06.02.1988 - Alimler, Görüldüğü Zaman Allahı Hatırlatanlar

06.02.1988 - Alimler, Görüldüğü Zaman Allahı Hatırlatanlar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hıyâru ümmetî ulemâühâ ve hıyâru ulemâihâ ruhamâühâ elâ ve inne'llâhe teâlâ le-yağfiru li'l-âlimi erbaîne zenben kable en yağfire li'l-câhili zenben vâhiden elâ ve inne'l-âlime'r-rahîme yecîü yevme'l-kıyâmeti ve inne nûrahû kad edâe yemşî fîhi mâ beyne'l-meşrıkı ve'l-mağribi kemâ yudîu'l-kevkebü'd-dürriyyü.
Sadaka resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerif bizlere. Siz de isterseniz, siz de koşturursanız size de olur. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Benim ümmetimin en hayırlıları alimleridir. Ve alimlerin de en hayırlıları merhametlileridir. Şefkatli, yumuşak kalpli olanlarıdır. Ve Allah-u Teâlâ hazretleri cahilin bir günahını bağışlamadan önce bir alimin kırk günahını bağışlar."
Ve merhametli alim kıyamet gününde gelirken nasıl gelir?
"Nuru ışıldamış olarak gelir; önü arkası her tarafı aydınlanmış olarak gelir, o nurda böyle yürür. O alim ve nuru Doğu ile Batı'nın arasını aydınlatır! Gökyüzündeki pırıl pırıl bir yıldızın parıldadığı gibi parlayarak gelir."
Muhterem kardeşlerim!
Ben biraz ilme teşvik olsun diye "Bu hadis-i şerif bize." dedim. Ama inşaallah bizedir. Tabi onu Rabbimizin lütfundan dileriz. Bizim dinimizde alimin tarifi biraz başka türlüdür.
"Arapça bilen adam alim." diyebilir miyiz?
Diyemeyiz. Arapların içinde nice cehennemlik insan var, Arapça bilmek kurtarmaz.
"Hadis-i şerifi, ayet-i kerimeyi çok bilen insan alimdir." diyebilir miyiz?
Hayır, diyemeyiz!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde alimin tarifini yaparken;
"Kalbi müstakim olan, dili doğru olan, özü pak olan, ahlâkı güzel olan kimse asıl alimdir." diye bildiriyor.
İslâm'da insanın alimliği kitabının çok olmasından, kafasındaki malumat yığınının bol olmasından değildir. Hâlinin Allah'ın razı olacağı bir hâle uygun olmasındandır.
"Filanca adam alim ama yalancı."
Alim olsaydı yalan söylemezdi; yalanın cezası ortadayken yalan söylediğine göre alim değil.
"Filanca adam alim ama fitne fesat, içi karmakarışık."
Alim olsaydı içi öyle olmazdı. İçi güzel olamadığına göre demek ki cahil. Yani malumat yığınının fazlalığından değildir.
Bir insan ilmi ile amel etmiyorsa, ilminin gereğini yapmıyorsa o zaman o hâle benzer; yani merkebe benzer. O bakımdan insan bilecek, bildiğini yaşayacak, tatbik edecek.
Alim olduğu hâlinden belli olacak. O adam alimdir. O zaman onun durumu; "Cahile uymaz, ağzından kötü söz çıkmaz, ahlâkı güzeldir, kalbi doğrudur, işi dürüsttür, milyonlar milyarlar versen yolundan dönmez, doğruluktan ayrılmaz, kötü yola sapmaz." tarzında olacak. Bir insan o durumda olursa bilgisi az olsa bile alim olur. Biz o çeşit alimlere "arif" diyoruz.
Bakıyorsun adam dağda çoban ama Allah'ı biliyor, mârifetullah sahibi olmuş, Allah celle celalüh hazretlerinin ilmine aşina, varlığını biliyor, birliğini kavramış. İbadetinde, taatinde ve Allah'ın sevgisini kazanmış, gönül gözü açılmış, basiretinin perdesi kalkmış, keramet ehli ama dağda çoban, ama ümmî.
Büyüklerden bir mübarek zatın vefatı sırasında dervişleri başına toplanmışlar.
"Efendim! Sizden sonra makamınıza kimin geçmesini tavsiye buyurursunuz?" diye sormuşlar.
"Filanca şahıs geçsin." diyor ama "filanca şahıs" dediği bir çoban, ümmî, Arapça bilmez, okuma yazma bilmez bir kimse. Koca tekke var, medrese var, birsürü derviş var, şeyh de alim bir kimse, kitap yazan, risâle yazan bir kimse; çoluk çocuğu da yetişmiş, onları da okutmuş, onlar da müderris olmuşlar.
"Efendim! Anlatamadık galiba. Allah ömür versin ama vefat ederseniz, sizin yerinize makamınıza kim kaim olsun, yerinize kim geçsin, postunuza kim otursun?" diye soruyu tekrarlıyorlar.
"Filanca çoban" diyor yine.
Hık mık diyorlar; "Müderris oğlunuz var, Arapça okumuş, Farsça bilir, ulûm-i şer'iyyede tahsil görmüş, yetişmiş, evladınız, ciğerpareniz kendi neslinizden, sulbünüzden" diye baskı yapmaya çalışıyorlar.
"Bana bakın!" diyor, "Ölüm döşeğinde yatıyorum, ölüm vaktim geldi, diye siz beni aklını, dengesini, mantığını, hafızasını kaybetti mi sanıyorsunuz? Ben ciğerparemin, evladımın böyle bir şerefli makama gelmesini istemez miyim sanıyorsunuz? Ama emir yüksek yerden, ne yapayım? O çoban olacak!" diyor.
Bir tarafta oğlu, bir tarafta çoban. O çoban tarih kitaplarına geçmiş bir çoban; iyi, arif bir kimse. O zât vefat edince geliyor makama oturuyor. Oturuyor ama vefat eden zatın oğlu çıkıp geliyor:
"Bre küstah, cahil, edepsiz! Sen babamın makamında ne ararsın? İn aşağı!" diyor.
"Peki!" diyor, iniyor o da. Hocasının oğluyla kavga mı etsin?
Şimdi kim alim?
Babasının vasiyetini dinlemeyen, babasının tayin etmiş olduğu kimseye "in aşağı" diyen cahil. Cahile uymayan alim. Daha ilk hareketten belli oluyor. Sessiz, kavga çıkarmadan hop aşağı iniyor.
"Sen buralarda duramazsın!"
"Baş üstüne!"
O şehri terk ediyor, öbür tarafa gidiyor. Gittiği şehirde dervişler onun başına toplaşıyorlar.
İlm kân nebûd ze-hû bî-vâsıta
Ân nepâyed hem çü reng mâşıta.
"İlim Allah'tan kulun gönlüne güldür güldür akıp gelmezse taşıma suyla değirmen dönmez." devam etmez.
Ötekisinin yanında kimse olmuyor, berikisinin yanına herkes toplaşıyor, neden?
Ağzını açtığı zaman hikmetler dökülüyor, Herkes bakıyor ki ilim burada. Çünkü Allah lütfunun membaını dayadı mı ağzından inciler mercanlar saçılır. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte;
"Bir insan Allah rızası için kırk gece, kırk sabah kendini ibadete tahsis ederse, hikmet pınarları gönlünden lisanına şakır şakır, şırıl şırıl akmaya başlar!" buyuruyor.
O; ibadetle, taatle, inkıyatla, edeple, ahlâkla o mertebeyi bulmuş; onun etrafına toplanıyorlar. Öbür taraf sönüyor, bu taraf parlıyor; o taraf kuruyor, bu dal gelişiyor. Asırlarca devam ediyor, oradan nice arifler yetişiyor.
Demek ki ilim dediğimiz şey bizim bugün anladığımız gibi kitap yükü, bilgi yükü tarzında değilmiş. Daha başka bir şeymiş.
Bu mânada siz de alim olabilirsiniz, çok kolay. O kadar kolay ki haramlardan kaçacaksın, farzları ifa edeceksin, şüpheliden de uzak duracaksın! Tamam, bu kadar. Son derece basit. Kimseyi incitmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, hakkın olmayan şeyi almayacaksın.
Adam hakkı olmayan şeyi alıyor, başkasının malını yiyor, başkasının mirasına konuyor; cahil. Başına gelecek felaketten haberi yok, haram yiyor. Yarın onun burnundan fitil fitil geleceğini düşünmüyor. Demek ki cahilmiş. İsterse on tane üniversite bitirsin. Allah cümlemize hakiki ilmi, hayırlı ilmi nasip eylesin. Alim; hayırlı, hakiki alim olduğu zaman bir de merhametli olurmuş. Bu hadis-i şeriften onu da anlıyoruz.
Allah cümlemize, cümle Müslümanlara karşı merhamet ihsan eylesin. Cümle Müslümanların, Ümmet-i Muhammed'in hayrı için, iyiliği için çalışmayı nasip eylesin, fedakâr olmayı nasip etsin, cömert olmayı nasip etsin, merhametli olmayı nasip etsin. Şu fâni dünyada, şu birkaç günlük ömrümüzde hayırlar yapıp öldükten sonra hayırlarımızın devam etmesini, sevaplarımızın bize akıp gelmesini nasip eylesin.
Hıyâruküm men zekkereküm bi'llâhi ru'yetühû ve zâde fî ilmiküm mentıkuhû ve rağğabeküm fi'l-âhireti amelühû.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlar:
"Sizlerin en hayırlılarınız -sizler dediği Müslümanlar- yani Müslümanların en hayırlıları, sizin hayırlılarınız" Men zekkereküm bi'llahi rü'yetühû. "Göründükleri zaman, bakıldıkları zaman, görünümleri size Allah'ı hatırlatan kimselerdir."
Siz ona baktığınız zaman Allah'ı hatırlıyorsunuz, Allah'ı anıyorsunuz, Allah aklınıza geliyor.
"En hayırlılarınız baktığınızda size Allah'ı hatırlatanlardır. Ve konuşması sizin ilminizi arttıranlardır."
Konuştukça "Tamam, ben bu meseleyi bilmiyordum, ya demek bu da böyleymiş." diye onun yanında bilginizin ziyadeleştiği kimselerdir. Onun yanında bilginiz artıyorsa o kimse en hayırlı kimsedir.
Ve rağğabeküm fi'l-âhireti amelühû. "Ve icraatı, yaşayışı, ameli, işi sizi ahirete teşvik eden kişidir!"
Adamın haline bakıyorsunuz; "Sübhanalallah! Nasıl ahiret için çalışıp duruyor. Ben de biraz dünyadan elimi eteğimi çekeyim de ahirete gayret edeyim. Bak bu mübarek nasıl çalışıyor." dersiniz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
"Sizin en hayırlınız ameli size ahireti hatırlatan, konuşması sizin ilminizi arttıran, görünümü size Allah'ı hatırlatan kimsedir." Buyuruyor.
Muhterem kardeşlerim! Bir insan bir insana baktığı zaman Allah'ı nasıl hatırlar?
Bakıyor, Allah'ı hatırlıyor. O adamın umumî görünüşünden, tavrından, tutumundan, dindarlığından hatırına geliyor.
Ankara'da bir aile var; evin hanımı sosyetik bir hanımmış. Bir İtalyan Hanım, ayrıca bir başka Fransız ahbaplarından eşi konsolos olan bir Alman Hanım, ona bakıp onun halindeki zarafeti, nezaketi, dindarlığı, hâlisliği, ihlâslılığı görüp, Müslüman olmuşlar.
Bizim bu tanıdığımız hanıma bakıyorlar; İtalyan, Hristiyanlığı bırakıyor Müslüman oluyor, Fransız kadın Hristiyanlığı bırakıyor Müslüman oluyor. Alman kadın Hristiyanlığı bırakıyor Müslüman oluyor. "Gelin, Müslüman olun." diye bir şey de dememiş olduğu halde Müslüman oluyorlar. Bakıyorlar, terbiyeli bir hanımefendi. Sultanlar gibi bir hanımefendi. Terbiyeli sözü az gelir. Dindar, kimseyi kırmak istemeyen bir kimse. Zarif, cömert, hoş halli; onu görünce kendisi hatırına geliyor, mukayese yapıyor; kendi dini hatırına geliyor, mukayese yapıyor; kendi gidişine bakıyor, mukayese yapıyor; onun hâline bakıyor, beğeniyor; onun Allah'a yönelişine hayran kalıyor, onun hâli tesir ediyor.
Manevi bakımdan da insanın hâli insana tesir eder. Hiçbir şey söylemese de maneviyatı olan bir insanın manevi hâli, yanına gelen insana tesir eder. Hiç konuşmasa bile sadece hâli, sadece görünümü tesir eder. İnsanı bir titreme alır. Gören insana bir heybet basar, bir haşyet basar.
Allah cümlemizi has, hakiki Müslüman eylesin de o tesiri nasip etsin.
Nasıl elektrik cereyanı olan kablonun yakınında bir manyetik alan meydana geliyorsa Müslümanın da çevresinde iyi Müslümanlığından hâsıl olan bir manevi hava, halka vardır ki insan oraya geldi mi, o kokuyu duydu mu, o alana girdi mi, orada dünyayı unutuyor, ahireti hatırlıyor, Allah'ı hatırlıyor, Allah'ın yolunu hatırlıyor. Kendi hâline bakıyor, işine bakıyor ve iyi Müslüman olmaya azmediyor, gayret ediyor. İyi insan bu.
Buna "lisan-ı hâl ile tesir etmek" derler. İnsanın her zaman bir şey söylemesi gerekmez. Hele hele annenin ve babanın çocuklarına tesiri çok fazladır. Elbette sözle de söyleyecek, "şunu yapma, bunu yap" tarzında nasihat de edecek ama annenin ve babanın asıl tesiri lisan-ı hâl iledir, kendilerinin örnek olması tarzındadır.
Bir küçücük bebek. Bir kere hatırlıyorum; evde cemaatle namaz kılıyoruz, bizim küçük geldi, o da namaza durdu. Cemaattekiler arkadan onun o sevimli haline dayanamadılar güldüler, namazı bozdular.
Küçük çocuk niye namaz kılıyor?
Büyüklerin namaz kıldığını gördüğü için. Daha paytak paytak yürüyen küçücük bir bebekken geliyor, o da namaz kılmaya heves ediyor. Onun yerine başka bir şey görseydi onu yapardı. Mesela, o çocuk bir büyüğünün sigara içtiğini görse o da bir köşeye gider, kâğıdı büker, bir yerden tutuşturur. Sigara bulamasa bile onu tüttürmeye bakar.
Neden?
Çünkü büyüğünden onu gördü. Neyi gördüyse onu yapar. O bakımdan hâlimizi düzeltirsek, başkalarına da iyi örnek oluruz.
Bir de bunun aksi var. Hâlimiz dolayısıyla başkalarına kötü örnek olmak veyahut bizim kötülüğümüz dolayısıyla başkalarını Müslümanlıktan nefret ettirmek. Bu da çok büyük veballi bir şey. Filanca adam sana baktı;
"Böyle Müslümanlık olacaksa olmaz olsun, vazgeçtim." dedi, döndü gitti.
Felaket bu! Onun vebali senin omzunda olmuş oluyor. Onun için Rabbimiz hepimize güzel manevi haller nasip etsin, konuşmasak dahi etrafımıza hâlimizle güzel telkinler ve tesirlerde bulunmayı nasip etsin.
Sonra konuşması insanın ilmini arttıracak. Demek ki herkesin bildiği şeyi söylemeyecek, daha başka yeni bilgiler söyleyecek. "Malumu ilâm" diye bir söz vardır. Bazen bir kimse konuşurken; "Zaten biliyoruz, ne konuşup duruyorsun?" deriz ya, öyle bir konuşma, lüzumsuz.
İnsan konuşmayı neden yapar?
Eğer konuşmadan bir fayda hâsıl olacaksa, yeni bir bilgi olacaksa yapar, olmayacaksa ötekisi de biliyor, sen de biliyorsun, ne diye konuşalım? O zaman konuşmaya lüzum yok. Bu bir.
İkincisi; bizim arkadaşlık yapacağımız kimselerin bizden daha geniş bilgili, malumatlı olmasına da burada bir işaret var. Gideceksin, senden daha bilgili insanla ahbaplık edeceksin ki bilgin artsın. Ondan bir şeyler öğrenip dinini daha iyi yaşayabilmen mümkün olsun. Demek ki ilmi ziyade olanlarla; durumu faziletli umumi seviyesi daha yüksek olanlarla dostluk, ahbaplık etmeye gayret etmeliyiz ki bize onun konuşması fayda sağlasın.
Bir de adamın yaptığı işler ahirete yararlı, Allah'ın sevdiği, sevaplı işler olacak. Size de bir aşk ve şevk gelecek; "Keşke ben de böyle yapsam, ah ne iyi olurdu!" diye insan heves edecek. Filanca kimse bir cami yaptırmış;
"O kadar büyük yaptıramasam da ben de inşaallah bir köşede bir cami yaptırsam iyi olur veyahut falanca camiye birazcık yardım etsem iyi olur. Çorbada benim de tuzum bulunsun, sevap kazanayım."
Falanca kimse bir talebeye bakmış, bütün masraflarını karşılamış; ilkokuldan almış üniversiteden mezun etmiş, bir de evlendirmiş, ev bark sahibi etmiş.
"Ben de böyle bir yetim bulayım, inşaallah böyle bakayım." diyebilir insan.
İnsan böyle iyi şeyleri örnek almalı, yapmaya çalışmalı. Fiilleri ve hareketleriyle etrafına böyle güzel örnek olan, numune olan kimseye ne mutlu! O kimseler "en hayırlı kimseler" olmuş oluyor.
Hayrü'n-nâsi karnî sümme'l-lezîne yelûnehüm sümme'l-lezîne yelûnehüm sümme yecîü akvâmün tesbiku şahâdetü ahadihim yemînehû ve yemînühû şehâdetehû.
Buhari ve Müslim'den rivayet olunmuş bir hadis-i şerif, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İnsanların en hayırlıları, şu benim asrımda, zamanımda yaşayanlardır."
"Peygamber Efendimiz' in devrinde yaşayan, onu gören sahabe" demek oluyor.
İnsanların en hayırlısı sahabedir. Bizim mezhebimiz de bunu açıkça ifade etmiştir ki sahabe-i kiram daha sonra gelen evliyâullahın hepsinden üstündür. Evliya ne kadar üstün olursa olsun sahabenin derecesine çıkamaz.
Neden? İşte Peygamber Efendimiz buyurmuş:
"Benim asrımın, benim zamanımın insanları insanların en hayırlısıdır." buyurmuş.
Neden?
Onlar Peygamber Efendimiz' den feyiz aldılar; onların hocası Peygamber Efendimiz. Onları o yetiştirdi, o tedib eyledi. Onlar o nuru, o membaı gördüler, o kadar yakın istifade ettiler; o bakımdan en hayırlı kimseler oluyorlar. Onların hepsine sevgimiz saygımız sonsuzdur. Onların hiçbirisini ötekisinden ayırmayız. Onların aleyhinde konuşup, sövüp sayıp da Peygamber Efendimiz' i rencide etmeyiz, üzmeyiz. Çünkü Peygamber Efendimiz;
"Ashabım konusunda beni üzmeyin!" buyuruyor. Yani "Onlara kötü gözle bakıp kötü söz söyleyip üzmeyin." diyor.
Maalesef bu hadis-i şerifler ortadayken Müslümanlar arasında bir takım fırâk-i dâlle, sapık fırkalar temayüz etmiştir ki sahabeye sövmeyi, sahabenin aleyhinde bulunmayı meslek edinmiştir. Allah akıl fikir versin, doğru yola çeksin.
Sümme'l-lezîne yelûnehum. "İnsanların ondan sonraki hayırlıları onların arkasından gelenlerdir."
Yani sahabenin arkasından gelenler. Onlara tabiin diyoruz.
Ve'l-lezîne't-tebeûhüm bi ihsânin, diye ayet-i kerimede de o tabirle ifade edildiğinden tabiin diyoruz.
Tabiin ne demek?
Peygamber Efendimiz' in zamanından sonraki kuşak, Peygamber Efendimiz' i görmemiş ama sahabeyi görmüş, ondan sonraki kuşak. Onlar da o mübareklerden dinin aslını, esasını, tam doğru ve düzgün olarak öğrenmiş oldukları için kıymetli kimseler oluyor.
Sümme'l-lezîne yelûnehüm. "Ondan sonraki zümre."
Tebe-i tabiin diyoruz. Din kitaplarımızda terim olarak böyle geçiyor. "Tabiinden sonra gelen kuşak" oluyor.
Sümme yecîü akvâmün. "Bunların arkasından birtakım topluluklar, kavimler gelecek ki şahitlikleri yeminlerine, yeminleri şahitliğine takaddüm edecek!"
Yemin etmeden şahitlik edecekler. Daha şahitlik etmeden yemin edecekler. Yeminin kıymeti yok, yalan dolan bol, serbest. "Vallahi de billahi de" diye hemen bastırıp yalan yere şâhitlik yapabilecek, çünkü Allah'tan korkmuyor. "Böyle sapık zümreler meydana çıkacak." diye Peygamber Efendimiz bildirmiş.
Bu hadis-i şeriften bizim anladığımız, bize şu anda lazım olan nokta şudur ki Peygamber Efendimiz' in ashabı kıymetli bir zümredir, yıldızlar gibidir. Hepsine saygımız, sevgimiz sonsuzdur. Biz onları dinimizin en mübarek simaları olarak örnek alırız. Kendilerini severiz, sayarız. Allah şefaatlerine erdirsin. Ondan sonra tabiin; onlara da hürmetimiz çoktur tabiinin içinde nice alimler yetişmiş, din ilimlerini tedvin eyleyip bize nakleylemişlerdir. Tebe-i tabiin; onlar da mübarek insanlardır. Ondan sonra Ümmet-i Muhammed genişleyip çeşit çeşit diyarlara yayıldıktan sonra Mecusi’si, Hristiyan’ı, Yahudi’si, karışığı, bozuğu, her çeşit insan bir harman olmuş, iyiler kötüler karışmıştır, çeşit çeşit insanlar ortaya çıkmıştır. Ama iyiler her zaman devam ettiği gibi kıyamete kadar da devam edecek. İyiler her zaman olacak. Allah iyileri, daima hakkı tutan insanları yeryüzünden eksik etmeyecek. Rabbimiz az da olsalar -hakikaten az olacak, nadir olacaklar- bizi o zümreden eylesin, o zümrenin yanında eylesin, onlarla beraber eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
07.06.1987 -
Ahlak
04.05.1986 -
Ashaba Hürmet, Dünyanın
