11.03.1984 - Nimetlere Şükür, Sabır, La Havle, Sadakanın Önemi

11.03.1984 - Nimetlere Şükür, Sabır, La Havle, Sadakanın Önemi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mâ min ni'metin ve in tekâdeme ahdühâ fe-yüceddidüha'l-abdü bi'l-hamdi illâ ceddeda'llahu lehû sevâbehâ ve mâ min musîbetin ve intekâdeme ahdühâ fe-yüceddidüha'l-abdü bi'l-istircâ'i illâ ceddeda'llahu ecrehâ ve sevâbehâ.
Sadaka Resûlullah fî mâ kal ev kemâ kal.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bu hadîs-i şerîf bir nimete mazhar olan insanın, zihniyeti güzel olursa büyük sevap kazandığına; bir sıkıntıya, musibete uğramış insanın da yine onu karşılaması güzel olunca ecir kazanacağına dair. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Mâ min ni'metin; "Kula gelen nimetlerden, hiçbir nimet yoktur ki." Ve in tekâdeme ahdühâ. "Her ne kadar o nimetin o kula gelmesinin üzerinden çok zaman geçmişse de" seneler önce şöyle bir nimet, aradan çok zaman geçmişse bile.
"Hiçbir nimet yoktur ki aradan vakit geçmesine rağmen kul elhamdülillah diye o nimete medh-u senâ edip Allah'a hamd ederse."
İllâ ceddeda'llahu lehû sevâbehâ; "Allah o nimetin, hamdinin sevabını yenileştirir. Yeniden verir." Şimdi nimet yok, eskiden olmuş bir nimeti anlatıyor;
"Aaah ah senelerce önce gençliğimde şöyle bir durum olmuştu da Allah ummadığım yerden bana büyük nimetler ihsan etmişti. Ne sıkıntıyla düğün yapacağım derken, oh ferahlık içinde düğünümü yapmıştım, elhamdülillah."
Tamam, o zamanki hamdin sevabı kadar hemen sevap kazandın. O nimeti şimdi söyledin ya, şimdi söylediğin zaman da hamd ettin ya, nimet yok, aradan seneler geçmiş ama o hamdi tazeledin diye İllâ ceddeda'llahu lehû sevâbehâ. "Allah o kula o nimetin, hamdinin sevabını yeniden verir."
Demek ki ağzımız hamdli, şükürlü olacak. Eski nimetleri anarken bile insan durduğu yerden sevap kazanıyor. Cömert insan, mert insan, hakiki er kişi, güzel ahlaklı insan iyilikleri unutmaz. Seneler senesi önce şöyleydi böyleydi, iyiydi hoştu; şimdi küs, dargın, uzak…
O eski iyi günler ne oldu?
Hepsi unutuldu. Şartlar değişti, hepsi unutuldu. Cömert insan, mert insan, civanmert kişi eski iyiliği unutmaz. Allah'ın nimetlerini zaten hiç unutmamak gerekiyor. Ve tekrar tekrar hamd ile şükür ile anmak gerekiyor.
Ve mâ min musîbetin; "Hiçbir musibet de bela da dert de sıkıntı da yoktur ki." Ve intekâdeme ahdühâ. "Eğer çok eskiden bile olmuş olsa;
-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, diye kul o gelen belaya, takdire rıza göstererek mukabele etmişse yine öyle İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn diyorsa- Allah onun sevabını, ecrini yine verir ona."
"Seneler öncesi başıma şöyle bir musibet gelmişti, öyle ağır hastalıklara düşmüştüm, ateşler içinde kıvranmıştım, neredeyse ölecek gibi olmuştum da eh ne yapalım Allah'ın takdiri innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn ama sonra Allah belayı benim üzerimden defetti, yine kurtuldum, âfiyet buldum."
Sen İnnâ lillâh dedin ya "biz Allah'ın kullarıyız, biz ona döneceğiz, hüküm onundur, O'nun hükmüne razıyım, itirazım yok, kaza ve kaderine boyun eğmişim, neylerse güzel eyler." diye bir zihniyetle söyledin ya Allah yine ecir veriyor.
Demek ki insan durduğu yerden diliyle sevap kazanabilir. Dilimize hâkim olalım.
Ne güzel kimseler vardır, bizim köyden bilirim. Sinirlendirirsin;
La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah veya Sübhanallah der. Çok sinirlendi ama bak tesbihle karşılıyor. Dilimizi böyle güzel şeylere alıştıralım. Kimisi de -Allah saklasın- gözünü kapatıyor, açıyor ağzını; "Allah seni kahretsin, taş ol inşaallah emi, ayağın kırılsın, elin kırılsın…" vs.
"Ya ne oluyorsun! Kime söylüyor bunları?"
"Çocuğuna."
"Ne yapmış?"
"Gel demiş, gelmemiş, git demiş gitmemiş. Bakkala gönderdiği zaman da dönmemiş" falan. Lanet üzerine lanet yağdırıyor.
Öyle olmayacak! Müslümanın şükürlü, güzel sözlü, tatlı dilli olması, durduğu yerden insana sevap kazandırıyor.
Eski nimete Elhamdülillah diyorsun, yeni sevap alıyorsun. Eski musibete İnna lillah ve inna ileyhi râciûn diyorsun, yeniden sevap alıyorsun. Onun için Müslümanın sevap kazanması kolaydır. İşte görüyorsun parayla pulla değil. Parasız pulsuz da insan sevap kazanabilir.
Mâ nezele mine's-semâi melekün ve lâ sa'ade ile's-semâi melekün hatta yekûle lâ havle velâ kuvvete illâ billahi.
Bu, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünün sevabının kıymetini bildiriyor. Buyurmuş ki:
Mâ nezele mine's-semâi melekün. "Hiçbir melek yoktur ki semadan insin." Ve lâ sa'ade ile's-semâi melekün. "Hiçbir melek yoktur ki yerden göğe çıksın." Hani, vazife icabı meleklerin kimisi yeryüzüne iner; kimisi yeryüzünden sevapları, ibadetleri götürmek için semalara doğru çıkar. "Hiç inen hiç çıkan melek yoktur ki."
Hattâ yekûle lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh demesin." Hep der, bütün melekler böyle der.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. O halde meleklerin inerken çıkarken söylediği; her meleğin söylediği sözdür.
Ne demek bu?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-'aliyyi'l-azîm. "Hiçbir güç kuvvet yoktur hep Allah'ındır." Her şey Allah'tadır. Her güç kuvvet Allah'tadır. Yaşatan O; öldüren O, kaldıran, indiren O; yükselten, alçaltan O; aziz kılan, zelil kılan O; her şey O'nda.
Şair demiş ki;
Cümle işler Hâlıkındır, kul eliyle işlenir.
Hakkın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.
Her şey Allah'tandır. Allah dilemezse yaptırmaz. Allah-u Teâlâ hazretlerinin müsaadesi olmasa hiçbir şey olmaz. Bir yaprak kıpırdamaz. Her şey Allah'tandır.
O zaman ne yapmak gerekiyor? İnsanın Allah ile kulluk bağlantısını güzel tutması lazım.
Sen nesin? Kulsun.
Kimin kulusun? O, Kerîm, Kâdir Allah'ın kulusun. Güç kuvvet elinde olan Allah'ın kulusun. Kulluğunu bil, sırtın sağlam yerde, hiç merak etme.
Demişler:
"Ya sen tek başına malları yüklüyorsun develere, tek başına gidiyorsun çöllerden, kervanla git. Yoluna haramiler çıkar."
"Hayır." demiş.
Mü'min kimse Allah'a tevekkül ediyor ve gücün kuvvetin Allah'tan olduğunu biliyor. Ama yolculukta bir harami çıkmış önüne;
"Seni öldüreceğim, malları alacağım" diyor. Demiş ki:
"Bana bir müsaade et bir dua edeyim şurada, bir namaz kılayım."
Elini açmış bir dua etmiş, bir atlı peyda olmuş, o adamın üstüne seğirtmiş, adamdan kurtarmış. Gönderen Allah, gücün kuvvetin sahibi Allah'tır. Yaptırtmaz, unutturur.
Onun için Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözü çok mühimdir. Dervişliğin ilk derslerinden biridir. Her şey Allah'tandır. Ona göre Allah'a iyi bağlanırsın. Allah-u Teâlâ hazretlerine canı gönülden bağlanır, iyi kulluk edersin.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
Şimdi bunun sebeb-i vürûd-u hadîs diye bir şeyi vardır. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfi niçin ifade buyurmuş, neden, hangi hadise üzerine mânasına, buna sebeb-i vürûd derler. Sebeb-i vürûdu şu imiş:
"Peygamber Efendimiz ile askerî seferdeydik. Ne zaman yüksek bir yere, tepeye çıksak, Allah-u Ekber diye tekbir getirirdik ama çok yüksek bir sesle. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: 'Ey insanlar, kendi nefislerinize karşı mutedil davranın. Çok bağırıp çağırmayın, çünkü siz böyle sağır veya çok uzakta olan bir zata seslenmiyorsunuz ki. Aksine Semi', Basîr olan her şeyi duyan, işiten Allah-u Teâlâ hazretlerine dua ediyorsunuz. Öyle çok kendinizi parçalarcasına bağırıp çağırmaya lüzum yok' demiş, ikaz buyurdu onlara."
Bazısı çokça bağırıyor. Güler misin, ağlar mısın? Tespih çekecek, zikredecek, kendisini yıkıp, harap edip gidiyor.
Bir yerde -Allah şifa versin- soru sordu, cevap verdik, soru sordu cevap verdik, çok hoşuna gitti bir nara attı, yattı. Artık iki kişi sağından solundan zapt etmeye çalışıyorlar, böyle çırpınıyor.
Eh yarım saat, on beş dakika geçti. Ondan sonra, yine bir tane güzel bir mevzu geçti, yine bir nara attı, bu sefer balıklama yine çırpınıyor. İnsan kendisini kontrol edecek.
İyi Müslüman nasıl olacak? Aklı havaya giden iyi Müslüman değil ki; iyi Müslüman aklı daima başında olan şuurlu, uyanık, her şeyi bilerek, dikkat ederek, ölçerek, uygun yapan kimsedir.
Bu arada da Hz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın yanına gelmiş. O diyor ki;
Sümme eta 'aleyye; "Sonra benim yanıma geldi." Ve ene ekûlu fi nefsî lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Ebû Hüreyre radıyallahu anh. "Ben de içimden Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh deyip duruyordum." diyor. Peygamber Efendimiz geliyor diyor ki:
"Ey Abdullah" Ebû Hüreyre'nin adı Abdullah'tı. "Ey Abdullah Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh de. Çünkü o cennetin hazinelerinden bir hazinedir."
İçinden söylüyordu. Nereden söylerse söylesin, hak desin, Allah'ın hak peygamberi. İçinden söylüyordu ama Peygamber Efendimiz Allah'ın bildirmesiyle onun o söylediğini biliyor. "Devam et, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh de cennetin hazinlerinden bir hazinedir."
Emrin altında bir hazine olmasını istemez misin?
Bir torba altın olsa bile bayılır insan. Bir tanesini sevdiğine verir, bir tanesini de öteki sevdiğine verir, çocuklarına dağıtır, cömertlik güzel, hoş şey. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh için cennet hazinelerinden bir hazinedir diyor.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın naklettiği diğer bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Mâ nekasat sadakatün min mâlin ve mâ abden bi-afvin illâ izzen vemâ tevâdaa ehadün lillâhi illâ refe'ahu'llahü.
Üç cümle var. Şöyle buyurmuş Peygamber Efendimiz;
Mâ nekasat sadakatün min mâlin. "Verilen sadaka malı azaltmaz, maldan bir şey eksiltmez." İster zekât olsun ister başka türlü bağış olsun. Verilen sadaka malı azaltmaz.
Bu ne demek?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ağzıyla bize garantidir ki; "korkma, sadaka ver, hayır yap Allah daha fazlasını sana verecek" demektir. Resûlullah Efendimiz garanti etmiş oluyor. Yoksa senin elinde bin lira para varken, iki yüz lira verirsen sekiz yüz lira kalıyor. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte "azalmaz, sadaka malı azaltmaz" buyurmuş. Demek ki daha çoğu gelecek. En aşağı bire on gelir kardeşlerim. Halis niyetle verdiniz mi en aşağı bire on gelir, bire dokuz gelirse, bir tanesi bir yere takılmıştır onun peşine düşebilirsiniz. En aşağı bire on gelir. Onun için korkmayın, Allah yolunda malınızı infak edin.
Samimiyetin ölçüsü biraz parayla ölçülüyor. Çünkü herkesle dost, ahbap oluyorsun, sen onun maddesine dokunmadığın zaman, o senin maddene dokunmadığı zaman ahbaplık iyi, güzel devam ediyor. Birazcık menfaatine gölge düştü mü bakıyorsun kaşlar çatılıyor, ahbaplık gidiyor.
Neden? Daha o kardeşimizi henüz malî yönden imtihan etmedik de ondan. Bir de malî yönden imtihan olması gerekiyor.
İnsanların maddesine dokunduğun zaman, ahbaplık devam ediyorsa o iyi arkadaştır. Maldan, mülkten, paradan, puldan dolayı senle kavga çıkartıyorsa, kârdan dolayı kavga çıkartıyorsa imtihanı kaybetti demektir. Ekseriyetle insanlar kendisini de aldatır. Kendisi kendisini de aldatır. Filancayı seviyorum sanar kendisini filancayla ahbap sanar ama menfaatini çiğneyemez. Menfaatini korumak için o ahbaplığı yıkıverir.
Onun için dinimizde de Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri malla ölçüyor. Bizim sâdık Müslüman olup olmadığımızı Allah neyle ölçüyor?
Sevdiğimiz şeylerle ölçüyor. "Ver bakalım malını anlayayım senin halis Müslüman olduğunu. Zekât vereceksin, sadaka-ı fıtır vereceksin, Allah yoluna malını sarf edeceksin, gayret edeceksin." diyor.
Veren kul kâr ediyor, arkasından kâr edecek. Bu mânevî bir kanun... Sen verdin mi Allah daha fazlasını verir ama önce vermek suretiyle bir imtihan oluyor. Vermeyen, cimrilik eden, elini sıkan mahrum kalıyor. Hem dünya hem âhiret hayrından mahrum kalıyor. Veren kâr ediyor. Çünkü gökte iki melek varmış, verene dua edermiş,
Allahümme a'ti münfiken sadaka. "Yâ Rabbi! İnfak eden, sadaka verene geriden fazla fazla ver."
Meleğin dua etmesi ne demek? "O iş öyle olacak" demek.
Demek ki kardeşlerim, bizim de halis, muhlis Müslümanlığımız biraz nereden anlaşılacak?
Maddeden. Mal canın yongasıdır ya. Bakalım o yongaya dokunduğu zaman canın zıplıyor mu zıplamıyor mu oradan anlaşılacak.
Camilerimiz harap, işlerimiz eksik, doğru düzgün neşriyatımız yok, teşkilatımız yok, eğitimimiz yok, çalışmamız az…
Neden? Biraz fukara bir milletiz. Mesela Almanlar gibi çok ticaret yapıp çok para kazansak çok cömertler çıkar da. Ama cömertlik, fakirlik-zenginlik ile ilgili değildir. Cömert tabiatlı olan insan fukarayken de verir.
Ebû Câfer diye bir zatın hikâyesini anlatır kitaplar;
Zengin bir kimse imiş, cömertliği ile tanınmış. Ebû Cafer gitmiş hurmalığına oturmuş, oh gölgelik de. Hurmalar var, belki üzümler var. Bakmış komşunun bahçesinde bir siyah Habeşî köle çalışıyor, bel belliyor, kazma kazıyor, kesiyor, biçiyor, işçilik yapıyor. Bir zayıf köpek gelmiş yanına. Böyle etrafında kuyruk sallayarak dolaşmış, onun üzerine o da gitmiş ağaca astığı çıkınından bir çörek çıkarmış atmış önüne. Köpek hemen onu yemiş, yine kuyruk sallayıp etrafında dolaşmaya başlamış. Gitmiş yine çıkınından bir parça daha çörek, onu da vermiş. Köpek onu da yemiş hemen. Ondan sonra bir daha etrafına gelmiş. Nihayet çıkınından sonuncu parçayı çıkarmış, köpeğin önüne atmış. Çıkınını silkelemiş, tamam içinde bir şey kalmadı, köpeğe hepsini verdi. Köpek onu yiyince gitmiş.
Ebû Cafer çağırıyor: "Gel bakalım buraya. Ne yaptın, niye verdin köpeğe çöreklerini?"
Diyor ki:
"Biraz garip köpek gördüm, bu diyarın köpeği değil. Kimse buna bakmaz, aç kalmış zavallı, onun için verdim. Ben de bugün oruca meyilliydim zaten. –Güneşin altında çalışacak; hurmalıkta- oruca meyilliydim zaten, ziyanı yok oruç tutuveririm." diyor.
Ebû Cafer diyor ki:
"Bu adam benden daha cömert. Çünkü arkasında yok. " Ben mesela bir tencere versem, buzdolabı arkasına kadar yiyecek dolu. İsterse bir çuval versin. Dokuz çuval olduktan sonra bir çuval vermek çok değil mesela ama üç tane çöreği olup da hepsini verdi mi o daha cömert oluyor.
"Beni halk cömert biliyor ama sen benden cömertsin." demiş. Gitmiş, kölenin sahibine "Senin şu köleyi bana sat." demiş, satın almış. Ondan sonra köleye gitmiş, "Seni ben satın aldım, sahibin benim ama âzat ettim seni." demiş. Ondan sonra tarlayı da gitmiş satın almış. "O tarlayı da sana bahşettim." demiş. Sabahleyin köle olarak, işçi olarak girdiği tarlaya ertesi gün veya akşamüstü tarlanın sahibi, hür bir insan olarak gitmiş.
Neden? İnsan cömertlikten mahrum olmuyor. Arkasından Allah üç tane çöreği köpeğe verdi diye hem hürriyetini bahşetmiş hem de tarlayı.
Kim veriyor? Ebû Cafer mi veriyor?
Ebû Cafer'e Allah verdirtiyor. Hem hürriyetini elde etmiş hem de tarlanın sahibi olmuş. İşte işler buna benzer tarzda cereyan eder. Şahıslar değişir, Ebû Cafer gider, Ali gelir, Veli gelir. Köle gider, hizmetçi gelir. Ama bu kaide böyle yürür. Allah'a has, halis kulluk edeni Allah yarı yolda, mahrum bırakmaz.
Nâçâr olacak yerde
Nâgâh açar ol perde
Dermân derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.
"Hiç çare olmadık bir zamanda, bîçare kaldığın zamanda Allah birden perdeyi açar, bir çare ihsan eder" diyor.
Mü'minler görür, hayatında çok görmüştür. İmanın böyle içinde coşmaya başladı mı, kalbinde zıplamaya başladı mı böyle şeyleri çok görürüz. Allah bu ibretleri mü'min kullara gösterir.
Bir arkadaş anlattı;
Tarsus'ta bir müteahhit birisinden borç almış. Borcunun vadesi gelmiş, ödemeye takati yok. İnşaat yapmış, inşaatında daireler satılmamış. Ama borcunu vaktinde vermek istiyor, vaktinde veremedim diye utanıyor. El açmış dua etmiş;
"Yâ Rabbi! Ben borçluyum, bu borcumu ödemem lazım, bir çare yok."
En son güne kadar çaresiz, kasasında bir kuruş para yok. En son gün birisi geldi, Almanyalı bir kadın. İki tane daire satın almış. Parasını da tıkır tıkır tıkır hepsini saymış:
"Aman bunları iki yetim için alıyorum, müteahhit efendi, şöyle olsun böyle olsun." demiş.
Müteahhit onları duyar mı, aklı başka yerde. Sevincinden paraları aldığı gibi, dosdoğru gitmiş alacaklısına;
"Al kardeşim, vaktinde elhamdülillah nasip oldu, sana borcumu ödüyorum." demiş.
Namuslu borçlu böyle olur, mü'min insan böyle olur. Mü'min insana da Allah'ın lütfu böyle olur. Çünkü çaresiz, ödemek istiyor, kasasında para yok. İşte Allah çaresize böyle çaresâzdır.
Çaresâz ne demek? Çare yapıcı, Allah çare icat eder.
Allah bizi iyi Müslüman eylesin. Sen kulluğunu iyi bilirsen O Rabliğini bilir. Sen kulluğunu iyi bilirsen Allah-u Teâlâ hazretleri rububiyetinin gereğini bilir. Bostancı tarlayı ne zaman sulayacağını bilir.
Gelmişler demişler ki:
"Yâ İbrahim b. Ethem! Gel dua edelim, susuzluktan kırıldı belde, yağmur duasına çıkalım." Demiş ki;
Ekimû bi-ubudiyyetikum fe-innehû a'lemu bi-rubûbiyyetihi. "Siz kulluğunuzu iyi yapın, O Rabliğini bilir."
Siz günah işliyorsunuz, kusur işliyorsunuz yağmur kesiliyor. Zekâtı vermiyorsunuz, hayrı yapmıyorsunuz, yağmur kesiliyor. Siz kulluğunuzu düzeltin, O Rabliğini bilir.
Allah'a insan iyi tevekkül edecek kardeşlerim. İyi tevekkül ederse Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. Sonra; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Her güç kuvvet O'ndan." diyecek. Yağmur yağdırmak O'ndan, güneşi çıkartmak O'ndan, bitkiyi yetiştirmek O'ndan. Her şey O'ndan!
O'na biz iyi kulluk edeceğiz. Kulluğumuzu iyi yaparsak Allah-u Teâlâ hazretleri bize lütfunu keremini ihsan eder.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.05.1985 -
Cumaya Yetişmek
11.03.1984 -
Hz.Ömerin Üstünlügü, Hakkın
