07.11.1987 - İyi Komşu, Yol Arkadaşı, Komşu Hakkı, Kulları Allaha Sevdirmek

07.11.1987 - İyi Komşu, Yol Arkadaşı, Komşu Hakkı, Kulları Allaha Sevdirmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
El-Câru kable'd-dâri ve'r-refîku kable't-tarîki ve'z-zâdü kable'r-rahîli.
Efendimiz ne güzel buyurmuş. Zaten başka hadis-i şerifinde biliyoruz ki Peygamber Efendimiz' e Allah güzel konuşma melekesi vermiş. Ama nasıl güzel konuşma? Az kelime ile çok mâna ifade etmek; derli toplu her birisi vecize, her birisi atalar sözünden üstün olan ölçülü, konsantre, öz, hülasa, kıymetli sözler. Bu hadis-i şerifi de öyle. Efendimiz üç kelimeyle ne mâna cihanları ifade ediyor, önümüze seriyor.
El-Câru kable'd-dâri. El-Câru, komşu; kabl, önce; dar, ev. El-Câru kable'd-dâr. "Evden evvel komşu.” Bu kadar.
Ama bu sözün altında yatan mâna ben açayım ağzımı sende teybe bandı koy, bir saat söyleyeyim bitmez. Çünkü Efendimiz öyle konuşurdu, az sözle öz konuşurdu. Nice mânaları ifade ederdi, burada da öyle. Evden evvel komşu. Bunu bizim ecdadımız nasıl söylemiş? "Ev alma da komşu al.”, "Ev alma komşu al.” demiş. Önce komşu çünkü evin güzel olabilir ama yanındaki komşu Allah'ın belası olur, o güzel evi zindan eder insana. Ev acizine, fakirane, mütevazi bir şey olur, yanında bir evliyâullah, Allah'ın sevgili kulu, halim selim, komşuluktan anlayan, zarif, kâmil bir insan olur, oh "İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” dedikleri gibi o virane bile insana saray gibi, kâşane gibi gelir. Komşu çok önemli. Komşu evden önemli, o bakımdan iyi komşuları bulmaya çalışmalı, daha kestirmesi bu işin, iyiler mahalle kurmalı. İyi komşuyu arayacaksın tamam, bir yere gidiyorsun sağdaki komşu iyi, soldaki komşu fena. Öndeki komşu iyi, arkadaki berbat. Geceleyin açıyor şeyi sonuna kadar bangır bangır bağırttırıyor. Balkona çıkıyor rakı sofraları kuruyor veyahut falanca karşıdaki komşu perdeyi açıyor içerde soyunuyor mesela. Allah cezasını versin, hay Allah, ben bu mahallede durmam, kalkıp şehirde başka bir yere gidiyor mesela.
Birisi gitmiş Beyoğlu'nda bir ev tutmuş ama bir gün sonra karısı karakola müracaat etmek zorunda kalmış. "Karşıdaki komşu perdeleri açıyor içerde çıplak soyunup geziyor.” Karakolda demiş ki:
Ne yapalım beyefendi, hanımefendi, evin içine biz karışamayız.
Erkek çocuk kız kardeşini kötü yolda görmüş, dövmüş, karakola gitmişler, karakolda dövülen kız şikâyetçi. Oğlan da diyor ki:
"Kötü yolda gördüm ondan dövdüm.” Kıza dönüyor, kız da diyor ki:
"Ben 18 yaşını bitirdim ne istersem onu yaparım.”
Buyur! Ben artık hürriyeti elde ettim ne istersem onu yaparım.
Polis de insaflı "Git! Burası şikâyet yeri değil. Şikâyetin yeri savcılık, oraya ver.” demiş, mevkii muameleye vermemiş. Dayağı atan çocuk, davacı olan kız ama polis kızı kovmuş; çünkü bakmış bir insafsızlık var ortada, "18 yaşıma geldim istediğim edepsizliği yaparım.” diyor.
O bakımdan komşular önemli. Çevre fevkalade önemli.
Giderim ben bir gecekondu muhitinde benim Müslüman vatandaşlarımla, kardeşlerimle seve seve otururum. Elhamdülillah, çok şükür bak bu evinde birazcık bir şey pişince onu getiriyor, bahçesinde bir meyve olunca onu getiriyor; hastalanınca ziyaret var, komşunun işiyle ilgilenmek var, ne güzel! İslâmî terbiye neredeyse o komşuyu tercih etmek lazım; manzarayı, lüksü değil.
Olmuyorsa o zaman Müslümanlar mahalle kurun. Müslüman mahalle kurun. Çekilin bir kenara, biraz şehirden uzakta olsun, etrafı çevrili bir arazi alın, 50-100 tane ev yapın; kendi kendinize hepiniz birbirinize benziyorsunuz, hepiniz aynı zevke sahipsiniz, çocuklarınız aynı terbiye içinde şey yapmış tamam.
Bakıyorsun çocuklar güzel yetişiyor, leb demeden leblebiyi anlıyor, sormadan İslâm'ın şartı kaç biliyor, Peygamber Efendimiz' in ismi ne babasının ismi ne anasının ismi ne sütannesinin ismi ne sütkardeşinin ismi ne kızlarının ismi ne çocuklarının ismi ne biliyor, nerden öğrendi bunları? Muhit, mahalle güzel.
El-Câru kable'd-dâr. Evden evvel komşu lazım insana lüks lazım değil, dünya lazım değil, ahiret lazım.
Er-Refîku kable't-tarîk. "Yoldan evvel yol arkadaşı.” Refik, refakat edecek kimse, refakatçi, yol arkadaşı. İlk önce o lazım insana. Bir yola çıkarsın gidersin, diyelim ki hac yolu, umre yolu, diyelim ki Avrupa yolu, Anadolu'da bir yerden bir yere gitmek. Eskiden bu biraz daha kervanlarla olurdu, malum. Bir kasabadan bir kasabaya gidiş. O kervanların işlerini kolaylaştırmak için de hayır sahipleri durak yerlerine kervansaraylar yaparlardı, develer atlar geldiği zaman bir tarafa bağlanırdı, insanlar bir tarafta rahat ederlerdi.
Yola çıkmadan evvel yol arkadaşını iyi seçmek lazım; yol arkadaşı adam olmazsa yarı yolda insanı hançerler, parasını alır kaçar. Veyahut yarı yolda bırakır gider, bir küçük şeyden bir münakaşa çıkartır, bırakır gider. Yola beraber başladınız, yolda yapayalnız kalıverirsiniz veya in arabamdan veya in atımdan deyiverir, neyse insan şeyde kalabilir. O bakımdan yolculuğa çıkmadan evvel yol arkadaşını insanın tespit etmesi, seçmesi lazım.
Bir de İslâm'da çok güzel prensipler vardır. Bir yolculuk prensibi de üç beş kişi yola gittiği zaman bir tanesinin imam olmasıdır esas. İmam, yani başkan olmasıdır. Yol yolculuğun, kafilenin başkanı olacak birisi, ötekiler seçecekler ve o son söz, karar onun olacak. Ona göre hareket edilecek. Üç kişi yola gitse bir tanesinin başkan olması gerekiyor.
Bir de bunun fıkrasını anlatayım mahiyeti iyice anlaşılsın diye. Birkaç böyle Müslüman eski zamandan Türkistan'dan bir yerden bir yere yola gidiyorlarmış ama derviş tasavvuf erbabı olgun kimseler, bir tanesinin imam seçilmesi lazım. İçlerinde yaşlı bir mübarek zat varmış genç birisine demiş ki:
“İmam sen ol, yani kafilenin başkanı sen ol.”
“Estağfirullah efendim, ne demek! Zât-ı âliniz varken bize başkanlık mı düşer siz olun.”
“Yok yok evladım sen ol.”
“Aman efendim asla kabul etmem.” “Siz olun.” demiş.
İhtiyar boynunu bükmüş, “peki öyleyse” demiş.
Yola çıkmışlar yağmur başlamış, bir ağaç kavuğuna sığınacaklar, iki kişilik yer var bunlar üç kişi. Başkan ikisini içeri koymuş kendisi dışarıda.
“Efendim siz içeri buyurun.”
“Yok” demiş, “ben başkanım söz benim, benim sizi himaye etmem lazım.”
Onlara öncelik tanımış kendisi zahmet çekmiş. Daha başka bir şey olmuş onlara yine öyle bir konfor ve rahatlık sağlamış kendisi sıkıntıda kalmış. Daha başka bir şey olmuş yine onları kollamış kendisi sıkıntıda kalmış. O zaman genç anlamış ki başkanlık hizmet makamıymış, hizmet etmek için ona başkanlığı kabul etmek daha uygun düşermiş. Bu başkan olunca hizmeti kendisi yapıyor, gençler şeyde kalıyorlar, kendisi zahmeti çekiyor. Yol başkanlığı da bir kuru böbürlenme, ben başkan oldum diye çalım satmak meselesi değildir, kafileyi koruyup gözetmektir. Allah indinde vebal artık onun oluyor o sürünün çobanı o olmuş oluyor, yani sorumluluktur. İşte böyle yola gidecek insanların yol arkadaşını iyi seçmesi lazım gelir.
Bizim hacılar karayoluyla hacca gitmeye karar vermişler, bizim yakınlardan da birkaç kişi. Yaşlı bir zat onlara demiş ki; "Aman bu hac yolculuğunda sevaba girmek için sabır şarttır, yolda birbirinizle çekişmeyin, münakaşa, kavga etmeyin çünkü şeytan haccın sevabını kaçırttırmak için kışkırtır aman şeytana uymayın.” demiş.
Peki demişler, daha Şam'a gelmeden kafilenin içinde kavga, ihtilaf, çekişme başladı diyor. Şeytan oyunu oynuyor tabii. Onun için yolda yolculuğa çok dikkat etmek lazım.
Ben de hatırlıyorum, bir kafileyle gitmiştik, hacdan geldik, Adana'da hacılar bir kavga ettiler; iki tanesi önden gitti, üç tanesi geriden gitti, birbirlerine küstüler müstüler, hacılık gidiyor gümbürtüye. Öbür tarafta kazanılmış sevaplar hemen Türkiye'ye gelince kaçırılıyor farkında değiller. Onun için yol arkadaşını iyi seçmek, yol arkadaşına hürmet etmek, yol arkadaşına eza etmemek, yol arkadaşına hizmet etmek, yol arkadaşını kollayıp gözetmek lazım. İslâmî terbiye bu.
Ve'z-zâdü kable'r-rahîl. "Bu da göçten, seyahatten evvel yol azığı tedarik etmek lazım.” mânasına geliyor. Zâd. "Yol azığı.” demek. Kable'r-rahîl. "Seyahatten, yola çıkmadan, göçe başlamadan evvel.” yol azığını almak lazım.
Bu her çeşit hazırlığa şamildir, yola gidecek insanın bayağı bir düşünüp taşınıp yolda bana neler lazım olur diye hazırlığını ona göre yapması uygun olur. Yapmazsa yolda yaya kalabilir. Biz de hacca gideceğimiz zaman arabamızın hangi parçaları bozulabilir [diye düşünüp] onları bile almıştık. Bilmem debriyaj teli, vantilatör kayışı yedek, filanca şey falanca şey yedek; hastalanırsak şu şu şu ilaçlar, yolda acıktığımız zaman yiyebileceğimiz bozulmayan yiyecekler filan. İşte bunlar azık.
Bir de manevi yolculuk olan ahiret yolculuğu var ki dünyadan insan geçiyor, küçüklükten ihtiyarlığa doğru, ihtiyarlıktan sonra da ahirete gidiyor; bu da bir yolculuktur. Bu ahiret yolculuğunda, ahirete doğru gidişimizde de bize azık lazım. Bu da bir manevi yolculuktur, buna bir manevi yol azığı icap ediyor.
O nedir? Fe-inne hayra'z-zâdi'd-takvâ.
"Ahiret yolculuğunun azığı, en hayırlı azık da takvadır.”
Madem hepimiz bu dünyaya geldik işte yaşlanıyoruz, işte günler, aylar, yıllar geçiyor, ölüme doğru gitmekteyiz, işte göç vakti yaklaştı.
O halde ne lazım bize de?
Yolculuk için bir şeyler tedarikatta bulunmak lazım.
O nedir? Takvadır.
Hepimiz takvayı kendimize azık edinelim, takva ehli olalım, Allah'tan korkalım, günahlardan sakınalım çekinelim, günahlı yollara adım atmayalım, günahlı taraflara dönmeyelim, bakmayalım, günahlı işleri yapmayalım, hangi iş günahsa hangi iş yasaksa ondan son derece uzak duralım. Nefse uymayalım. Bu şeytan ki bizi her fırsatta kandırıp aldatıp günahlara bulaştırır, Allah'a asi etmeye çalışır, şeytana uymayalım. Bu dünya ki zevkleri, eğlenceleri, hırsları, tamahları insanı Allah yolunda çalışmaktan alıkoyar, Allah'ın rızasını kazanmasına mâni olur, bu dünyanın fâni lezzetlerine takılmayalım. Ahireti düşünelim, ahireti gözden uzak tutmayalım; cehennemi düşünelim, cehennemdeki azapların şiddetini düşünelim, cehenneme düşmemek için ne yapmamız gerekiyorsa tedbirleri alalım. Cenneti düşünelim, o nimet yurdunu kaçırmamak, o ebedi saadet diyarına mutlaka gitmek için neler yapmamız gerekiyorsa her türlü fedakârlığı yapalım. Cihatsa cihat, zekâtsa zekât, fedakarlıksa fedakârlık, hizmetse hizmet, nasihatse nasihat, ne yapmamız gerekiyorsa onu yapalım. Allah'tan korkalım, gayrıdan korkmayalım. Başka kimseden çekinmeyelim, hakkı söyleyelim hakkı işleyelim, takva ehli olalım, bu yolda bize o lazım olacak. Ahirette bize fayda verecek olan o dur.
El-Câru ehakku bi-şuf'ati ahîhi.
"Komşu kardeşinin şuf'asına daha layıktır.” Kardeşi dediği burada komşusu demek. Komşu Müslüman kardeşi olan öbür komşusunun şuf'asına daha layıktır. Şuf'a, "Satılan bir malda komşu olanın satın almada öncelik sahibi, ona öncelik tanınmasıdır.” Diyelim ki ben tarlamı satıyorum. Bir yerde üç dönüm bir tarlam var; satmam gerekmiş, para lazım olmuş satacağım. Birisi gelmiş bir fiyat vermiş. Tarlaya bitişik olan komşular veyahut tarlada küçük bir hissesi bulunan kimse onu almaya daha salahiyetlidir, haklıdır; iddia da edebilir, mahkemeye de verebilir ve alır. Aynı parayı verdikten sonra öncelikle -ben istediğime satarım, ona satmıyorum buna satıyorum filan olmaz- komşunun hakkı var. Çünkü onun malı ona bitişik, onun işi görülsün diye satılacak şeyi ona satıvermek gerekiyor. İşte komşunun malında öteki komşunun şuf'a hakkı, hakk-ı şuf'ası vardır diye Efendimiz bu hakikate ifade ediyor.
Habbibbullâhe ilâ 'ibâdihî yuhbibkümullâhu.
Bu da son derece mühim bir vazifemizi bize hatırlatıyor ve kârlı, bize kâr getirecek, bizi saadete erdirecek bir tavsiye.
Efendimiz buyuruyor ki, Habbibbullâhe ilâ 'ibâdihî. " Allah'ı kullarına sevdirtin. Allah celle celalühü hazretlerini kullarına sevdirtin.”
Yani kullarda aşkullah, muhabbetullah, Allah sevgisi uyandıracak işler yapın. Onların gönlüne Allah sevgisini yerleştirecek işler yapın, yerleştirin nasıl yerleştirirseniz, Allah'ı sevdirmeyi yapın.
Böyle yaparsanız yuhbibkümullâhu. "Allah sizi sever.” Siz kullarına Allah'ı sevdirtin ki Allah da sizi sevsin.
Demek ki Allah'ın bizi sevmesini istiyorsak başvuracağımız çalışma, yön neymiş?
Öteki kullara Allah'ın sevgisini aşılamak, kullara Allah'ı sevdirtmek.
Çocuğunuza Allah'ı anlatırsınız. Allah-u Teâlâ hazretleri kudret, kuvvet sahibidir; her şeye Kâdir'dir, Kahhâr'dır, Cebbâr'dır ama lütfu çoktur, bize çok nimetler veriyor, affediyor, mağfiret ediyor; bir tevbe istiğfar ediverince nice yıllık günahları siliveriyor, bağışlayıveriyor, örtüyor, başkalarına göstermiyor, setrediyor. Böyle rahmeti geniş, merhameti çok, ikramı bol Rabbimiz diye mesela bunları çocuklara anlatarak Allah'ı sevdirmek, Allah sevgisini onların gönlüne yerleştirmek olabilir.
Diğer insanlara da yerleştirmek mümkün. Mesela bizim köyde birisi varmış, bir yaşlı imam, eskiden yaşamış bir kimse, çocukları ölüyormuş, ölünce feryat figan. Doğuyormuş biraz yaşıyormuş ölüyormuş, doğuyormuş biraz yaşıyormuş ölüyormuş. Kaç tane öldüyse, feryat figan, ağlama sızlama, gözyaşları. Arif bir zat gelmiş, böyle ehl-i dil bir kimse. Bu bizim bahis konusu hoca efendiye demiş ki, yahu sen kendini bu kadar paralıyorsun bu iş için üzülüyorsun.
Sana bu yavruları veren kim? Elbette Allah-u Teâlâ hazretleri.
Alan kim? Elbette Allah-u Teâlâ hazretleri.
Peki sen utanmıyor musun bu kadar itiraz etmeye, bu kadar bağırmaya çağırmaya?
Boynunu bükmüş ama bu söz tesir etmiş ona, haklı demiş, ne yapalım Allah verdi Allah alıyor, kendisi bilir, hikmetinden sual olmaz. Ondan sonra itiraz içindeki isyan, ileri geri söz söyleme geçmiş. Ondan sonra bir çocuğu olmuş yaşamış.
Bazen bir küçücük söz karşıdaki bir insanın ıslahına güzelce vesile olur. Tatlı bir şekilde yerinde bir müdahale, güzel bir itiraz, sevgiyle yapılan bir şey karşı tarafı hatasından döndürtür.
Allah-u Teâlâ hazretlerini kullara sevdirmenin yolları herhalde çok çok çeşitlidir. Şu anlattığım misallerden ibaret değildir, daha nice yolları vardır. O da erbabına malum. Yalnız şu kadar söyleyelim ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin kulun içinde sevgisinin uyanması için yol tasavvuf yoludur. Yol tasavvuf yoludur. Tasavvufun esaslarına, zikrine, fikrine, adabına, erkânına bir kimse iyice uyarsa onun gönlünde Allah sevgisi hâsıl olur. Onun gönlünde Allah sevgisi hâsıl olduğuna göre demek ki tasavvufî eğitimi yapan kimseler de böylece Allah'ın sevgili kulu olacaklar müjdesi çıkıyor buradan. Çünkü kulda Allah sevgisi hâsıl oluyor. O da o sevginin hâsıl olmasına yardımcı olmuş oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi elimizden geldiğince dine hizmet etmeye muvaffak eylesin. Allah'ın sevgisini kullara yaymakta çalışmaya muvaffak eylesin, yolunda zikrinde daim eylesin.
Fatiha-i Şerife meal besmele.
07.02.1988 -
Öyle Bir Zaman
07.02.1988 -
Kıyamet Alametleri, Aile
