24.02.1985 - Salavat, Tevazu, Cemaatten Ayrılmamak, Toplumdan Uzak Yaşamak, Avlanmanın Sakıncası, Sultanın Etrafında Olmak

24.02.1985 - Salavat, Tevazu, Cemaatten Ayrılmamak, Toplumdan Uzak Yaşamak, Avlanmanın Sakıncası, Sultanın Etrafında Olmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men serrahû en yelka'llâhe azze ve celle ğaden râdiyen fe'l-yüksirü's-salâte aleyye.
Peygamber Efendimiz'in, Hz. Âişe radıyallahu anhâ validemizden rivayet edilen, kısa bir hadisi. Hatırınızda da kalabilir. Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?
Men serrahû. "Kimi ki sevindirir." En yelka'llâhe azze ve celle ğaden. "Yarın Allahu Teâlâ hazretlerine kavuşması."
Nasıl? Râdıyen. "Hoşnut, razı bir tarzda" O'na kavuşması kimi sevindirirse.
"Her kim ki Allah-u Teâlâ hazretlerine razı bir kul olarak kavuşmayı temenni eder, isterse..."
İsteriz. Ne yapalım?
Fe'l-yüksiri's-salâte aleyye. "Bana salât ü selâmı çokça eylesin."
Hepimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinin divanına duracağız, hepimiz huzuruna varacağız, ama sevdiği bir kul olarak; ama günahkâr mücrim bir kul olarak, ama gurbetten gelmiş, dostlarına kavuşmuş, evine yurduna dönmüş bir insan gibi sevinçli; ama yakalanmış bir suçlu gibi, kelepçeli bir insanın gelişi gibi...Ya öyle ya böyle…
Ben nasıl gitmeyi isterim?
"İsterim ki iyi şeyler göreyim, razı ve hoşnut olayım Allah'ın nimetine ermiş bir kul olarak gideyim. İsterim ki Allah benden razı olsun, ben Rabbim'in nimetlerini görünce "Oh elhamdülillah, burada nimetlere erdim!" diye sevineyim." Bu tarzda kavuşmayı isterim.
O zaman ne yapacak?
"Kim Allah-u Teâlâ hazretlerine, razı bir kul olarak, sevinçli bir kul olarak, kendisine nimet verilmiş bir kul olarak varmayı isterse Peygamber Efendimiz'e salât-u selâmı çok eylesin."
Salât-u selâm hemen Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ulaştırılır, bir melek der ki:
"Yâ Resûlallah! İstanbul'dan filancanın oğlu falanca sana salât-u selam ediyor." Peygamber Efendimiz de selâmı alır. Allah-u Teâlâ hazretleri ona o imkânı vermiş, ruhunu iade eder, kendisine salât-u selam edenin selâmını alır. Hadîs-i şerîflerde böyle bildiriliyor ve yanındaki nurdan bir sahifeye kendisine salât-u selam edenin adını yazar. Âşinalık oluyor; o insan muhabbet defterine, sevdiklerinin defterine kaydediliyor. Onun için salât-u selâmı çok edin; her çeşidi olur.
Allâhümme salli âlâ seyyidinâ Muhammed. Allâhümme salli, Allâhümme barik... Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ.. Ondan sonra Allahümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen. Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin külle mahtelefel melevân.
Daha ne kadar çeşitleri var. Mâlum Delâilü'l-Hayrât isimli bir güzel kitap var, mübarek nurlu bir kitap, orada ne kadar güzel salât-u selamlar toplanmıştır, ne feyizli bir kitaptır. Salât -u selâmı çok edecek. Efendimiz hadîs-i şerîflerde cuma günleri, cuma geceleri salât-u selâmı daha çok etmeyi tavsiye etmiş.
"Bana pırıltılı, nurani gecede salât-u selâmı çok edin."
Leyle-i garra hangi gece?
Perşembe’yi cumaya bağlayan gece.
Hangi gündüz?
Cuma namazının kılındığı gündüz. O gecede o gündüzde salât-u selâmı çokça edecek. Hz. Âişe validemiz bu hadîs-i şerîfi rivayet etmiş, Deylemî kitabında zikretmiş.
Men serrehû. "Her kimi ki sevindirir." En yecide halâvete'l-imân. "İmanın tadını duymayı hissetmek."
Her kim ki ağzında imanın tadı tatlı tatlı duyulsun, imanın lezzeti dimağına yerleşsin, imanın lezzetine ersin isterse.
Fe'l-yelbesi's-sûf. "Sof giysin."
Yani yün giysin.
Nasıl, niçin? Tezellülen li-rabbihî. "Rabbine karşı kullukta boyun büküklüğü, tevazu ve tezellül sebebiyle sof giysin."
Burada şu izahatı yapmamız lazım: Bugün yün pahalıdır, çünkü koyun az, çeşitli sanayiler gelişmiş. Yün pahalı; yünden bir elbise, yünden bir kazak halis oldu mu pahalı. Ama eskiden öyle değildi. Herkesin koyunu vardı, koyunları kırkarlardı. Kadınlar, ellerinde [kirmen] denilen yün eğirme aletleri ile ellerini kaldırır çevirirler ondan sonra yaparlar sararlar, biraz daha çevirirler; böylece bu yünler iplik olur. Ondan sonra da şişleri ellerine alırlar örerlerdi, kazak olurdu. Böyle kendi elleriyle yapılmış şey muntazam olmaz, yani basit olur, kendi tezgahlarına tıkır tıkır mekiği bir o oraya atıp bir buraya atıp dokurlar, kaba bir kumaş olur, ipek gibi atlas gibi olmaz. Atlasın, dibanın, haririn kendine göre yumuşaklığı var, ince dokunmuş; sanatkârlar o zamanki atölyelerde yapıyorlar, güzel desenleri var, onların yanında yün kumaş, kaba saba bir kumaş oluyor. O nerede, ince eğrilmiş yünden güzelce boyanmış fabrikasyon mamul nerde? Tabi o daha güzel; hem daha pahalı fakat bu daha faydalı. Neyse o zaman yün ucuzdu; herkes, o yünden yapılmış şeye sahip olabiliyordu.
Ben hatırlarım bizim ninelerimiz yünü öyle eğirirlerdi, ondan sonra el tezgâhları vardı. Her evde tıkıdık tıkıdık mekik bir oraya bir oraya gider gelirdi. Bir şeye basarsın, bir kumaş ortaya atılır çıkar, kaba bir kumaş, insanın elini filan ısırır. Cevizleri getirirler, yapraklarını kaynatırlar, cevizin yeşil taraflarını ona bandırırlar çıkarırlar, kara renkli olur ama tam karası tabi bizim bu şeyler gibi olmaz. Onları giyerlerdi. Ferace olarak, manto gibi onları giyerlerdi.
Peygamber Efendimiz; "Öyle basit kumaşlarla yapılmış şeyi giysin." demek istiyor.
"Her kim imanın tadını tatmak isterse imanın tadı dimağında duyulsun, lezzetine ersin isterse o zaman o Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı tâzim ve tezellül ile o maksatla yün giyinsin; o kaba saba basit, o ucuz sade şeyi giyinsin." demiş oluyor.
Burada tevazu esas.
Bunun mukabili nedir? Atlaslar giymektir. En âlâ kumaşlarla ince kumaşlarla giyinmektir, göbeğini germektir, burnunu havaya kaldırmak, kollarını sağa sola savura savura ortada dolaşmaktır. "Var mı bana yan bakan" gibilerden... O kibir, Allah onu sevmez. Bu tevazu, Allah-u Teâlâ hazretleri tevazuyu sever. İşte tevazu dolayısıyla yün giysi giymek tavsiye edilmiş.
Bu hadisi görünce bizim ecdadımız, ulemâmız, büyüklerimiz:
"Peki yâ Resûlallah!" demişler, mânevî bakımdan "Olur yâ Resûlallah!" demişler. Parası varsa bile tasadduk etmiş, parasını başka hayırlara vermiş de o basit kumaşlarla giyinmiş, sof giyinmişler. Ondan sonra mütevazı, boynu bükük, tevazu ehli, âlim ama böbürlenmeyen, kibirlenmeyen, ucuba düşmeyen o insanlara "sofi" denmiş. Sofi, "sof giyenler." Sofilik buradan çıkmış, "tasavvuf" sözü buradan çıkmış. "Tevazuyu kendisine prensip edinmiş olan ahlâk-ı hamîde sahibi, ârif, zarif, mütevazi kimseler" demek. İşte bu işler böyle gelişmiş.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf.
Men serrahû en yesküne cenneti fe'l-yelzemi'l-cemaati fe-inne'ş-şeytâne mea'l-vâhidi ve hüve mea'l-isneyni eb'ad.
"Cennetin ortasında avlusunda sakin olmak, mesken tutmak, oraya yerleşmek kimi sevindirirse..."
Her kim cennetin orta yerine mesken tutmayı severse cennete girip de orada olmayı isterse ne yapsın?
Fe'l-yelzemi'l-cemâate. "Cemaate yapışsın. Topluluktan ayrılmasın kopmasın, Müslümanların ana grubundan ayrılmasın, darılıp küsüp bir kenara çekilmesin, cemaati terk etmesin. Cemaate yapışsın."
Fe-inne'ş-şeytâne mea'l-vâhidi. "Çünkü şeytan tek kişiyle beraberdir."
"Allah sabredenlerle beraberdir."
Allah'ın beraberliğinden tarifsiz hayırlar hasıl olur. Ama fe-inne'ş-şeytâne mea'l-vâhidin "Şeytan tek kişiyle beraberdir."
Aman, Allah korusun, neûzu billah! Şeytanla beraber olmak insanı çeşitli mazarratlara uğratır. Şeytan insanın yanında olacak; rahat durur mu mel’un? Neler karıştırır, ortalıkta neler yapar? Tek oldu mu aklına ne vesveseler getirir... Ya vesveseyle korkutur ya bir günaha düşürür, hadi şu günahı işle bu günahı işle diye tek olduğu zaman şeytan yanında olur.
Ve hüve mea'l-isneyni eb'ad. "İki kişiden daha uzakta kalır, iki kişi oldu mu korkar; üç kişi oldu mu daha uzağa gider."
Onun için grupla olacak. Tek kalmış bir adam; "Ben doğru yoldayım cümle âlem hatada." zanneder. Ya bunlar da bu mübarekler de kitap okumuş, Kur'an okumuş, hadis biliyorlar, namaz kılıyorlar, takvâ ehli insanlar. Sen niye herkesi hor hakir görüyorsun? "Ben doğruyum, ben doğruyum." diyorsun? Tek başına kalıyorsun, dikkat et bak, şeytan seninle oynuyor, seni tek başına yakalamış, farkında olmadığın bir taraftan seni körüklüyor; "Sen ağasın, paşasın, arslansın." diye senin yeleni şöyle sıvazlıyor sıvazlıyor, kışkırtıyor sen de "Ben neymişim!" diye ucuba, kibire düşüp ne hatalı işlere giriyorsun.
Onun için cemaatten ayrılmayacağız. Çünkü dağ başında bir insanın sosyal bakımdan terbiyesi kıt kalır, odun gibi kalır, Allah korusun! Kimseyle görüşmeye görüşmeye konuşmayı unutur.
Bizim memleketten bir hemşehriyi hatırlıyoruz, küçükken bir şeye kızmış, İzmir'den yabancı bir vapura kaçak olarak binmiş, memleketi terk etmiş. Yirmi sene vapurlarda tayfalık yapmış, memleketten uzaklarda gezmiş. "Yirmi sene sonra Çanakkale'ye geldim." diyor. Artık gurbetin acıları, hasretlik içini doldurmuş; "'Şu memleketimi bir göreyim.' diye Çanakkale'de indim. Yanımda para var. Çünkü yirmi sene çalıştım. Dükkâna girdim, bir şey alacağım, konuşamıyorum. Dilim yirmi sene Türkçe konuşmadı ya konuşamıyorum. Adamların konuştuklarının hepsini anlıyorum ben konuşamıyorum. 'Yahu bu adam gavur mu?' diyorlar bana, 'Dili dönmüyor, kim bu acaba neyin nesi?' diyorlar. Sözlerini anlıyorum, ama iki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyorum." diyor. Kendisi Türk, Türkiye'de yetişmiş, delikanlılık çağında kaçmış. Çocukken bebekken kaçsa da Türkçeyi öğrenmese tamam, Türkçeyi biliyordu ama yirmi sene konuşmadı, kütleşti, köreldi.
Dil böyle olursa her şey böyle olur; ilim irfan sahibi insanlardan, başka kimselerden uzak kalırsa zor olur. Onun için cemaatle olacağız. Müslümanlık cemaat dinidir. Allah'ın rahmeti cemaate çok gelir. Bu hususta çok rivayet vardır:
Men fâraka'l-cemaate fe-mâte mâte miyteten câhiliyyeten. "Kim cemaati terk ederse tek başına kalır da böyle ölürse cahiliye ölümüyle ölür."
Cemaatten ayrılmak yok, ana gruptan kopmak yok. Birlik var beraberlik var.
Men harecen mine't-tâati ve fâraka'l-cemâate.
"Emîrü'l-mü'minîne itaatten huruç eder, çıkar gider ve tek başına bir yerde durursa o zaman cahiliye ölümüyle ölür." diye hadîs-i şerîf vardır.
Buradaki mânanın, cemaat sözünün mânasının cemaatle namaz mânası olması da mümkündür. "Cemaati terk etmeyin" sözü, "Ana topluluktan kopmayın." mânasına geldiği gibi "Namazı cemaatle kılmayı terk etmeyin." mânasına da gelebilir.
Namazı cemaatle kılmanın çok hayrı bereketi vardır. Hor görmeyin, camiye gelin, beraberce namazı kılın. "Kusurun kabahatin çok, yüzün kara" diye senin duan kabul olmaz, ama öbür taraftaki ak sakallı mübareğin hürmetine seninki de kabul olur. Allah ayırmaz; "Şununkini reddettim, bunu kabul ettim" demez. İkindi namazı kabul olunduysa ötekisinin hürmetine seninki de arada toptan geçer gider. Evinde olsaydın kabul olmayacaktı, cemaate geldin kabul oldu. Öyle olur.
Daha çok hayırlar var. Evinde kılarsa bir sevap alır, camiye gelirse yirmi yedi sevap alır. Evinden camiye yürürken her attığı adımda bir günahı silinir, kendisine bir hasene verilir. Camiye geldiği zaman hikmetli bir söz dinler, istifade eder. Bir kusurunu düzeltir veyahut bir başkasına bir faydası olur. Müslümanlar camileri doldurdu mu insana neşe gelir.
Arkasında da bu anlattıklarımıza uygun bir hadîs-i şerîf gelmiş, onu da okuyalım:
Men sekene'l-bâdiyete cefâ ve men ittebea's-sayde ğafele ve men ete's-sultâne iftetene.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Ahmed İbni Hanbel'de, Ebu Davud'da, Tirmizî'de var, "hasen" diye de zikredilmiş. Bu hadis-i şerifte bakın Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Kim çölde oturursa sahrada oturursa.."
Şehirde değil de taşrada insanlardan uzak yerde. Çöle sahraya "badiye" şehre "medine" derler. Badiyede oturana "bedevî" derler, şehirde medinede oturana "medenî" derler. Hani biz dağdan inme diyoruz ya, öyle değil demek.
Men sekene'l-bâdiyete. "Kim böyle tenhada, çölde, sahrada yaşarsa cefadır; kalbi katılaşır, kararır, kaba saba bir şey olur, hisleri terbiye olmaz."
Sevaplardan mahrum kalır; hasta kardeşlerini ziyaret edip sevap alamaz, cemaate devam edip sevap alamaz, hayrât-u hasenâta koşup yetimlere dullara bakıp sevap alamaz, alimlerden uzak kaldığı için hayırları güzel şeyleri öğrenemez, edep erkan öğrenemez, faziletli kimselerle düşüp kalkmadığı için vahşileşir. Onun için böyle yerde oturmak yok. Ne kadar büyük ne kadar ilmin irfanın çok olduğu yere gelir taşınır da oturursa insan o kadar hayra erer; bu bir.
İkincisi:
Ve men ittebea's-sayde ğafele. "Kim avın peşine tabi olursa kendisine gaflet basar." Aldı eline tüfeği, bindiler gittiler, cumartesi pazar günü av sürüyorlar. Orada keklik burada tavşan, elinde tüfek; "Hah, sığırcık sürüsü şu taraftan şu tarafa uçtu, hadi şu dereyi şöyle geçelim." Ayağında çizme var; "Hadi bu tarafa gidelim." Avın peşinde iki günü böyle gidiyor. Kim avın peşinde böyle giderse gaflet basar. Kalbinden uyanıklığı gider, hılkat-i kalp gider. Bunun için iyi bir şey değil.
Ve men ete's-sultân. "Her kim ki sultana giderse, iktidar sahibi hüküm sahibi kimsenin yanına giderse..."
Ne olur? İftetene. "Fitnelere mâruz kalır."
Çünkü eğer yanlış emirleri olur da ona tâbi olursa yanlış işler yaptığı için cezaya uğrar. Sözünü dinlemezse doğru şeyler yaptığı zaman muhalefet ederse o zaman da Allah indinde cezaya uğrar, âhireti harap olur. O bakımdan hükümdarların, zenginlerin, iktidar sahiplerinin yanına sokulmak pek iyi olmaz.
Kurb-i sultân, âteş-i sûzân demişler, yani "Sultanların yakınlığı, etrafı yakıcı bir ateş gibidir." Hem nalına hem mıhına birkaç türlü anlaşılacak bir kelimedir ama zordur. Onların etrafında durmak ondan sonra da dinini muhafaza etmek kolay olmaz. En iyisi selamet; köşede rahat durursun, ibadetini yaparsın, dinîni korursun, fitnelere fesatlara karışmazsın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.03.1985 -
Allahı Tasdik Etmek,
24.02.1985 -
Doğru Söz, Emanet,
