24.02.1985 - Doğru Söz, Emanet, Komşuluk, Allahtan Korkmak

24.02.1985 - Doğru Söz, Emanet, Komşuluk, Allahtan Korkmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men serrehû en yuhibbe'llâhu ve resûlühû fe'l-yesduk fî hadisihî izâ haddese ve'l-yüeddi emânetehû ize'tümine ve'l-yuhsin civâre men câverahû.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri abdest almış, abdest aldıktan sonra ashâb-ı kirâm o abdest suyuna mesh etmeye, onu kapışmaya toplaşmışlar. Efendimiz; "Niye böyle yapıyorsunuz? Hangi sebep sizi bunu yapmaya yöneltti?" diye sormuş.
"Allah'ın ve Resûlullah'ın muhabbeti yâ Resûlallah!" demişler. "Allah'ı sevdiğimizden, sen O'nun elçisisin peygamberisin, seni sevdiğimizden." Peygamber Efendimiz:
"Kim Allah'ın ve Resûlü'nün kendisini sevmesini istiyorsa şunları şunları şunları yapsın." diye o zaman bu hadîs-i şerîfi buyurmuş.
Resûlullah Efendimiz tıraş olurdu, kıllarını yere düşürmezlerdi.
"Bir hatıra olsun, bir bereket olsun." diye kapışırlardı, toplarlardı. Abdest aldığı suyu ziyan etmezlerdi. Abdest alıyorsa sularını hemen kapışırlardı, yüzlerine sürerlerdi.
Senelerin birinde Medine-i Münevvere'de bulunuyoruz. Yağmur yağıverdi, rahmet... Oluktan, Kubbe-i Hadra'nın olduğu yerden yağmur geliyor. Peygamber Efendimiz'in türbesinin üstünde yeşil kubbe var, oradan avluya yağmur geliyor, oluktan su akıyor. Hani güvercinlere bir avuç darı, mısır saçıverirsin de "onu kapacağız yiyeceğiz" diye hepsi üst üste üşüşür ya tıpkı bunun gibi o Pakistanlı, Hindistanlı, Türkistanlı, ne kadar müslüman varsa o suyun altında öyle kaynaşıyorlar. "Peygamber Efendimiz'in türbesinin tozundan, yukarıdaki oluktan gelen o sudan biz de biraz ıslanalım." diye muhabbetten sevgiden bir cümbüş içindeler.
Şair diyor ki;
Emurru ale'd-diyârı, diyâru Leyla.
Hani Leyla ile Mecnun'un hikâyesi meşhur ya, Mecnun şöyle diyor:
"Leyla'nın bir ara oturup da göçtüğü o çadırlarının olduğu yerlerden ben de geçiyorum. Bir o duvarı öpüyorum bir bu duvarı öpüyorum."
Ve ukabbilü le'l-cidâre ve ze'l-cidâre.
"Çadırlar bozulmuş sadece duvarlar kalmış, artık oradan göçmüşler, otlar sararmış başka tarafa göçmüşler."
Göçebeler ya... Ama bir o duvarı öpüyor bir o duvarı öpüyor.
Ve mâ hubbu’d diyârı şekafne kalbî velâkin hubbu men sekenet diyâre.
"Ağaçlara, duvarlara, kerpiçlere âşık olmuş değilim ama bir ara o kerpiçlerin olduğu yerde yaşamış olana olan muhabbetimden böyle yapıyorum." diyor.
O muhabbet insana öyle hoş şeyler yaptırır.
Ashabı, Resûlullah'ın suyunu, abdest suyunun damlalarını böyle kapışınca Peygamber Efendimiz bunları buyurmuş. Bakalım ne buyurmuş? Can kulağıyla dinleyelim:
Men serrehû. "Kimi sevindirirse."
En yuhibbe'llâhu ve resûlühû. "Allah'ın ve Resûlullah'ın kendisini sevmesi -kimi sevindirirse.-"
Hepimizi sevindirir, canımızı veririz Allah bizi sevsin, Resûlullah bizi sevsin...
Dedelerimiz niye şehit oldu, niye buralara geldi?
"Allah sevsin" diye. "Cihat çok sevaplı bir iş" diye. Ondan geldiler buralara. Kim istemez, kim böyle bir şeyi talep etmez? Hepimiz talep ederiz.
O halde ne yapacağız?
Fe'l-yesduk fî hadîsihî izâ haddese. "O zaman konuştuğunda doğru konuşsun, sadakatli konuşsun, eğri büğrü söylemesin, yalan yanlış söylemesin."
Kapı çalınıyor.
"İçeride mi?"
"Yok!"
Öyle şey olur mu ya, içeride.
"Biraz borca ihtiyacım var, verir misin?"
"Yanımda para yok."
Aç cebini, cüzdanı dolu. Yalan söyleme! "Veremeyeceğim." de, "İhtiyacım var." de. "Başka bir şeyler düşünüyorum, kusura bakma kardeşim." de. Yok deme!
Allah ve Resûlullah'ın kendisini sevmesini isteyen kimse ne yapacak? Konuştuğu zaman doğru konuşacak, bir. Yapmaya çalışalım, dikkat edelim, sözümüz yalan yanlış olmasın, eğri olmasın. Şakamız bile yanlış olmasın.
Peygamber Efendimiz latife yapmıştır. Bir kere sahabeden ihtiyar bir hatuna dedi ki:
"Senin gözünde beyazlık var."
Telaşlandı kadıncağız. Telaşlanınca güldü Peygamber Efendimiz; "Mübarek, herkesin gözünde beyazlık var. Bir beyaz tarafı bir siyah tarafı var ya" dedi, "gönlü hoş olsun" diye ona latife etti. Şakasında bile yanlış söz söylemedi, yine doğru. İşin doğrusu o.
İkincisi:
Ve'l-yueddi emânetehû ize'tümine. "Kendisine bir şey emanet verildiği zaman emaneti iade etsin. Geri versin, üstüne yatmasın."
"Yok sen bana öyle bir şey vermedin, ne zaman vermiştin, haberim yok!"
"Öyle şey olur mu, verdim ya..."
Senet yok sepet yok, inkâr ediyor. Allah görmüyor mu?
Allah görüyor ama imanı yok, öbür taraf zayıf. Dünyanın birazcık parasına puluna, birazcık maddî imkânına kardeşini satıyor.
Sonra;
Ve'l-yuhsin civâre men câverahû. "Etrafında kendisine komşuluk eden kimler varsa onlarla komşuluğunu güzel yapsın."
Bu ne demek? Oturduğu evin etrafında ev komşuları olur, kendisiyle düşüp kalkıp günlerini beraber geçirdiği arkadaşları, ihvanı, dostları olabilir. Beraber bulundukları, beraber vakit geçirdikleri kimseler hangi şahıslarsa onların hepsine karşı güzel muamele etsin. Biz burada bir topluluğuz, ihvanız, evimizde etrafımızda komşularımız var, işyerimizde komşularımız var. Beşerî münasebetlerimiz olan, alışverişimiz, merhabamız olan kimselere komşuluğumuzu güzel yapacağız, hukuklarını çiğnemeyeceğiz.
Ankara'da bir komşu var, iyi bir insan, iyi bir müslüman maşaallah. Birisi yanındaki evi satın almış. Adamcağızın evinin tarafına doğru duvarı yükseltmiş, manzarasını kapatmış, evini karartmış, otomobiline garaj yapmış. Koskocaman yedi yüz metrekare bahçen var, yolunu yap, garajı arka tarafa yap. Kapıdan içeriye girsin, arka tarafta olsun. Bu tarafa yapınca geri taraftaki evi gölgeledin. Öteki eve güneş gelmiyor, bahçesi mahrum kaldı. Boynunu büküyor; "Rızam yok ama böyle yaptı, âhirette ben de hakkımı alacağım." diyor. Bu dünyada bir şey diyemiyor, adam garaj yapmış. Hem de küçük yapsa neyse komşunun tarafındaki duvarı yüksek yapmış, meyli bu tarafa doğru vermiş. E hadi bakalım erkeksen bu taraftaki duvarını yüksek yapsaydın, camının önü kapansaydı. Kendi menfaatine bakıyor, öbür tarafa aldırmıyor. Olmadı, komşuluk iyi olmadı! Hatta soracaktı; "Komşucuğum, nasıl istersin, buraya yapmak istiyorum uygun değilse başka bir yere yapayım." filan diyecekti. Evinin altında bile yer var, biliyorum geniş yer, bahçeli ev, dört tarafı açık. Bula bula o komşunun tarafını bulup da onun gönlünü karartacak şey mi yaptın? Yapıyorlar insanlar.
Komşuluğu güzel yapacak. Cefasına tahammül edecek, kendisi cefa etmeyecek. Arada gürültü olur ne yapalım?
Misafir gelir; misafirin üç tane arslan gibi haşarı çocuğu olur, haşarı çocuk akıldan yerinde duramaz. Çok akıllı, hop oraya zıplar hop buraya gider, annesi babası üzülür "Dur evladım, yapma!" der, misafirlikte bir şey de diyemez, çocuk atlar zıplar. Aşağıdan süpürgenin ters tarafıyla, sopasından güm güm güm güm yukarıya vurur… Tabi ev sahibi kıpkırmızı olur, üzülür.
Neden? Birazcık sabret. Halden anla işte; bir misafir geldi, iki saat sonra gidecek. Biraz da sabırlı olmak lazım.
Niye sabırlı olayım? Duymadın mı?
İnne'llâhe mea's-sâbirîn. "Allah sabredenlerle beraberdir."
O beraberliği istemez misin?
İnne'llâhe mea's-sâbirîn. "Allah sabredenlerle beraberdir."
Duymadın mı?
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehum bi-gayri hisâb. "Ancak sabredenlere Allah ecirlerini bigayri hisap verecek."
Al bakalım! Hesaba filan gelecek gibi kıt kıt değil, bol bol verecek, bahşedecek. Ehli bela, dert, -bu dünyada sıkıntı çekmiş, şöyle olmuş böyle olmuş- âhirette gelecek; Allah-u Teâlâ hazretleri onların defterini açmayacak, onlara teraziyi göstermeyecek; "Siz dünyada çok çektiniz hadi buyurun bakalım cennete!" diyecek. O zaman ehl-i sefa yani dünyada rahat etmiş insanlar; "Hay Allah! Keşke biz de dünyadayken biraz bela çekseymişiz de de sonra bu iltifata erseymişiz." diyecekler.
Belâ temenni etmek yok!
"Yâ Rabbi!" diyeceğiz; "Yâ Rabbi! Sen Ekremü'l-ekremîn'sin, keremin çok, lütfunla bol bol ihsan edersin, dünyada da âhirette de iyilik ver." diyeceğiz.
"Dünyada ne kadar bela verirsen yağdır üstüme, âhirette rahat edeyim." dese olur mu? Olmaz.
Allah-u Teâlâ hazretleri, kerem sahibi, dünyada da iste ne olur? Hazinesinden eksilir mi?
"Yâ Rabbi! Dünyada da ver, âhirette de ver." de.
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr. "Dünyada da ver âhirette de ver, iki cihanda âfiyet ve saadet nasip eyle." diyeceğiz.
İsteriz ama yine de anamız ölüverdi, babamız ölüverdi, akrabamıza bir sıkıntı geldi, arabamız bir kaza yaptı.
Ne yapalım? Öyle bir sıkıntı geldiği zaman da sabredeceğiz; o zaman da bol bol sabırdan ecir kazanacağız. O bakımdan müslümanın hali çok güzeldir. İnsan iyi müslüman oldu mu hiç kimse onun sırtını yere getiremez. Her halde kale gibi dimdik durur, her halde yüzünde bir tatlı tebessüm, bir güzel kulluk nişanesi pırıl pırıl parlar. Allah bizleri güzel müslüman eylesin.
İkinci hadîs-i şerîf:
Men serrehû en yümidde'llâhu lehû fî umrihî ve yüvessia lehû fî rızkıhî ve yüdfea anhü mîtete's-sûi fe'l-yettekı'llâhe ve'l-yasil rahimehû.
Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Men serrehû. "Her kimi ki sevindirirse."
"Kimin canı isterse" demek, "Her kimi ki sevindirirse."
Ne sevindirirse? En yümidde'llâhu lehû fî umrihî. "Allah'ın onun ömrünü uzatması..."
"Ben istiyorum ki Allah benim ömrümü uzun etsin." Kim böyle bir şey isterse her bir şahıs ki ömrünün uzun olmasını, Allah'ın onun ömrünü uzatmasını ister, ömrünü uzatmasından sevinç duyar ve onu temenni ederse.
Ve yuvessia lehû fî rızkıhî. "Allah onun rızkını bol etsin –isterse-."
Ballar, kaymaklar, börekler... Ambarlar dolaplar dolu, bolluk bereket olsun isterse...
Bir de;
Ve yüdfea anhü (sülâsiden ve yedfaa da olur) ve yedfaa anhü mîtete's-sûi. "Kötü bir tarzda ölmeyi onun başından def etmesini isterse yani fena bir durumda ölmemeyi isterse..."
O zaman insan ne yapsın? Fe'l-yettekıllâh. "Allah'tan korksun."
Ve'l-yasil rahimehû. Bir rivayette de fe'l-yasil rahimeh, 'fe' ile.
"Her kimi Allah'ın onun ömrünü uzatması, rızkını geniş etmesi memnun ederse ve Allah'ın onun üzerinden kötü tarzda ölme ihtimalini defetmesi onu memnun ederse, o kimse Allah'tan korksun ve akrabasına sıla-i rahimi ihmal etmesin, sıla-i rahim yapsın."
'Fe' ile olursa mânası:
"Allahtan korksun da akrabasıyla ilgisini sıla-i rahimini devam ettirsin. -'Fe' olursa- o zaman o ona bağlı olur.
Bunu biraz izah edelim.
En yümidde'llâhu lehû. (Yemedde de olur.) Lehû fî umrihî. "Ömrünü uzatması."
Ömür uzar mı uzamaz mı? Allah insanın ömrünü yazıyor ya, takdir ediyor ya, bu uzar mı uzamaz mı? Ulemâ burada bazı ifadelerde ihtimaller üzerinde durmuşlar:
İnsanın eceli muhakkak, fakat Allah-u Teâlâ hazretleri yazmıştır ki:
"Kulum eğer şöyle yaparsa onun ömrü yetmiş yıl olacak, onu yapmadığı takdirde elli yıl olacak."
"O şarta bağlı olarak yazmıştır da onun için öyle olabilir. Dua ve kesp ondan sonra olur." demişler. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri dilediğini siliyor, dilediğini yazıyor. "
Dua; mübrem olmuş olan bir hükm-i ilâhîyi değiştirir." diye hadîs-i şerîfler var.
"Dua fayda veriyor."
Ondan sonra "Sıla-i rahim de fayda veriyor." diye hadîs-i şerîfler var; öyle izah etmişler.
Bazısı da şöyle diyor:
"Hayır, ömrün müddeti, miktarı değişmez ama Allah ömrüne bir hayır bereket verir, bir tat verir; o bereketli olunca gün içinde gün yaratılmış gibi zamanı hoş geçer, tatlı geçer, hayatın zevkine varır sefasına erer." demek oluyor.
Demek ki maddî veya mânevî safa bakımından veyahut daha başka bakımdan ömrümüz uzayacak, rızkımız bol olacak, oh tatlı tatlı, bol bol yiyeceğiz yedireceğiz, ziyafet çekeceğiz, "gelin dostlar ya, Allah vermiş beraber yiyelim" sonra sû-i hâtimeye uğramaktan, kötü bir ölümle ölmekten de kurtulacak.
Kötü ölüm nasıl olur? Allah korusun insan meyhane köşesinde içki içerken çatlarsa, tam günah üzerinde ölürse ne kadar fena olur! Kızgın bir zamanında ağzından kötü bir söz çıkmışken, tevbe etmeden, tam o tarzda ölürse ne fena olur! Allah-u Teâlâ hazretleri acısın, rahmetine erdirsin, cümlemize hüsn-ü hatime nasip eylesin.
Demek ki Allah'tan korkacak, bir. Allah'tan korkma zaten her hayrın başlangıcı. İnsanın en hayırlı sermayesi para pul değil, takvâ. Allah'tan korkacak, titiz müslüman olacak. Yaptığı iş doğru mu eğri mi inceden inceye düşünecek ve akrabası ile bağlantısını devam ettirecek, kesmeyecek. Bir miras meselesi oluyor; ne abla ne enişte, ne teyze ne dayı kalıyor, darmadağın oluyor. Ya ne olacak, iki paralık menfaat, iki paralık dünya malı için böyle yapılır mı? Bir daha arasan akraba bulunur mu? Aldırmıyor. Halbuki sıla-i rahim en önemli şeylerden birisi. Sıla-i rahim, akrabasıyla bağlantıyı devam ettirmek demek.
Nasıl olacak bu? Bunun; insanın durumuna göre, malî durumuna göre dereceleri vardır. Birisi, alakayı kesmemektir. Velev yalnızca selâm vermek suretiyle bile olsa yine bir alakasının devam etmesidir… Mektup bile yazsa alakasının devam etmesidir. Daha yüksek dereceleri; gelmesi gitmesi, derdiyle ilgilenmesi, üzüntülerine ortak olması, sevinçlerine katılması... Daha yüksek derecesi malıyla ona ikramda bulunması, "Buyur, al senin ihtiyacın vardır, koy şunu cebine" tarzında yardım etmesidir.
Bu hadîs-i şerîf Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerremallâhu veche tarafından rivayet edilmiş. Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl müslümanların birbirleriyle muhabbetli olmasını istiyor. Nasıl muhabbet bağlarını kuvvetlendirecek mükâfatlar koymuş ortaya. Mesela diyoruz ki gençler arasında bir yarışma açalım, Resûlullah muhabbetini, Resûlullah'a sevgiyi en güzel şekilde işleyen komposizyonu yazan çocuğa mükâfat verelim. Neden?
İstiyoruz ki çocukların kafalarını muhabbet-i Resûlullah meselesiyle meşgul edelim, zihinlerine yerleşsin. "En güzel tarzda yazayım." diye küçük çocuk yavaş yavaş o meselenin içine girecek.
Bizim sevgili dostlarımızdan birisi diyor ki:
"Ben küçüktüm, babam 'Kur'an'ı ezberleyeyim' diye bana para verirdi. O zamanın parasıyla her sayfası için bir lira çıkarır verirdi. Hafızlıkta o sayfayı ezberledim mi tık bir lira elime gelirdi. Allah razı olsun; hem parayı alırdım hem de şimdi Kur'ân-ı Kerîm hafızı oldum."
Allah-u Teâlâ hazretleri de "akraba arasında bağlar iyi olsun, müslümanlar arasında bağlar iyi olsun" diye bak ne güzel mükâfatlar koymuş.
"Ömrü uzayacak, rızkı çoğalacak, sonu güzel olacak, hüsn-ü hatime nasip olacak!"
Ne güzel! Onun için aman akrabalarımızı gözetelim. Bir önceki hadîs-i şerîfte de komşuları tavsiye etmişti. Hani biz diyoruz ya Müslümanlık insanın dünyasına fayda sağlar. Kafalara yerleşsin diye dönüp dönüp söylüyoruz.
Müslüman bir insanın ruhî problemi olmaz, ruhen iyi olur. Bedenî problemi olmaz, bedenen sıhhatli olur. Ailevî problemi olmaz, ailesi muhabbetli olur. Müslüman bir cemiyet huzurlu olur, muhabbetli olur, tertemiz olur, sokakları bile pırıl pırıl olur.
"E hocam biz öyle değiliz."
Biz iyi müslüman değiliz; biz garip, boynu bükük insanlarız. Biz İslâm'dan uzun zaman ayrı kaldık da İslâm'ın inceliklerini, âdâbını dedelerimizden aynen alamadık, unuttuk.
Buyurun bakalım söyleyin var mı? Dini öğretmediğin zaman adam edep erkan bilmez, komşuluk arkadaşlık bilmez, ahbaplık bilmez, insaf bilmez, haram helal bilmez… Ayıkla pirincin taşını, hadi bakalım cemiyet karmakarışık oldu…
"Ya ben dinden uzaklaşınca bu işin bu kadar kötü olacağını tahmin etmedim. Sandım ki Avrupalılar gibi hemen ileriye gideceğiz."
Sen Avrupalılar'ın bu yüzden mi ileri gittiğini sanıyorsun? Avrupa'da her sokakta kilise dolu, her taraf cami dolu, nüfusun bilmem ne kadarı papaz din adamı dolu. "Dindar yetiştirelim." diye adam arıyorlar. Mektepler açmışlar, çocukları yetiştiriyorlar; yurtlar hastaneler açmışlar, üniversiteler fakülteler açmışlar, adamlarını harıl harıl fabrika gibi işliyorlar. Sen o cemiyeti tanıyamamışsın, uzaktan bakmışsın.
İstiklal Harbi gazilerinden bizim Kemal Kuşçu, madalyası vardı, Allah rahmet eylesin, Allah rahmetine gark eylesin, mekânı cennet olsun.
"Ben" dedi, "İlk önce askeri ateşe olarak Fransa'ya tayin edilmiştim. Buradan kendi kendime; 'a tamam Fransa'ya gidiyorum, oh o Fransa kim bilir nasıl bir yer' diye gözümün önüne hep film kareleri geliyordu. Bir de gittim baktım ki Allah Allah mantolu mantolu kadınlar, başörtülü siyah eldivenli ciddi ciddi insanlar. Şaşırdım kaldım, benden başka böyle gevşek insan yok. O zamana kadar da dindarlığım pek sıkı değil. Orada aklım başıma geldi, 'Yahu bunlar Hristiyan anladık ama ben neyim?' dedim." diyor.
Bu adamlar Hristiyan. Gitmiş Fransa'ya, bulunduğu şehirde, kasabada, banliyöde veya neyse semtte bakmış herkes dindar, herkes kilisesine gidiyor, ibadetini yapıyor, örtülü namuslu bir ciddi oturmuş cemiyet hali var. "O zaman aklım başıma geldi, Müslümanlığı Fransa'da incelemeye başladım, orada öğrendim." diyor. Bu itiraflarını kendi ağzından ben şu kulağımla duydum. "Orada müslüman oldum" diyor. Ciddi insandı, hiç yüzü gülmezdi, gayet otoriter hoş bir insandı rahmetullâhi aleyh.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.02.1985 -
Salavat, Tevazu, Cemaatten
23.06.1985 -
Faziletli Dualar A
