21.04.1985 - Boşanma, Nikahın Önemi

21.04.1985 - Boşanma, Nikahın Önemi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men tallaka ev harrame ev nekeha ev enkeha fe-kâle innî küntü lâiben fe-hüve câddün.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men tallaka. -Lam’ın şeddeli hâliyle- “Her kim ki karısını, nikâhlısını boşarsa.” Ev harrame. “Yahut ‘Sen bana haramsın, artık aramızda bir şey yok, benden uzaklaşmışsın, bir daha karı-kocalık münasebetimiz kalmadı.’ derse.”
O da boşamaya giden bir şey...
Ev nekeha. “Yahut bir kimseyle nikâhlanırsa, evlenirse.”
“Tamam, ben seninle evlenmeye razı oldum.”
Ev enkeha. “Veyahut bir başkasını nikâhlarsa.”
“Benim bir yakınım var, onun işlerine bakıyorum, onu sana nikâhladım...” gibi başkasını nikâhlarsa...
Ondan sonra da fe-kâle. “Derse ki;”
İnni küntü lâiben. “Ben oyun oynuyordum.” Yani, “Şaka yapıyordum, ciddi değil, bu işim şakaydı.” derse ne olur?
Fe-hüve câddün. “Hayır ister şaka yapsın ister eğlensin ister oynasın, o ciddidir; boşaması boşamadır, evlenmesi evlenmedir, haram kılması haram kılmadır, evlendirmesi evlendirmedir.”
Bu işin şakası yok. Oyuncak değil, çok ciddidir. Onun için insanın sözüne dikkat etmesi gerekiyor. Hele hanımıyla konuşmasına, sinirlendiği zaman söylediği sözlere çok dikkat etmesi lazım.
Kadınlara da erkeklere de boşanmayla ilgili şeyleri güzelce öğretmek gerekiyor. “Aman, bu iş oyuna gelmez, ciddidir.” demek gerekiyor. Demek ki şaka da yapsa ciddidir. Bu işin şakası olmaz.
Arkasından gelen diğer bir hadis-i şerif, o da aynı mevzuda, onun için onu da çabucak okuyuverelim, aynı mevzuyu birleştirelim:
Men tallaka. “Her kim ki kadın boşarsa.” Ev ateka. “Veyahut köle azat ederse.” Ev nekeha. “Veyahut kendisi birisiyle evlenirse, nikâhlanırsa.” Ev enkeha. “Veyahut kendisinin emri altında, salahiyeti altında bulunan bir kimseyi birisine nikâhlarsa.” Câden ev lâiben. “İster ciddi olsun ister oyun oynayan, şaka yapan durumda olsun.” Fe-kad câze aleyhi. “Bu söylediği iş onun yapması gereken bir şey olur; yaptığı tamamdır, iş bitmiştir.”
Boşadıysa boşamıştır, verdiyse vermiştir. Bu işin oyuncağı olmaz. Aynı mevzu...
Bu, Hasan-ı Basri hazretlerinden mürsel olarak gelmiş bir haber. İbn Cerîr’den, İbn Ebî Hatim’den. Ötekisi Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Aynı mevzu.
Bir şeyi hatırlatayım: Hanımlarınızla konuşurken ağzınıza sahip olun. Bir de “boşadım” deyince boşama oluyor diye bir de söylüyorsun. Sinirlendiği zaman, daha ortada bir şey yok, “boşadım” deyiveriyor, al başına derdi... O da doğru değil. Biraz sahip olun, öyle hemen sinirlenince [böyle söylemeyin.] Ondan sonra da geliyor çare arıyor; “Efendim üç defa boşadım da beş defa boşadım da... Şimdi benim hâlim ne olacak?” diye ayağı yanık tavuk gibi ortada dolaşıyor. Dikkat etsene!
Bu ne demek? “Söylediğin söze, yaptığın işe dikkat et.” demek. Evlenmişsin, artık aklın başında olması lazım.
Bu münasebetle bir hususa daha işaret edeyim:
Boşanmak Allah’ın en sevmediği işlerden birisidir. Helaldir; bu kapı kapalı değildir, yasak değildir, elbet gerekebilir, boşama olabilir. Ama ebğadü’l-helal ila’llâhi et-talak, Allah’ın sevmediği bir şeydir. Çünkü kolay bir şey değildir. İnsana; “Çok kusurlu bir insansın, ben senden pek hoşlanmadım.” desen bile bir insanın morali bozulur. Bir kadına; “Ben seni istemiyorum, artık seninle yaşamayacağım.” diyorsun, dünyası yıkılır. Bu işi yaparken çok dikkat etmek gerekiyor. Oyuncak değil. Bir de kazara, dili söyledi, bilmem ne yaptı diye de o noktaya kadar gidenler oluyor.
Ne zaman? Hemen evliliğin ilk birkaç ayında mı?
Beş tane çocuğu var, bakıyorsun boşanıyor. Olur mu? O çocuklara yazık değil mi?
Karı koca ayrıldığı zaman çocuklara yazık olur. O yuvanın yıkılan çatısı altında çocuklar ezilir. Kadın gider bir başkasıyla evlenir, koca gider bir başkasıyla evlenir; mali problemleri yoksa çocuklara yazık olur, analı babalı öksüz olurlar.
İslâm’da aile yuvasına çok büyük ehemmiyet verilmiştir. Ben de kardeşlerime o ehemmiyeti hatırlatmak isterim. Ailelerinizin İslâm’da mühim bir yeri olduğunu hiç hatırınızdan çıkartmayın. İnsanın ailesine yaptığı masraf cihada verdiği parayla denk mükâfatla mükâfatlandırılıyor. Evine götürdüğün file içindeki yiyecek içecek 700 misli sevapla mükâfatlandırılıyor. Çoluk çocuğunu aç açık bırakmayacaksın, yoksul bırakmayacaksın, dışarıya baktırtmayacaksın, kötü söz söylemeyeceksin...
Nerede kaldı dervişlik? Hani kalp yıkmak Kâbe’yi yıkmak gibi kötü bir şeydi; nerede kaldı dervişlik, tasavvuf? Kardeşlerimiz dikkat etmiyor.
Camide güzel sarık sarıyor, cübbe giyiyor, namaz kılışı vesaire tadil-i erkân... Uzağından bak; bayılırsın, karşısında mum gibi erirsin... Ne kadar güzel bir kardeş!
Bir de hanımına sor bakalım... Hanımına haber gönder, bakalım ne diyecek?..
“Aman hocam! El iyisi el avusu; ellere karşı iyidir, ellerle güler oynar, benimle garezi var. Evde zehir zemberektir. Kapıdan içeri girdi mi o koyun gibi gördüğün adam barut kesilir. Ondan sonra her birimiz bir köşeye sineriz.”
Olmaz! Peygamber Efendimiz böyle yapmamış. Peygamber Efendimiz’ in aile hayatını insan incelemeli, örnek almalı. Her şeyimizde örnek değil mi?
Peygamber Efendimiz’ in bir hadis-i şerifini okuduk, -Emin olun benim kalbim biraz katıdır, Allah affetsin.- gözlerim yaşardı. Yerine oturturmuş.
Görüyor musunuz, modern tabir ile “centilmenlik” nasıl olurmuş? Sevgi, muhabbet, babalık nasıl olurmuş? Kendi kızı, hiç kalkmaya mecbur mu?
İnsan kendi evlâdına “kalkmaya mecbur değilim” diye düşünür; ama Peygamber Efendimiz kalkarmış.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
“Çocuklarınıza asil, kerim insan muamelesi yapın.”
Bak terbiyenin esasına! Bunu alsana. Pataklarsın, çocuğu döve döve topaç gibi döndürürsün. Ama bak Peygamber Efendimiz ne diyor; “Çocuğu asil çocuk muamelesiyle yetiştir.”
Padişahın şehzâdesi olsaydı dövebilir miydin? Dövemezdin.
Bir bakanın, reisicumhurun, valinin oğlu, yakını olsaydı? Yapamazdın.
Kendi çocuğun... Kendi çocuğuna garazın mı var?
Ona da yapma. Onu da “evlâdım” diyerek hoşlukla, güzellikle yetiştir. Çocuk da şöyle bir ruh asaleti içinde yetişsin; ezilmiş köle ruhuyla yetişmesin. Dövüle dövüle, yıkılmış, perişan olmuş tarzda yetişmesin.
“Yok hocam, ben kemiklerini kırarım alimallah...”
Olmaz! O çocuk da o zaman siner siner, ses çıkartmaz çıkartmaz; 16 yaşına geldi mi kabadayılığa başlar, dikilir karşısına, babasını dinlemez.
“Evlâdım kahveye gitme...”
Biraz daha vakit geçer, başlar o zaman “moruk” demeye, başlar o zaman şöyle böyle demeye... Neden? O çocuğun ruhunu sen küçükken yıktın, bozdun. Çocuk hurdahaş oldu.
Onun için dikkat edeceğiz. Bizim büyüklerimiz;
“Evlâdım, bir yastıkta kocayacaksınız. İşte evlendiniz. Birbirinizle dırdır, gür gür kavga etmekten bir fayda yok. Birbirinize hayatı zehredersiniz.” derdi.
Kadınlar da erkekler de aklını başına toplasın. İşte bir mesut yuva, daha ne istiyorsunuz?
Bir ev sözü var, bir de yuva sözü var. Hangisi daha sıcak?
Yuva sözü sıcacık, pamuk gibi yumuşacık, tatlı. Evi yuva hâline getirmek lazım. Oraya girdiği zaman insan sevinsin, barınsın.
Beş çocukla ayrıl, üç çocukla ayrıl, kadın orada dursun, sen burada dur, çocuklar perişan, eve geldiğin zaman kavga gürültü... Yapıyorsun ama aklın ermediğinden yapıyorsun. Biraz daha Hanya’yı Konya’yı anlasan, dünyayı anlasan, onun da bir gün gelip senin yakana yapışacağını bilsen yapmazsın.
Yevme yefirru’l-mer’u min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi.
Bak ayet-i kerimede neler sıralıyor:
“Bir gün gelecek...” Nasıl bir gün?
Yevme yefirru’l-mer’u min ahîhi. “İnsan bucak bucak kardeşinden kaçacak.”
Ve ümmihî ve ebîhi. “Anasından babasından kaçacak.”
Hani o güzel haller, güzel günler?..
Hak istemesin diye, suçlu olduğundan kaçacak. “Aman beni görmesin!” diye borçlu nasıl alacaklısını uzaktan görünce sokağı, köşeyi dönüyor... Çoluk çocuğundan kaçacak. İçinde yetiştiği ailesinden kaçacak...
O günü unutma! Dönüp dolaşıp oraya varacağız, o günde bulaşacağız. O günde gününü görürsün. Sen bana haksızlık edersin, ben duymam. Arkamdan konuşursun, duymam. O günde ortaya çıkar. O gün gizliler aşikâr olur. O gün Allah-u Teâlâ hazretleri kadı olur, azamet ve celâlinden kimsenin karşısında ağız açacak, söz söyleyecek hâli kalmaz. Burada adam onun bunun aleyhinde dolap çeviriyor; yüzüne gülüyor, arkasından şikâyet ediyor, kuyusunu kazıyor. Yap bakalım... Çok cahilsin sen, dünyayı anlayamamışsın, ahireti anlayamamışsın. Yap bakalım, görürüz bakalım, bir de o gün var...
İnsanoğlu âciz ama acizliğini bilmiyor. Allah’ın verdiği kudretle ayakta durunca Allah’a âsi geliyor; şu şaşkınlığa bak! Kudreti veren Allah, yaratan Allah, yaşatan Allah, ayakta tutan Allah; ayağa kalkar kalkmaz Allah’a âsi geliyor!
Onun için, o günü unutmayın. Ailenizde de vazifelerinize müdrik olun. Onları cehennem ateşinden de koruyacaksınız. O da sizin vazifeniz.
Senin çocuk ne oldu? Niye yetiştirmedin kardeşim?
Namaz kılar mı? “Kılmaz.”
İmanı var mı? “Yok.
Hangi zihniyette? “Aman hocam sorma...”
Yetiştirmedin. O yarın sıkışacak, sıkışınca da gelecek senin yakana yapışacak. Allah’a şikâyet edecek, diyecek ki; ‘Yâ Rabbi! Bu benim babamdı, beni yetiştirmedi.” Hem dünyada hem ahirette çekeceksin.
“Kadın ağladı, yalvardı, yakardı... Ondan sonra bu günahlı işi yaptık.” Niye yaptın o günahlı işi?
Yalvara yakara; “Ne olur, ben şu fırına gireyim, cayır cayır yanayım, ateşe gireyim.” deseydi ateşe bırakacak mıydın? Elinden kaçıp atlamak isteseydi tutmayacak mıydın?
Ateşten koru işte. Cehennem ateşi de var. Ama biraz ileride, burada değil de... Böyle giderse o tarafa gidecek...
Kû enfüseküm ve ehlîküm nâren. “Hem kendinizi hem de aile fertlerinizi cehennemin ateşinden koruyun.”
Öyle bir ateş ki insanlar yanıyor da alevler ortaya çıkıyor. Yanan insan...
Ve kûduhe’n-nâsu ve’l-hicâretü.
Allah bizi şöyle bir bakıp dünyayı gören, şöyle bir bakıp ahireti anlayan akıllı insan etsin.
“Hocam, bu dünya karmakarışık, bir bakışta görülür mü?”
Çok basit, çok kolay! Bir baktın mı anlarsın; fâni... Çünkü ötekisi gidiyor, sen de gideceksin. Çünkü ötekisinin eli ayağı tutmamaya başladı, senin de tutmayacak. Bir zaman gelecek sen de âciz hâle geleceksin. “Çocuklar, bana yardım edin; gözüm görmüyor…” Bir zamanlar nasıl iğnenin içinden ipliği geçirirdin?
İnsan âciz oluyor. O aczi bilip, işin sonunu başından anlayıp dümdüz baktı mı, o zaman insan nazar eyler itürü, bazar eyler götürü.
İtürü nazar etmek ne demek? “Keskin bakmak” demek.
Dikkatli bak, keskin nazar et. Aman teferruatı iyi ayır, karıştırma, aradaki inceliği fark et.
ed-Dünyâ sâatün fec’alhâ tâaten.
Dünya bir göz yumup açılacak kadarmış. Aman burada iyilik yapan kâr ediyormuş, kötülük yapan sonra derdine yanıyormuş, çok diz dövüyormuş, saç baş yoluyormuş. Yolanlardan bak, ibret alıver. O kadar kolay...
“Hocam o zaman ben ahireti tercih edersem benim bu dünyadaki yaşayışım ne olacak?”
Müslümanların yaşayışı ne oluyor? Sen Müslümanları hemen ölüyor mu sanıyorsun? Varsın, ölürse ölsün...
Yâr yoluna dökülmedik dilleri neyleyim?
Hakk yoluna saçılmadık canları neyleyim?
Allah canı vermiş, dilerse alır. Hadi bakalım harp çıktı, savaş... Dedeler bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmişler.
Neden girmiş? Kefenini almış. Ölümünü bilmeyen insan kefeni alır mı yanına?
Öleceğini bile bile kefenini almış, başına da sarık diye dolamış, ucunu da sarkıtmış, cihada gitmiş. Öleceğini bilip gidiyor. Öleceğinden korkmuyor. Ölemediği zaman; “Bana daha şehitlik nasip olmadı.” diye ağlıyor.
Nasıl olsa ölmeyecek misin? Korkunca, sakınınca insanoğlu ölümünden kurtuluyor mu?
İstersen 40 tane kapalı bir köşkün en iç odasına gir, her biri demirden kapı olsun, her birini de kendi elinle kitle, içine saklan. Bak, Azrail oraya nasıl gelir! Nasıl olsa yine gelecek. Vakti geldi mi olacak.
Menkabelerde anlatırlar: Süleyman aleyhisselâm’ın yanında bir genç varmış. Azrail aleyhisselam da Süleyman aleyhisselâm’ı ziyarete gitmiş. Şöyle bir bakmış; bakışından öyle korkmuş ki gencin yüreği ağzına gelmiş. Demek ki başka bir surette geldi. Veyahut menkabe, ibret alınsın diye... Azrail aleyhisselâm gittikten sonra demiş ki:
“Yâ Süleyman aleyhisselam, ben bu adamın bakışından çok fena halde korktum. Sen rüzgârlara hâkimsin. Emret, lütfet, beni bu diyardan çok uzak bir diyara götürsün.”
Rüzgâr adamı almış, Hindistan’a götürmüş. Azrail aleyhisselam biraz sonra bir daha gelmiş. Süleyman aleyhisselam;
“Yahu demin baktığın adamı öyle korkutmuşsun ki, öyle bakmışsın, öyle korkmuş ki yüreği ağzına gelmiş.” Azrail;
“Ben de hayret ettim, Allah-u Teâlâ hazretleri; ‘Yarın Hindistan’da bu adamın canı alınacak.’ diye bana ismini verdi. ‘Bu buralarda ne arıyor, oraya nasıl gider? Bu kadar uzak mesafede...’ diye ondan dikkatli baktım.” demiş. Hindistan'a kaçmakla insan ölümden kurtulur mu?
Madem bir kere gelecek; mademki Allah-u Teâlâ hazretleri onu takdir etmiş... Ayetlerde bildiriliyor:
Lâ yeste’hirûne sâaten ve lâ yestekdimûn.
Öne de gelmez, sona da gitmez, belli. O zaman rahatlasana biraz. Ölümden ne korkup titriyorsun? Öleceksen öleceksin işte, bir defa... Ne öne gelir ne geriye gider. Tamam, rahat et. Ama öleceğin muhakkak. İbadete bak. Ondan sonrasına hazırlan.
Burnunun ucunu görmüyor. Allah bizi akıllılardan eylesin.
Ahireti kaybetti mi en büyük aptallık... Vay aptal vay, vay şaşkın vay! Ahireti kaybetti! Ahireti kazanan en akıllı insan; çünkü cennetleri kazanıyor! Cennete en son girerek insana o kadar büyük yerler verilecek ki “En büyük ikram bana yapıldı.” sanacak. En sonuncuya, derecesi en aşağı olan kimseye bu gökler, yerler kadar yer verilecek. İnsan onu kaçırır mı?
İşte hepimiz Müslümanız, siz kendi kendinize sorun, etrafınıza da bakın; Müslümanlar yaşamıyor mu?
Yine yaşıyorlar.
Yemiyorlar mı? Yine yiyorlar.
Mesut mutlu olmuyorlar mı?
Onların mutluluğunu padişahlar bilse, alınacak bir şey olsa ordu sevk edip ellerinden almak isterlerdi. Onların içinde bulunduğu nimetleri, lezzetleri, Müslümanların tattıkları tatları yağmalamak mümkün olsaydı Cengiz ordusuyla gelirdi; “Şunları alayım, en büyük hazine burada!” diye. O hazine Müslümanların içinde...
İşte hayat böyledir. Hayatı kendi kendinize zehretmeyin, etrafınızdakilere de zehretmeyin, hanımıza da zehretmeyin, hanımız da size zehretmesin. Ben tek taraflı konuşmuyorum; neyse işin hak tarafı, öyle. Hanımınız da size hayatı zehretmesin. Hayatınızı birbirinizle sürtüşüp de birbirinizi törpülemeyin, yıpratmayın. Ahireti kazanmaya bakın. Beraberce birbirinize yardım ederek çocukları iyi yetiştirmeye bakın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.04.1985 -
Hasta Ziyareti
19.05.1985 -
Peygamberimizin Sünnetine Uymak
