05.10.1986 - Cüzzam Hastalığı, Ashaba Hürmet, Muaviye Hz.

05.10.1986 - Cüzzam Hastalığı, Ashaba Hürmet, Muaviye Hz.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tüdîmü'n-nazara ile'l-meczûmîne ve izâ kellemtümûhüm fe'l-yekün beyneküm ve beynehüm kaderu rumhin.
Abdullah İbni Abbas ve Hüseyin hazretlerinden, Hz. Ali Efendimiz' den rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Cüzzam diye bir hastalık var. Cüzzam illeti korkunç bir hastalık. Yıllar yılı -yedi sene mi bilmem kaç sene- insanın mikrobu içinde saklı kalıyor, siniyor. Mikrop bir yerden bulaşsa bile seneler sonra ortaya çıkıyor. Cüzzam hastalığı, korkunç bir hastalık, bulaşıcı da… Çok tehlikeli. Onu artık ayırıyorlar ve ayrı bir yerde tutuyorlar. Öyle bir hastalık…
Peygamber Efendimiz, "Cüzzamlıya uzun müddet nazar etmeyin, bakmayın. Konuştuğunuz zaman onlarla aranızda bir mızrak boyu mesafe bulunsun." diyor.
O zaman mikropları biliyorlar mıydı? Tıp ileri miydi? Tıp Fakültesi mi vardı?
Hayır! Peygamber Efendimiz ümmi peygamberdi ama Allah'ın hak peygamberiydi. Peygamber Efendimiz ümmiydi, eliyle yazı yazmamıştı. Mektep yoktu, medrese yoktu, okuma bilen insan yoktu ki… Koca Mekke'de okuma yazma bilen 16-17 kişi vardı. O da okuma yazma bilse ne olacak?..
"Bir mızrak boyu kadar aranızda mesafe kalsın, değmeyin." diyor. "Çok da devamlı bakmayın." diyor. Psikolojik zararı ve başka zararları var.
Bir insan bir hasta görse ne diyecek?
Elhamdülillâhillezî âfânî min mebtelâeke bihî. "Sana bu hastalığı veren ve beni bu hastalıktan salim kılan Allah'a hamdolsun." diye içinden diyecek. Yüzüne karşı denmez. "Çok şükür yâ Rabbi! Ona bu hastalığı vermişsin, beni sıhhatte yaratmışsın." diyecek.
Elhamdülillâhillezî faddalenî alâ kesîrin min halkıhî tabdîlâ. İnsan, "Benim ne hünerim ne meziyetim var ki Allah bana birçok halkından, yarattığından daha fazla nimetler ihsan etmiş. Hamdolsun." diyecek.
Çünkü sen o hastadan daha mı matahsın?
Belki sen daha çok günahlısın, o daha çok ibadetli ama Allah sana âfiyet vermiş. Kıymetini bil de Allah'a hamd et. İnsan, hastayı görünce kendisinde bir nimet olduğunu anlayacak ve içinden elhamdülillah diyecek. Çünkü bir şeyin kıymeti yokluğunda anlaşılır.
Onun için ne demişler?
Ya öl de bilem kıymetini
Ya git de bilem.
Arkadaşının kıymetini yanındayken bilmezsin. Kavga gürültü veyahut karısı kocasının kıymetini bilmez, kocası karısının kıymetini bilmez veya komşusu komşusunun kıymetini bilmez; ölünce anlar. Kör öldü mü kömür gözlü olur, bir de o mesele var.
Asıl insanın kıymeti, gidince veya ölünce bilinir. Arkasından bir sürü methiyeler…
"Siz bu adamcağıza hayatında neler çektirttiniz. Şimdi öldükten sonra methediyorsunuz. Hayatta iken methedip sevseydiniz de o da mutlu olsaydı ya…"
İnsanoğlunun tabiatı budur işte! Elinde nimet olmayan insanı gördüğü zaman kendisindeki nimetin, Allah'ın büyük bir lütfu olduğunu bilecek. Şimdi hiçbirimizin aklına gelmez ki, "Allah'a hamd-u senalar olsun. Ne mutlu bana ki turp gibiyim. Maşaallah, yürüyüp camiye geldim, oturup dinliyorum, bir yerimde bir ağrı yok." diyelim.
Haberi yok! Bir yerine bir ağrı saplansa gününü görür. "Vay! Ağrısızlık meğerse ne büyük nimetmiş. Yıllar yılı ağrısız gezdim, ona şükretmek, hamd etmek gerektiğini hiç anlayamadım. Bak ağrı saplanınca nasıl kıvranıyorum." diye insanın aklı o zaman başına gelir. Aklı başına geldiği zaman kıymeti kalmaz. Onun için insan sıhhatliyken hamd etmesini öğrenecek. Sıhhatsize baktığı zaman da böyle bir tavır alacak. Müslüman, Allah'ın üzerindeki nimetlerini bilecek.
Lâ tezkürû mesâviye ashâbî fe-tahtelife kulûbüküm aleyhim vezkürû mehâsine ashâbî hattâ te'telife kulûbüküm.
Deylemî, İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş, buyuruyor ki:
"Ashabımın aleyhinde kötülükler söylemeyin.
"O sahabe şöyle yaptı da böyle oldu da…" diye size kötülük gibi gelen rivayetleri söyleyip durmayın. Benim ashabım…"
Peygamber Efendimiz' in ashabı oldu mu, onun meclisine erdi mi, ne mutlu bir insan; onun aleyhinde bulunulmaz. Onlar yıldızlar gibidir, onların aleyhinde konuştu mu Allah insanın kalbine bir eğrilik verir. Kalbi onları sevmez olur, onları sevmediği zaman da Resûlullah'ı ezalandırmış olur. Ashabını sevmediği zaman, aleyhinde dil uzattığı zaman, Peygamber Efendimiz' i üzmüş olur. Peygamber Efendimiz' i üzen kimseye de Allah ceza verir. Bu, besbelli bir şey; başka hadis-i şeriflerden biliyoruz.
Ashab-ı kiram konuşulurken dikkat edeceğiz.
Bunu en çok kimler yapıyor?
Tarihçiler yapıyor. "Talha şuraya gitti de Zübeyr buraya geldi de, Ali şöyle yaptı da…"
Askerlik arkadaşın mı bunlar senin? Kimlerden bahsediyorsun sen?
Sahabe-i kiram! İlk önce radıyallahu anh de bakayım. Ondan sonra da sen onların kafalarını anlayamazsın. Onların aralarında herhangi bir mesele varsa onlar içtihattandır. Senin gibi dünya ehlinin şeyinde değildir.
Okuyor Goldziher'in, Kaitanî'nin, filanca Avrupalı yazarın kendi kâfirce yorumlarını; sahabenin kimisini iyi görüyor, kimisini kötü görüyor, dil uzatıyor. Yapma! Efendimiz' i darıltırsın, başına dert gelir. Müslüman, sahabe-i kiramın yıldızlı, pırıl pırıl bir altın tabaka olduğunu bilecek. Asr-ı saadeti bilecek, tabiine hürmet edecek. Efendimiz, o zamandan bildirmiş.
Eğer iyiliklerini zikrederseniz gönlünüz ısınır. İnsan ısındığı zaman sevgi duyar. Kişi sevdiği ile beraber olacak biliyorsunuz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Mekânları farklı farklı olsa bile, kişi sevdiği ile beraber haşr olacak. Mevkileri, dinî dereceleri farklı farklı bile olsa ahirette birbirini sevenler beraber olacak."
Delilim ne?
Bir gün Sevban radıyallahu anh Peygamber Efendimiz' in meclisinde gözünü dikmiş Efendimiz' i hayran hayran seyrediyor. Peygamber Efendimiz;
"Ne o?" diyor. O diyor ki:
"Yâ Resûlallah! Allah'a hamdolsun ki bu dünyada senin ashabın olmuşum, senin yanında bulunabiliyorum, senin cemalini görebiliyorum, yüzüne bakıp lezzetler içinde, zevkler içinde mest oluyorum. Ama ahiret aklıma geldi mi üzülüyorum, gamlanıyorum, kederleniyorum. Çünkü sen ahirette seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn olarak Makam-ı Mahmut’a, cennetin en yüksek derecesine çıkacaksın. Başka hiçbir beşere nasip olmayan mertebeye çıkacaksın." diye tevazu ile devam ediyor;
"Ben de eğer cennete girebilirsem bile… Girer miyim, giremez miyim bilmem ama girebilirsem bile, kim bilir nerelerde olacağım? Seni oralarda göremem diye üzülüyorum." diyor.
Ne ahiret endişeleri… "Cennete girersem bile Resûlullah'tan ayrı kalırım." diye üzülüyor. Bizim de bugünkü kafalarımıza bak. Ne ahireti düşünürüz ne dostlardan ayrılığı düşünürüz ne Peygamber Efendimiz' den uzak düşmeyi düşünürüz… Birçok kimse bu durumdadır.
Efendimiz diyor ki:
"Korkma, telaş etme! Ahirette kişi sevdiği ile beraber olacak."
Derecesi aşağı olsa bile beraber olacağının delili bu! Onun için iyi kimseleri sevelim. Ashab-ı kiramı sevelim ki onlarla komşu olalım:
Ve hasüne ülâike refîkâ. "Sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber olmak ne güzel şeydir. Onlar ne güzel arkadaşlardır, ahiret arkadaşlarıdır."
Allah bizi o mübareklerden ayırmasın.
Lâ tezkürûnî inde selâsin inde tesmiyeti't-taâmi ve inde'z-zebhı ve inde'l-utâsi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyurmuş oluyor ki:
"Üç yerde benim adımı karıştırmayın. Bir, yemeğe başlarken..." Bismillâhirrahmânirrahîm deyin, tamam. "İki, kurban keserken…" Bismillâhi Allahu Ekber deyin, tamam. "Üç, hapşırdığın zaman…" Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn deyin, tamam.
Yani Efendimiz ayrıca isminin oralarda söylenmesini istememiş. Tabii başka zaman lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyebilirsin. Elhamdülillah es-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî deyin. Kesilecek kurban Allah'ın adıyla anılacak, orada bir de kul adı anılır, kul için kesilme durumu olursa kurban haram olur. Yanlış anlaşılmasın diye tek, sadece ve sadece Allah için kesilir. Nimetin Allah'tan olduğu bilinsin diye yemek yerken, kurban kesilirken… Bir de hapşırdığını zaman…
Onun için Efendimiz diyor ki, "Ben Allah'ın peygamberiyim ama o ayrı." Allah'ı, Allah'tan olduğunu, Allah'tan geldiğini, Allah için kesildiğini, nimeti Allah'ın verdiğini bilmen babında bir terbiye olmuş oluyor. Allah-u âlem.
Beşinci hadis-i şerif:
Lâ tezhebü'l-eyyâmu ve'l-leyâlî hattâ yemlike muâviyetü.
Hazreti Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş, Deylemî kitabında kaydeylemiş. Efendimiz buyurmuş ki:
"Muaviye hükümdar olmadıkça bu günler geceler bitmez." Yani kıyamet kopmaz. Yani, "Kıyamet kopmadan ille Muaviye bir hükümdarlık yapacak." demiş. Hadis-i şerifin metni böyle.
Muaviye'nin hükümdarlığı Hazreti Ali Efendimiz' den sonradır. Peygamber Efendimiz vefat ediyor, Ebû Bekr-i Sıddîk halife oluyor. Ebû Bekr-i Sıddîk'tan sonra Ömerü'l-Faruk halife oluyor. Ömerü'l-Faruk'tan sonra Osman-ı Zinnureyn halife oluyor. Osman-ı Zinnureyn'den sonra Aliyy-i Murtaza rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn… Ondan sonra ihtilaf başlıyor. Muaviye, Şam tarafında ayrı bir iş başlattırıyor...
Bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in istikbale ait verdiği bilgilerden birisi oluyor. Peygamber Efendimiz istikbale ait bilgiler verdi. Mesela, "İstanbul'u fetheden ordu ne iyidir..." diye bir hadis-i şerif rivayet ediliyor:
Le-tuftehanne'l-konstantiniyyetü fe le-ni'me'l-emîru emîruhâ ve le-ni'me'l-ceyşü zâlike'l-ceyş.
Yani Peygamber Efendimiz' in hadislerinin kıyamete dair, istikbale ait şeyleri söylediğinin bir misali olmuş oluyor.
Zaten Kur'ân-ı Kerîm'de buna ait misaller var:
Gulibeti'r-rûm. "Rumlar yenildiler." Yani Bizans devleti, İran'ın Sasani devletinin karşısında mağlup oldu.
Ve hüm min ba'di galebihim se-yağlibûne. "Ama onlar bu mağlubiyetlerinin arkasından öbür tarafa galebe çalacaklardı."
Ayet-i kerime olmadan bildiriyor. Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz de müşriklerle iddiaya girmiş;
"Var mısınız iddiaya?"
Onlar Bizanslılar ehl-i kitap diye sevinmişler. Bak, nereden ne tutturuyorlar. Bizans o zaman Hristiyan’dı. Allah'a inanıyorlar, Hz. İsa aleyhisselâm'a bağlılar. İranlılar ateşe tapıyorlar, ateşperestler. Ateşperestler müşrik olduğundan Mekke'nin müşrikleri onları tutuyor. Takım tutar gibi. İranlılar Bizanslılarla savaştı ve onları yendi diye bayram ediyorlar. "Gördünüz mü, işte bak! O ateşperest de o ehl-i kitabı yendi, biz de sizi burada tepeleyeceğiz." demek istiyor. Görüyor musun nasıl kan çekiyor.
Gelin bir de şu soruyu soralım:
Kâfirler bu kadar şuurlu da Müslümanlar niye bu kadar şuurlu değil?
Bir komünist şairin bir mısraını hatırlıyorum;
Benim kalbim ne şuradadır ne buradadır
Bilmem nereden, bilmem nereye akan ordunun içindedir.
Yani bir komünist orduyu destekliyor ve kalbinin oraya bağlı olduğunu söylüyor. Sonra oraya kaçtı, oralarda bir şeyler yaptı filan... Adamlar bu kadar beynelmilel sevgi şuuruna sahip. Demek Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da öyleymiş. İranlı'yı tutuyor; Bizanslı Hristiyan, ehl-i kitap diye... Allah Allah! Bu devirde şaşkın bir Müslümanlar var.
Ayet-i kerimede geçiyor ki, eski peygamberler kavimlerine geldikleri zaman;
"Allah'a inanın. Ben Allah'ın gönderdiği peygamberim. Allah size şu emirleri gönderiyor." dediği zaman ne demişler?
"Biz senin sözün üzerine atalarımızın yolunu bırakmayız." demişler.
Bize bakıyoruz. Eski ümmetler hep böyle demiş. Atalarımız hak yol üzerine gitmiş gitmiş gitmiş. Bir zaman sonra birisi gelmiş, dinsizlik modası yapmış. "Dini boş ver, afyondur, din lüzumsuzdur." bilmem ne demiş. Hemen bizimkiler atalarının dinini bırakıvermiş.
Müşrikler kadar da hak dine bağlılığınız yok mu? Ne acayip iş!
Ebû Bekr-i Sıddık, İranlıların galebesine Mekke'nin müşrikleri sevinince;
"Sevinmeyin, biraz sonra yenileceksiniz." diyor.
Nereden diyor? Ayet-i kerime indi:
Gulibeti'r-rûm. Ve hüm min ba'di galebihim se-yağlibûn. Fî bid'i sinîne. "Birkaç sene içinde onlar tekrar galip gelecek." diye.
Peygamber Efendimiz' e de gelmiş, söylemiş:
"Bu müşrikler böyle böyle şamata ettiler. Ben de böyle iddialaştım. Şu kadar devesine iddiaya girdik."
O iddiadan sonra Peygamber Efendimiz demiş ki:
"Develerin sayısını şu kadara çıkart, sene müddetini biraz uzat."
İstikbale ait şeyi de yine Peygamber Efendimiz söylüyor; "Seneyi o kadar kısa tutturma, seneyi uzat. Buna mukabil develerin sayısını da arttır."
"Peki!" diyor, öyle yapıyor. Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz galip geliyor. Sıddık çünkü. Ayet indi, inanıyor, öyle olacağını biliyor. Galip geleceğini bildiği için develerle iddiaya giriyor.
Allah bize o imanı nasip etsin, bütün mesele o. Gerisi laf, boş! Vaaz dinlemek de boş, namaz da boş, oruç da boş… O iman yerleşmedikten sonra ibadetlerin bile tadı tuzu olmaz, sevabı kalmaz. O iman olacak, o aşk olacak.
Allah bize o aşkı, şevki versin.
Yunus Emre ne diyor?
Eğer beni öldüreler.
Külüm göğe savuralar.
Toprağım anda çağıra.
Bana seni gerek seni.
Yani, "Yâ Rabbi! Eğer beni öldürseler, yaksalar, kül etseler… Kül ettikten sonra da küllerimi havalarda savursalar… O küllerim bile, 'Yâ Rabbi! Ben seni isterim, ben seni isterim, ben seni isterim…' diye, 'Allah, Allah, Allah' diye seni ister." diyor. O sevgi lazım!
Ne güzel dinimiz var… Rabbimiz bizi Müslüman yarattı, Müslüman yaşatsın, İslam’a faydalı hizmetler yapmayı nasip eylesin. Mü’mün-i kâmil olarak ve îman-ı kâmil ile ve buyrun ‘eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve resulühû’ diye diye ve Resulullah Efendimiz’ i göre göre cennetteki makamızı seyrede ede şâd-u Hürrem ruh teslim edip ahirete göçmeyi nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l besmele.
08.11.1987 -
Bedir Gazvesine Katılanlar,
08.11.1987 -
Az Konuşmak, İstemek,
