insan Peygamber Efendimiz 'e yalan söyleyebilirse o her türlü kötülüğü yapacak bir sahtekâr, demektir ve din mahvolur.
Efendimiz' in zamanında bir yalancı iş yaptığı zaman, bu cezayı görmese din diye bir şey kalmazdı, işler karmakarışık olurdu.
Allah nasıl cezasını vermiş, bak ne kadar ibretli bir hadise!
Bu râvi etrafındakilere;
"Hani; 'Bana yalan isnat eden kimse cehennemde yerini hazırlasın!' hadisi niye sadır oldu biliyor musunuz?" diyor.
"Bilmiyoruz" diyorlar,
"Bilmiyorsanız ben söyleyeyim; işte bu hadiseden oldu." diyor ve bu hadiseyi anlatıyor.
Her şeye ibretle bakacağız, ibret alacağız!
Allah'a âsi olmakta bir hayır yoktur ne dünyada hayır vardır ne âhirette hayır vardır. Resûlullah'a karşı gelmekte bir hayır yoktur ne dünyada ne âhirette!
Bir göz etrafındaki hadiselerden ibret almazsa o insanın başının üzerinde düşmanıdır.
Bir göz ki olmaya ibret anın nazarında.
Ol sahibinin düşmanıdır başı üzerinde.
Düşman. Neden? İbretle bakmıyor ama harama bakıyor. Dost mu şimdi bu göz? Harama bakıyor da ibret alıcı şekilde bakmıyor.
Allah bize baktığı zaman ibret alan bir güzel göz nasip etsin. Haramlara bakmamayı nasip etsin. O kadar da çok ki! Bu taraftan çevir o tarafa, o taraftan çevir bu tarafa! Ne yapacağını şaşırır insan! Allah gayret, kuvvet versin, Müslümanları hıfz eylesin.
Mini'ktirâbi's-sâati izâ kesüre hutabâü menâbiriküm ve rekene ulemâüküm ilâ vülâtiküm fe-ehallû lehümü'l-harâmü ve harremû aleyhimü'l-halâle fe-eftevhüm bimâ yeştehûn ve yüallimü ulemâüküm li-yuhillû bihî denânîreküm ve derâhimeküm ve't-tehaztümü'l-Kur'âne ticâreten.
Bu hadîs-i şerîf de kıyamet alametlerinden bahseden bir hadîs-i şerîf oldu. Râvisi Hz. Ali Efendimiz. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:
Mini'ktirâbi's-sâati. "Kıyametin yakınlaşmasının alametlerindendir." İktirab, "yakın olmak" mânasına.
Kıyametin yakınlaşmasının alametlerinden birisi nedir? İzâ kesüre hutabâü menâbirüküm. "Minberlerinizin hatipleri, minberlerinizdeki hatipler çoğaldığı zaman." Minberlerde hatipler çok.
Ve rekene ulemâüküm ilâ vülâtiküm. "Alimleriniz valilerinize sırt dayadığı, meylettiği zaman.
Alimin idareci ile işi nedir? Ancak nasihattir:
"Aman adalet eyle, iyi idare eyle, Allah'tan kork, hesabı düşün, haksızlık etme!" gibi bir şey olabilir. Onlara dünya için meylederlerse alimlerin en kötüleri olurlar. "Menfaat sağlayayım, mevki sağlayayım, makam sağlayayım, işimi yürüteyim."
"Alimlerin en kötüleri, idarecilere yakın olanlardır, yaklaşanlardır!" Manevra; işi var.
"İdarecilerin en iyileri, alimlere yakın olanlardır."
Güzel, bak kendi elinde salahiyet var ama alimin yanına yanaşıyor ki doğruyu öğrensin, doğruyu yapsın; iyi. Onun yaklaşması iyi, ötekinin yaklaşması kötü niyetle olunca fena oluyor.
İşte Efendimiz burada buyurmuş ki:
"Minberlerinizde hatiplerin çok olması ve alimlerinizin valilerinize meyletmesi kıyametin yakınlaşma alametlerindendir." Rekene, "meyil" mânasına gelir.
Ve lâ terkenû ile'l-lezîne zalemû fe-tebessekümü'n-nâr. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor:
"Sakın zalimlere meyletmeyiniz, destekçi olmayınız, onların tarafına kaymayınız; sonra size de onlara gelen ceza gelir, azap size de isabet eder." buyuruluyor.
Fe-ehallû lehümü'l-harâm ve harramû aleyhimü'l-halâl.
Bu kötü alimler o valilerin, o emirlerin yanına yaklaşırlar da ne yaparlar?
Fe-ehallû lehümü'l-harâm. "Allah'ın haramını onlara helal ederler." Ve harramû aleyhimü'l-halâl. "Helali onlara haram gösterirler."
Ters gösteriyorlar; helalleri haram gibi gösteriyorlar, haramları helal gibi gösteriyorlar.
Neden? Fe-eftevhüm bimâ yeştehûn, "O adamların keyifleri, arzuları neyse onların isteklerine uygun fetva veriyorlar."
"Yok efendim, mahsuru yoktur efendim, siz böyle yiyin için, sarhoş olun, çalın çırpın, dinde yeri vardır, şöyledir böyledir." diyorlar, haramı iyi gösteriyorlar.
Ve yüallimü ulemâüküm li-yuhillû bihi denâmîreküm ve derahîmeküm. "O alimleriniz öğretiyorlar ki o adamlar, o baştaki idareciler sizin dinarlarınızı, dirhemlerinizi alsınlar." Allah'ın yolunu öğretiyorlar.
Zulmen, cevren halkı soymanın yolunu meşrulaştırıp fetva veriyorlar.
Zulüm olarak, haksız olarak, dinde yeri olmayan bir şekilde halkın parasını, -vergiydi, ıvırdı zıvırdı, şuydu buydu- bir bahane bulup almasını sağlıyor.
Alim ya, işin ince taraflarını kaçamak taraflarını biliyor ya, bir yerden; "Efendim, şu şuna delâlet eder de şöyle olur." diyor, bir fetva veriyor, onu sağlıyor.
Ve't-tehaztümü'l-Kur'âne ticâreten. Bu da mâzi sigasıyla geldiğine göre;
"Kıyametin alametlerinden birisi minberlerinizde hatiplerinizin çok olmasıdır, alimlerinizin valilerinize meyletmesidir ve onlara helal olan şeyleri haram göstermesi; haram olan şeyleri helal göstermesidir, onların keyiflerine, istediklerine uygun fetva vermesidir, alimlerinizin onlara sizin mallarınızı, dinarlarınızı, dirhemlerinizi helal gösterip almanın yollarını öğretmeleridir." diyor.
Sonra bir de;
Ve't-tehaztümü'l-Kur'âne ticâreten; izâ kesure hutabâüküm'e matuf oluyor.
"Ey ümmet! Sizin bozulduğunuz ve Kur'an'ı ticaret edindiğiniz zaman bu da kıyametin yaklaşma alametidir."
Kur'an nasıl ticaret mevzu yapılır? Kur'ân-ı Kerîm okumak para mevzu olur; Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla dindar bir insan gibi görünmek suretiyle para toplamak şekliyle olur. Kur'ân-ı Kerîm kalkan; aslında maddî menfaat sağlamak yoluna gidilmiş oluyor.
Bunlar hep Allah'tan korkmamanın alametleridir. Halbuki Allah'tan en çok alimlerin korkması gerekirken... Allah'tan en çok alimlerin korkması gerekir çünkü kitaplarda okuyorlar. Onlar korkmadığı zaman demek ki dinleri, imanları zayıflamış. O zaman "Kıyamet yaklaştı." demek oluyor.
Mini'ktirâbi's-sâati kesretü'l katri ve kılletü'n-nebâti ve kesretü'l-kurra ve kılletü'l-fukahâi ve kesretü'l-ümerâi ve kılletü'l-ümenâ'.
Taberânî'de geçiyor. Bu hadîs-i şerîfi de okuyacağız.
Kıyametin yakınlaşmasının alametlerinden birisi nedir? Kesretü'l-katr. "Yağmurun çoğalmasıdır."
Ve kesretü'l-kurrâ ve kılletü'l-fukahâ. "Kur'an'ı iyi okuyanların adedi çok olacak ama dini iyi bilenlerin adedi az olacak."
Kurrâ; "hafız, Kur'an'ı iyi bilen, kıraati güzel olan kimse," fukahâ; "hakkı bâtılı iyi bilen, dini emirlerin hudutlarını iyi ayıran."
"Şurası helal, bir adım daha atarsan haram!" Onu, ince çizgisini bilen, fukaha odur.
İmam-ı Âzam hazretleri, Ebû Yusuf hazretleri, İmam Muhammed hazretleri, İmam Şâfi hazretleri, Ahmed b. Hanbel hazretleri… Onların o ilmine itimat ediyoruz, biliyoruz.
"Bak şöyle yaparsan olur da böyle yaparsan olmaz." diyoruz çünkü fakih, "bir derece üstün alim" demek.
Neyi biliyor? Bütün meseleleri biliyor da bu işin hududunu da biliyor.
Bu nereden nereye kadar? "Canım şöyle yapsan daha iyi olur ama hayır, daha iyisini yapmasan da bu işin sınırını da bana göstersen, nereye kadar gidebilirim, onu göstersen."
O sınırı biliyor. Fakih; sezgi sahibi, anlayış sahibi, her şeyin hududunu biliyor.
"Efendim, hayır, sadaka yapmak iyidir, ne kadar yapayım? Hududu ne?"
Sa'd b. Ebî Vakkas radıyallahu anh dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Malımın hepsini Allah yolunda vermek istiyorum, tasadduk etmek istiyorum."
"Çok olur" dedi Efendimiz.
"Yarısını tasadduk edeyim yâ Resûlallah!" Hasta, yatakta; "Öleceğim." diye düşünüyor, kendisini ölüm döşeğinde sanıyor.
"Yâ Resûlallah! Malımın tamamını vereyim."
"Tamamı çok." dedi Resûlallah.
"Yarısını vereyim."
"Yarısı çok."
"Üçte birini vereyim."
"Üçte biri olur ama aslında o da çoktur."
"Üçte biri tamam ama o da çoktur; senin, arkanda başkasına el açan, dilenen, mirasçılar bırakmandan onları zengin insanlar hâlinde bırakman, mirasını onlardan esirgememen daha iyidir." dedi Peygamber Efendimiz.
"Mirasçılara da biraz bırakman iyidir. Ve insanın vereceği, bahşedeceği şeylerin en hayırlılarından birisi de efrâd-ı ailesine, çoluk çocuğuna yaptığı masraflardır." dedi.
Hani evine bir pirinç götürüyorsun, çorba götürüyorsun, meyve götürüyorsun, bir balık götürüyorsun, ekmek götürüyorsun, et götürüyorsun ya işte en hayırlı masraflardan birisi onlardır. Veyahut çorap götürüyorsun, hırka götürüyorsun, manto götürüyorsun, kumaş götürüyorsun; yedi yüz misli, sevabı başka yere yapılandan, sarf edilenden yedi yüz misli fazla!
"Kıyametin alametlerindendir; yağmurun çoğalması bitkinin az olması, Kur'an okuyanların çoğalması, din bilginlerinin, fakihlerin azalması."
Ve kesretü'l-ümerâi ve kılletü'l-ümenâ'. "Emirlerin, komutanların çoğalması ama emniyet edilen insanların azalması." Güvenilir insanların azalması. Herkes başkan ama güvenilir değil. Geçmiş bir şeyin başına istismar edip duruyor, cebini doldurup duruyor gibi.
Taberânî'de rivayet edilmiş. Hz. Âişe anamız radıyallahu anha'nın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Min ekmeli'l-mü'minîne imânen ahsenühüm hulükan ve eltafehüm bi ehlihim.
Müslümanların iman bakımından en kâmil olanları, en olgun imanlı Müslümanlar kimlerdir?
Ahsenuhum hulükan. "Huyca en güzel olanlardır."
"Huyu en güzel olanlar imanca en olgun olanlardır."
Neden?
İman, insanı zapt-u rabt altına alır; haksızlık ettirmez, edepsizlik ettirmez, terbiyesizlik yaptırmaz, edebe mugayir iş yaptırmaz, güzel huylu olur. Çünkü her şeyi dengeli düşünüyor. Rabbinin kendisini gördüğünü biliyor, her an her yerde hazır ve nazır Rabbinden utanıyor, günah işlemiyor, her anını uyanık geçirmeye çalışıyor. Gafletten isyandan korunuyor.
İmanı en yüksek insanın huyu en güzel olur; edepsizlik etmez, terbiyesizlik etmez, haksızlık etmez, yan gelip yatmaz, edebe mugayir iş yapmaz.
Kıble tarafına tükürmeyi bile uygun görmemişler. Hela taşlarının önü veya arkasının kıbleye dönük olmasını bile uygun görmemişler. Her şeye hürmet etmişler, dikkat etmişler. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi, adalet, doğru sözlülük, hakkı söylemekten yılmamak, sabretmek, şükretmek, hep güzel huylar.
Bunun menbaı hep nedir? İmandır!
Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
"Efendim vicdan terbiyesi güzel olursa bilmem ne olurmuş." Vicdan terbiyesi imanla olur, lafla olmaz!
İnsana ahlâkî yükseklik veren ne irfandır, yani "münevverlik kültürlülük" ne kültürlülüktür ne de vicdandır. Adam inançsız ama vicdanı varmış. Anlat sen bana!
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Fazilet hissi, Allah korkusundandır; çünkü adam öldüğü zaman rabbü'l-âlemîn'in huzuruna çıkacağını bilip her işini ona göre yapıyor. Allah'ın her şeyi, gizliyi, aşikâreyi bildiğini düşünerek içini de pak ederek yapıyor; içi başka dışı başka olmuyor, gösteriş için yapmıyor, yaptığı şeyi başkası bilsin bilmesin mühim değil.
Bütün faziletler imandan doğar. Onun için imanca en yüksek olan, ahlâkça en güzel olur.
O halde bizim ahlâkımız güzel değilse bizde kusurlar var, hastalıklar var; bizim ahlakımız güzel değil. Kardeşimizle geçinemiyoruz, komşumuzla geçinemiyoruz, karımızla geçinemiyoruz, kızımızla geçinemiyoruz, oğlumuzla geçinemiyoruz, birbirimizle geçinemiyoruz. Cemiyet içinde bir huzursuzluk, bir çekişme; daire içinde bir huzursuzluk, bir çekişme.
İmanda eksiklik var, zaaf var. O zaaf her yerden bir patlak veriyor dökülüyoruz, laçkalık ondan oluyor.
İnsanların en üstünü imanca, ahlâkça en güzel olanıdır. Tamam.
Şimdi geldik hadîs-i şerîfin hanımların hoşuna gidecek kısmına:
Ve eltafehüm bi ehlihim. "Hanımlarına en lütufkâr olanlarıdır." Tabi bu onlara da yarar, size de bir ikaz oluyor.
Allah bizi aile vazifelerimizi de güzel yapan, sıcak yuvalara sahip olan, kadınıyla erkeğiyle İslâm'a hizmet eden, hayırlı, güzel huylu, iman-ı kâmil Müslümanlar eylesin. Cümlenizden, cümlemizden razı olsun. Cehenneminden âzat eyleyip cennetine ilk girenlerle beraber bizleri de dâhil eylesin. Peygamber Efendimiz' e Havz-ı Kevser'i başında mülâkî olmayı, Havz-ı Kevser’den doya doya nûş etmeyi nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.
15.12.1985 -
Kıyamet Alametleri
15.09.1985 -
Cehennem
